Önceki gece Caracas’ta bir değil iki paketleme birden yapıldı aslında. Birinci "paketlenen", Maduro’nun bizzat kendisiydi; yıllardır "devlet başkanı" unvanıyla dolaşan ama siyasi meşruiyetini rüşvet çarkları ve baskı aygıtlarıyla çoktan tüketmiş bir figür, paketlenme tabirini mazur gösterecek şekilde elleri kelepçelenerek ve gözleri bağlanarak eşiyle birlikte yatağından alınıp götürüldü. İkinci paketlenen ise bir kişi değil, paketleyen dahil herkese çok daha pahalıya mal olacak bir kavram idi: Uluslararası Hukuk.
O uçak havalandığında, sadece bir diktatör götürülmedi; İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden doğan, BM Şartı’nın kuvvet kullanma yasağı etrafında örülmüş o "devletlerin eşit egemenliğine dayanan uluslararası hukuk" da Atlantik’in sularına gömüldü.
Bir uluslararası hukukçu olarak manzaraya baktığımda gördüğüm şey, bir adalet tecellisi değil, hukukun "karaya oturmasıdır". Gelin, hamaseti bırakıp şu enkazı bir inceleyelim.
Maduro: Bir Hürriyet Kahramanı Değil, Bir Sistem Aparatı
En baştan, eğri oturup doğru konuşalım: Maduro’nun bir "mağdur" veya "anti-emperyalist kahraman" olduğu masalına karnımız tok. Venezuela’da iktidarın ayakta kalış biçimi, klasik bir otoriter rejim anatomisidir. Seçimlerin meşruiyet tartışmasına boğulduğu, kurumların içinin boşaltıldığı, halk desteğinin yerini "sadakat borsasının" aldığı bir düzenden bahsediyoruz.
Maduro’nun "Petro-dolar" sisteminden kaçışı ve dolara savaş açması da sanıldığı gibi Hugo Chavez’den miras kalan o romantik idealizmden kaynaklanmıyor. Bu, tamamen pragmatik ve kirli bir zorunluluktu. Rejimin ayakta kalması için gereken kara paranın finansmanı, Amerikan denetiminden (OFAC radarından) kaçmayı zorunlu kıldığı için bu yol seçildi. Yani mesele "özgürlük" değil, "nakit akışı" idi. Vitrinde "egemenlik" satılırken, arka depoda yaptırımları delme ve rejimi yüzdürme telaşı vardı. Dolayısıyla, mağdurun kimliği üzerinden bir demokrasi destanı yazmak, en hafif tabiriyle naifliktir.
Jus Cogens ve Hukukun Arkasındaki Tabanca
Ancak... Failin suçlu olması, onu yakalayanın haydutluğunu meşru kılmaz.
Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptığı eylem, uluslararası hukukun omurgası olan BM Şartı’nın 2(4). maddesindeki "kuvvet kullanma yasağının" açık, net ve tartışmasız ihlalidir. Hukukta devletlerin keyfine bırakılmamış, "jus cogens"(emredici norm) dediğimiz dokunulmaz kurallar vardır. Bir devlet başkanını, hakkında BMGK kararı olmadan, meşru müdafaa şartları oluşmadan, sırf kendi iç mahkemenizin kararına dayanarak sınır ötesi bir operasyonla paketleyip götüremezsiniz.
ABD, masaya sadece tabancasını koyabilmiş, ancak meşruiyetini koyamamıştır. Hukukun arkasına silah koymakla, silahı hukukun yerine koymak arasında dağlar kadar fark vardır. Washington, ikinci yolu seçerek kendi kurduğu düzenin temeline dinamit döşemiştir.
Piyasaların Pusulası: Korku ve Güvensizlik
Peki, bu "kovboy adaleti" dünya finansını nasıl etkiler? Piyasalar hissiyatla değil, risk primiyle çalışır. Kısa vadede göreceğimiz refleks korkudur. Küresel sistemde belirsizlik arttığında, para paradoksal bir şekilde yine sorunun kaynağına, yani en likit liman olan dolara sığınır. Doların ateşi kısa bir süre yükselebilir.
Ama orta ve uzun vadede tablo değişir. Hukuki öngörülebilirliğin olmadığı yerde, "rezerv para" kavramı da erozyona uğrar. ABD’nin yargı gücünü bir finansal silah, bir şantaj unsuru gibi kullanması, merkez bankalarını dolardan ürkütecek ve tarihsel güvenli liman olan altının stratejik önemini artıracaktır. Çin ve Rusya gibi aktörler, bu hukuksuzluğu "dolardan kaçış" tezlerinin en güçlü kanıtı olarak masaya sürecektir. ABD, Maduro’yu almıştır ama doların üzerindeki "tarafsızlık" etiketini sökmüştür.
Türkiye için de bu durum "uzaktaki bir fırtına" değildir. ABD’nin kendi hukukunu evrensel hukukun üzerine koyma cüreti (extraterritoriality), Halkbank davası gibi süreçler düşünüldüğünde, egemenlik haklarımız açısından çok ciddi bir uyarı fişeğidir. Risk primlerinin artması, bizim gibi dış finansman ihtiyacı olan ekonomiler için her zaman kötü haberdir.
Monroe’nun Hayaleti ve Efendi-Köle Diyalektiği
Meselenin asıl bam teli ise hukuki değil, felsefi ve tarihseldir.
Bu operasyon, münferit bir olay değildir. Bu, 1823 yılında James Monroe’nun Kongre’de okuduğu doktrinin, yani "Amerika Amerikalılarındır" sloganıyla kamufle edilen "Bu kıta benim mülkümdür" kibrinin 21. yüzyıl güncellemesidir.
ABD’nin Latin Amerika ile kurduğu ilişki, Hegel’in "Efendi-Köle Diyalektiği"ni andırır. Washington, güneyindeki devletleri uluslararası hukukun eşit birer "süjesi" (öznesi) olarak değil, kendi refahı için var olması gereken birer "nesne" olarak kodlamıştır. Bugün Maduro’ya yapılan muamele; dün Guatemala’da Arbenz’e, Şili’de Allende’ye, Panama’da Noriega’ya yapılanlardan farklı değildir. İsimler değişir, yöntemler değişir ama "Büyük Sopa" (Big Stick) politikası değişmez. Roosevelt’in Somoza için söylediği "O bir o... çocuğudur ama bizim o... çocuğumuzdur" sözü, Amerikan dış politikasının değişmez anayasasıdır. Arjantin yönetiminin bu hukuksuzluğa alkış tutması da, efendisinin sopasını öpen o tarihsel sendromun nüksetmesinden başka bir şey değildir.
Hukuk, güçlünün eylemlerini meşrulaştıran bir kılıfa dönüştürüldüğünde, ortada artık bir "düzen" kalmaz. Geriye sadece Thrasymachus’un binlerce yıl önce Platon’un suratına çarptığı o acı gerçek kalır: "Adalet, güçlünün işine gelendir."
Maduro’nun paketlenmesi, bir diktatörün devrilişi değil; Pax Americana’nın "demokrasi ve hukuk" cilasının tamamen dökülüşüdür. ABD, Monroe Doktrini’nin tozlu raflarındaki o eski sömürgeci gardiyan üniformasını yeniden giymiş ve dünyaya şu tehlikeli mesajı vermiştir: "Benim bahçemde hukuk büyümez, sadece benim izin verdiklerim yaşar." Ancak tarih bize öğretmiştir ki; sadece korku üzerine inşa edilen bir imparatorluk, kendi meşruiyetini yediği gün çöküşünü başlatmıştır.
Yorumlar
Kalan Karakter: