banner246

banner176

banner242

banner191

banner148

banner179

banner248

banner145

23.12.2021, 11:15 999

TÜRKİYE’DE UYGULANAN YENİ İKTİSAT POLİTİKASI NEDİR ? 

TÜRKİYE’DE UYGULANAN YENİ İKTİSAT POLİTİKASI NEDİR ? 

Harun ŞİŞMANYAZICI

Ekonomist-Öğretim Görevlisi 

Aşağıdaki makale; hükümetimizin yeni ekonomi politikasının ne olduğunu araştırmaya yönelik olup, yaptığımız incelemede sonuç olarak bizim değerleme ve tahminimize göre bu politikanın amaç ve yöntemleri itibari ile Heterodoks politikaya benzediği ,ancak araçlarının farklı olduğu, bu nedenle gerektiğinde kurlardaki spekülatif hareketlere müdahale ederek kurun serbest piyasada dalgalanmaya  bırakıldığı ,fakat  diğer taraftan faizleri düşürüp, ücretleri mevcut enflasyona göre artırarak piyasada bir denge oluşturulmaya çalışıldığı ,muhtemelen bu denge sağlandıktan sonra Heterodoks iktisat politikası araçları devreye sokularak, ücret, fiyat ve kiraların dondurulacağı, kurun ise sabit kur sistemine geçilerek kontrol altına alınabileceği düşünülmekteydi. Bu modelde ise karaborsa fiyatı oluşmaması için şok bir politika ile faizinde enflasyonun üstünde artırılması böylece mal ve altın gibi hatta dövize kaçışın önleneceği tahmin edilmekteydi. Buna alternatif bir politika olarak ise kurdaki aşırı dalgalanma ve giderek artışı önlemek üzere  yine enflasyonun 3-4 puan üstünde önden yüklemeli faiz artışı ve gelecekte muhtemel kur artışını dikkate alarak MB’nın mevcut kurun  1-2 TL üstünde bir kurdan döviz alımı yapmak üzere piyasaya girerek yerleşiklerin döviz mevduatlarını çözmeye çalışabileceğini ve böylece hem rezervlerini güçlendireceğini hem de dövize yönelmeyi önden yüklemeli faiz ve yüksek kur ile çift taraflı olarak önleyebileceği tahmin edilmekteydi. Ancak tüm bu alternatiflerde faiz artırımı önemli bir araç olmaktaydı. Bu ise hükümetin özellikle üstünde durduğu ve istemediği bir araçtı. Bu düşünceler ile kendi ön görümüzün eleştirisini yaparak, hükümetin ekonomi kurmaylarının bizim düşünmediğimiz ve ön göremediğimiz başka politika ve araçlarının olmasının muhtemel olduğunu belirterek yazımızın sonuç bölümünü hazırlarken Sn Cumhurbaşkanımız ülkemizin son günlerde karşı karşıya olduğu kur ataklarını , hane halkının hızla TL den kaçarak yabancı paralara  geçişini, hatta bankalardan effektif çıkışların olmaya başlamasını durdurmak üzere kullanacakları yeni araçları duyurarak bu olumsuz gelişmeyi durdurmuştur. Üstelik bu durum iddia edildiği üzere ve göründüğü şekli ile  faiz artırımı  yapmadan gerçekleştirilmiştir.( Bununla birlikte Sn Cumhur Başkanımız faizin oranına değil, bizatihi faiz uygulamasının kendisine yani  üretim yapmadan paradan para kazanmaya karşıdır. Babası riba yani tefeci faizi ile iflas etmiş ve içine düşünülen sıkıntılı durum nedeniyle çocukluk ve gençlik yıllarında bunun acısını yaşamış, çilesini çekmiş biri olarak bu uygulamayı benimde sevmem mümkün değildir. Ancak içinde bulunduğumuz küresel ekonomik sistemin unsurlarından  biri olarak paranın kullanım bedeli olarak faizi yok saymakta ne yazık ki mümkün olmamakta ve para ile para kazanmak faiz yada başka enstrümanlar ile finansal piyasaların vaz geçilmezi olmaktadır) 

 Diğer taraftan piyasaya sürülen bu yeni bankacılık ürünü ,yada finansal araç yani ‘’Kur korumalı TL mevduat hesabı’’ uygulaması  yeni değildir. İşci dövizlerinin ülkemize getirilmesi için 1967 de başlayan ve  bir dönem uygulanan DÇM(Dövize Çevrilebilir Mevduat) benzeri bir uygulamadır. Bu uygulama sadece  Türkiye’de mukim hane halkı  ve 3-6-9-12 aylık dönemler için geçerli olup stopajdan da muaf olacaktır. Bu uygulama kura endeksli değildir, çünkü kurdaki düşmeler vadesinden önce para çekilmez ise  mudileri etkilememektedir. Cari politika faizi üzerinden TL mevduatının muhtemel kur artışına karşı korumalı bir üründür. Buna göre bu uygulamanın ilan tarihinde  bankada döviz mevduat olan gerçek kişiler bunu bozdurarak TL mevduatına geçerek hem mevduat faizi alacaklar hem de kur koruması altına gireceklerdir. Döviz mevduatların TL ye döndürülerek bu yeni aracın kullanılmasında bu hak bir kere kullanılmakta mevduat getirisine göre kur farkı daha büyük ise aradaki fark MB tarafından karşılanmakta ve TL ye döndürülen döviz MB tarafından alınarak rezervleri artırılmaktadır. Dolayısı ile döviz mevduatı olanlar için avantajlı bir üründür.  

Çünkü mevcut durumlarına göre bu mevduatları için bir de politika faizi kadar da faiz elde etmektedirler. Şimdi dolar faizi olarak 45 günlük vadeli hesaplarında ortalama %0.50-1 arası bir faiz almaktalar . Güncel TL politika faizi ise %14 dür. Bu sisteme girildiği tarihteki MB kuru üzerinden TL ye döndürülen miktar üzerinden bu faiz geliri elde edilecektir. 

Bankadaki TL mevduatlar yada yastık altı döviz ve TL için ise tek sefer olarak sınır olmamakta mevduat kur farkı hazine tarafından karşılanmaktadır. Bunlar için vadesi dolmadan sistemden çıkılmasında faiz hakkı kaybolmakta ve sisteme giriş ile çıkış döviz kurundan hangisi düşük ise o kur geçerli olmaktadır. Yani vade süresi dolmadan çıkanlar  kurun düşmesi halinde zarar etmektedirler özetle ve genel hatları ile sistem anladığımız kadarı ile böyle işleyecektir. 

Hane halkının TL den kaçışının sebebi enflasyon nedeni ile düşük TL faizi yani negatif faizdir. Bu nedenle kurumlar ve özellikle hane halkı enflasyon karşısında mal, altın ,döviz gibi diğer varlıklara geçmekte buda enflasyonu daha da artırmaktadır. Faiz düşünce döviz yükselmektedir. İşte bu realite dikkate alınarak ,kurunda muhtemelen enflasyon kadar artacağı varsayılarak bu ilişki üzerinden bu yeni araç oluşturulmuştur. İSABETLİ BİR POLİTİKA OLARAK SPEKÜLATİF KUR ATAKLARI DURDURULMUŞ VE  ORTALIK SAKİNLEŞMİŞTİR. KURDAKİ KÖPÜK ALINARAK MAKUL SEVİYEYE İNMİŞTİR. HÜKÜMET İHRACAT ODAKLI BÜYÜME POLİTİKASINI HALA DEVAM ETTİRDİĞİ İÇİN KURUN ÇOKDA DÜŞMESİNİ İSTEMEYECEKTİR. Ancak kurdaki düşüş ve gelinen seviye kur geçişkenliğini azaltacağından geleceğin enflasyonun düşürülmesi bakımından da avantaj sağlayacaktır.(Kurdan enflasyona geçiş katsayısı son yıllarda artarak 17 lerden 21 lere çıkmıştır. Enflasyon katılığını da dikkate alırsak( 6 puan )bu katsayı 27 olmaktadır. Kısaca kurdaki %10 artış enflasyonda %2.7 lik artış meydana getirmektedir.)hal böyle olmakla beraber bu yeni araç yada finansal ürün kurda önemli düşme yaratarak rekabetçi kur olma felsefesini zedelerse cari fazla amacı zarar görecek yeni ekonomi politikası bu bakımdan sekteye uğrayacaktır. Bu nedenle çok uzun süreli uygulanmamalıdır. Diğer taraftan kur farkının MB ve/veya Hazine tarafından karşılanması bakımından da hukuki alt yapının oluşturulması gerekmektedir. Bunlar çare bulunamayacak konular değildir. Önemli olan halkın panik halinde TL den kaçarak dövize hücumunun önü kesilmiş, panik olan piyasalarda istikrar sağlanmıştır. Yani bu bakımdan kriz çözülmüştür.  

Özetle bu son uygulama bizim makalemizdeki ön görülerimizi ve benzer alternatif tedbirlerimizi boşa çıkarmış olsa da, tarihi olarak bu tedbir alınmadan önce sıradan bir ekonomist  olarak bizim ne düşündüğümüzü, nasıl bir değerlendirme yaptığımızı, ülkedeki durumun ne olduğunu , hükümetin hangi tedbiri alarak bu duruma müdahale ettiğini ve sonucunun ne olduğunu ortaya koymak bakımından önem taşımaktadır. Bu nedenle makaleyi anlamını yitirmesi nedeni ile yayınlamadan bir kenara koymak yerine içindeki önemli bilgileri de harcamamak için paylaşmayı  uygun gördüm. 

Qoute  

Kur Korumalı TL Mevduat uygulaması olmadan bir gün önce yazılmış ve revize edilmemiştir. 

Bilindiği üzere ,Türkiye’de uygulanan yeni ekonomi politikasının ne olduğu hususunda bir kafa karışıklığı bulunmaktadır. Bazıları ise ortada bir politikanın olmadığını ileri sürmektedirler.  

Ancak kanımca  mevcut iktidarın bir politikası ve yol haritası mevcut olup, bunu kaba hatları ile ve sadece genel prensip ve varılmak istenen nokta ile ifade etmek istemektedirler. 

Meseleye bu konudan yaklaştığımızda iktidarın ileri sürdürdüğü husus istihdamı etkilemeden ve üretimi artırarak enflasyon ile mücadele etmek ,kısaca hızlı büyümeyi gerçekleştirmek  büyümenin lokomotifi olarak da ihracatı kullanmak , kronik cari açık problemini hallederek cari fazla vermek ve böylece kuru da dengeleyerek enflasyonu düşürmektir. Bu politikaya ve hedeflere baktığımızda bu iktisadi politika genel hatları ile bir Heterodoks iktisat politikasıdır. Çünkü Ortodoks iktisat politikası talebi düşürerek arz ve talep dengesini sağlamayı amaçladığından enflasyon ile mücadelenin maliyeti düşük büyüme ve artan işsizlik oranı olmaktadır. Heterodoks iktisat politikası sulandırılmış Ortodoks politikası olarak ifade edilmekte olup(Mahfi Eğilmez), yüksek ve kronik enflasyon durumlarında uygulanmaktadır.  

Aniden bir şok ile ortaya çıkan ve geçici olan enflasyonist durumlar için bu politika  uygun olmamaktadır. Ortodoks iktisat politikası ise ılımlı ve hiper enflasyon durumları için uygun olmaktadır.( Heterodoks istikrar Programları Dr Hüseyin AKGÖNÜL, Dr Mahmut Masca) 

Türkiye’de geçmişte uygulanan ekonomi politikası ise sulandırılmış Ortodoks politikasının sulandırılmış hali olup, yani duble sulandırılmış Ortodoks politikasıdır. Çünkü uygulanan politika ne tam Ortodoks nede Heterodoks politikadır. 

 Sn Berat Albayrak’ın istifası sonrası Ekonomi ve Maliye Bakanı Sn Lütfü Elvan zamanında Türkiye’nin yeniden Ortodoks politikalara döndüğü ileri sürülmüştür. Basında yoğun şekilde bu ifadelerin kullanıldığını ve tekzip edilmediğini, akademi dünyasının da bu paralelde beyanlarda bulunduğunu, iktidara hizmet veren ekonomistlerin bazı toplantılarda kendilerini Heterodoks iktisat politikası yanlıları olarak  ortaya koyduklarını dikkate aldığımızda , Türkiye’nin Sn Lütfü Elvan dönemi öncesindeki yaklaşık 2.5 yıllık sürede  Heterodoks iktisat Politikası, Sn Elvan döneminde ise  Ortodoks iktisat  politikası uygulama gayreti içinde olduğunu düşünebiliriz. Ancak tüm bu dönemlerde de  ne tam anlamı ile Ortodoks nede Heterodos politika uygulanmış Türkiye’ye özgü farklı yada Ortodoks ve Heterodoks karışımı bir politika izlenmiştir. Aslında bu bir eksiklik değildir. Her iki iktisat politikasının da hedeflenen amaçlar bakımından avantaj ve dez avantajları bulunmakta olup , literatürde şartlara bağlı olarak, başarı için bu politikaların karışımı da tavsiye edilmektedir .Örneğin Heterodoks programlar 1980’li yılların ortasına kadar tek başına uygulanmış ,fakat kalıcı başarı sağlanamadığı için daha sonraki uygulamalarda Ortodoks politika ile birlikte ele alınmıştır. Ortodoks programlardan reel dengenin kurulması ve mali piyasaların disiplin altına alınmasında yararlanılırken, fiyatlar arasındaki dengesizliğin giderilmesinde Heterodoks politikalar etkili  olmaktadır( Heterodoks istikrar Programları Dr Hüseyin AKGÖNÜL, Dr Mahmut Masca) 

Ancak Türkiye’deki karışım yukarıdakinden daha farklı olup, enflasyonla mücadelede belli bir gelirler dengesinde ücret, kira ,faiz ve kuru sabit tutmak yerine faizi düşürmeye dayanmaktadır. Aslında Heterodoks politikalar şok tedbirler ile hızlı bir şekilde yüksek enflasyon ile mücadele etmek için dondurulmuş(sabitlenmiş) fiyatlar nedeniyle mal ve hizmetlere olan talebin artması ile karaborsa ve stokçuluğun artmaması için talebi dengede tutmak üzere enflasyon üstünde yüksek faiz artışlarını ön görmektedir. Fakat bu politikaların süresi önceden belirlenerek uzun süre devam etmez ve tekrarlanmaz, bu politika ile belirlenen sürede enflasyon hızla istenilen seviyeye düşürüldükten sonra hemen  yapısal tedbirlere baş vurularak, kronik enflasyonun nedenleri ortadan kaldırılmaya çalışılır.  

TAKTİR EDİLECEĞİ ÜZERE BİZDEKİ UYGULAMA BİR ÜCRET, KIRA, FİYAT KONTROLÜ VE SABİTLEMESİ DEĞİLDİR. ŞOK YARATACAK FAİZ ARTIRIMI DA BULUNMAMAKTADIR. BU NEDENLE HEDEF VE AMAÇ İTİBARİ İLE HETERODOKS POLİTİKAYA BENZESE DE , AYGIT VE YÖNTEMLERİ İTİBARİ İLE ŞİMDİLİK YADA GÖRÜNÜRDE FARKLI OLMAKTADIR. ORTODOKS İKTİSAT POLİTİKASININ DA ENFLASYONU DÜŞÜRMEK İÇİN ASLİ PARA POLİTİKASI AYGITI FAİZLERİ ENFLASYONUN ÜSTÜNDE REEL GETİRİ SAĞLAYACAK ŞEKİLDE ARTIRMAK OLMAKLA BERABER TÜRKİYE’DE ŞİMDİ BUNUN TAM TERSİ YAPILMAKTADIR.(Çünkü nominal ve reel faiz ve enflasyon arasındaki ilişkiyi ortaya koyan Irving Fisher Teorisi gereği reel faizin sabit olması varsayımı tahtında   nominal faiz oranın artması demek ,ekonomide nominal enflasyon oranın artması anlamında olup, uzun dönemde faiz ile enflasyon arasında pozitif yönlü net bir ilişki bulunmaktadır .Enflasyon –Faiz üzerine Teorik bir giriş Sn Cemil Ertem. Hükümet bunu savunmakta ve enflasyonun nedenini faiz olarak görmektedir. Günümüzde bir çok iktisatçı ise bunu kabul etmemektedir.)  MEVCUT İKTİDARIN KENDİNE ÖZGÜ BAŞKA BİR POLİTİKASI YADA MODELİ YOKSA, ŞİMDİLİK BİLİNÇLİ OLARAK ,GELİRLER, FİYATLAR, FAİZ, KUR DENGEYE GELİNCEYE KADAR FAİZİ DÜŞÜRÜP, ÜCRETLERİ ARTIRIP, KURUN SPEKÜLATİF ATAKLAR İLE REEL OLMAYACAK ŞEKİLDE ARTMASINI ENGELLEYEREK, MUHTEMELEN TÜM BUNLARIN DENGEYE GELMESİNİ, ONDAN SONRA HETERODOKS İKTİSAT POLİTİKASI ARAÇLARINI DEVREYE SOKARAK, BU POLİTİKAYI  TAM ANLAMI İLE UYGULAMAYI HEDEFLİYOR OLABİLİR. BUNLARIN NELER OLABİLECEĞİ VE NE ZAMAN YAPILACAĞİ YAZIMIZIN DAHA SONRAKİ BÖLÜMLERİNDE BELİRTİLECEKTİR. 

Bu önemli konuya sonra dönmek üzere , açıklığa kavuşturmamız  gereken diğer önemli husus Türkiye’deki yeni modelin  Çin modeli olup olmadığıdır. 

Bilindiği üzere iktisat modelleri bir ülkenin rejimi ile yakından ilgili olmaktadır.  Buda devletin iktisadi hayat içinde ne derecede yer aldığı, hangi malların , kimler için ne miktarda ve hangi araçlar ile üretileceği, ve üretilen mal ve hizmetlerin yada  iktisadi refahın nasıl dağıtılacağı/bölüştürüleceği  konusundaki karar mekanizmalarındaki oynadığı rolün ağırlığı ile ortaya çıkmaktadır. Komünist yada nasyonel sosyalist  rejimlerde bu konularda devletin rolü ve ağırlığı  çok fazla olurken, liberal yada kapitalist demokrasilerde çok az olmakta, sosyal demokrasilerde  veya karma ekonomilerde ise bu marjinal kutuplar yerine daha makul ve dengeli bir devlet müdahalesi uygulanarak sermayenin tabana yayılması sağlanmaktadır.    

Çin Halk Cumhuriyeti , bilindiği üzere Cumhuriyet olmakla beraber ,liberal demokrasinin uygulandığı  bir ülke değildir. Uyguladığı ekonomi modeli ,Komünist bir rejim olmasına rağmen, dışa kapalı olmayan bir devlet kapitalizmidir. Devletin ekonomide ağırlık taşıdığı, piyasayı düzenlediği, özel sektöründe devlet denetimi altında piyasada yer aldığı(ekonomideki ağırlığı %60dir) başarılı bir ekonomi modelidir. Çin bu sayede diğer komünist ülkelere göre hızla ilerlemiş ve büyümüştür. Piyasa için mal üreterek ,dünyanın üretim merkezi haline gelmiştir. Şu an satın alma paritesine göre dünyanın en büyük ekonomisidir. Ancak gelişmiş bir ekonomi değildir. Demokrasi ve özgürlükler gelişmemiştir. Evrensel insan hakları istenilen seviyede değildir. Bu çalışanların hakları bakımından da böyledir. Şimdi biraz gelişmiş olsa da 70 ‘lı yılların sonundan itibaren başlayan ve 80’li 90 ‘lı yıllarda devam ederek günümüze kadar gelen süreçte tarım kesiminden sanayi merkezlerine getirilerek çalıştırılan işçiler karın tokluğuna çalışmış ve çok iptidai şartlar alından yaşamışlardır. Çünkü bunları istihdam eden şirketler kahir ekseriyette devlet , işçilerin  çalışma ve yaşam şartlarını ve standartlarını belirleyen de yine devlet olmuştur. 

Böyle bir ülkenin ekonomi modelinde ‘’çanlar devlet için çalar’’ Nobel ödüllü Samuelson’un  İktisat kitabının girişindeki söz Hamingway’in ünlü romanından esinlenme ile  ‘’ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR’’dur , İKTİSAT POLİTİKASININ DA TEMELİ BUDUR. Üretim kimler için, ne miktarda  ve nasıl yapılacaktır. Top mu tereyağımı , yada tereyağı mı yoksa makinamı üretilecek, mevcut kaynaklar bunlardan hangisinin ne oranlarda üretimine hasredilecektir.  

Ülkedeki siyasi rejime göre bu tercihler belirlenmektedir. Yukarıda açıklandığı üzere bu tercihler, komünist ve sosyalist rejimlerde, ve liberal demokrasilerde farklı  farklıdır. Bir ülkenin Cumhuriyet olması onun yönetiminin demokrasi olduğu ve piyasa ekonomisi uyguladığı anlamına gelmez. Demokrasinin olmadığı bir çok Cumhuriyet vardır.  

Uyguladıkları ekonominin başarısı da siyası rejimlerine bağlıdır. Bu iktisadi başarı halkın demokratik hakları , yaşam şartları ve iktisadi refahları aleyhine ortaya çıkabilir. Devlet yada rejim kapitalist olabileceği gibi ( devletin iktisadi hayata girmediği ve onun nazım rolü altında refahın piyasa tarafından dağıtılması) sosyalist de olabilir, hatta merkantilist dönemde uygulanan merkantilist iktisat politikası gibi  monarşik sosyalizm de olabilir. MÖ 1500-332 yıllarında şimdiki Levant bölgesinde (Suriye, Lübnan, Kuzey İsrail )ilk liberalizmi ve deniz yolu ile yapılan uluslararası ticareti uygulayan Finikeliler liberal bir iktisat politikası uygularken onlardan   önce bu bölgede refahın nasıl dağıtılacağına teokratik sosyalist olarak ruhban sınıfı karar vermekteydi. 

Bir ülkenin siyasi rejimi onun ekonomi modelini ve bundaki başarısını belirlediğine göre, Komünist bir rejimin ,bu rejimin çalışma  şartlarına uygun ekonomi modeli bizim gibi demokratik bir ülkenin ekonomi modeli olamaz, olsa da başarılı olamaz.  

Kaldı ki Çin ile Türkiye hemen hemen her konuda birbirine benzemez iki ülke durumundadır. Çin’in zengin doğal kaynakları bulunmaktadır. Dünyanın en büyük kömür madeni rezervleri(kalorisi düşük ve eski  madenlerde çıkartması güç de olsa zengin kömür rezervleri bulunmaktadır.) Yine demir muhtevası düşük olsa da zengin demir cevheri rezervleri, ve diğer maden rezervleri , tarımsal ürün potansiyeli ,  ve dünyanın en büyük domuz envanteri bulunmaktadır. Nadir metaller zenginidir. Ancak buna rağmen yıllara göre değişmekle beraber dünyanın en büyük kömür , demir cevheri, soya, petrol, nikel vb ithalatçısıdır. Bunların çoğunu dünyanın en büyük demir çelik üreticisi ve ihracatçısı olarak ithal etmektedir. ABD den sonra reel GDP bakımından dünyanın ikinci büyük, Satın Alma Gücü Paritesi bakımından dünyanın birinci ekonomisidir. Rezervleri 3 Trilyon usd olup elinde en fazla ABD tahvili olan yani başka deyişle ABD ye en fazla borç veren ülkedir. Buna karşın aynı zamanda büyük ülke borcu olan da bir ülkedir. Çin’in Ulusal borcu 2002 de 2 Trilyon iken 2020 de39 Trilyon usd ye yükselmiştir. Nominal GDP’ise  14.7 Trilyon usd’dir.. Devlet borcu ise  46 Trilyon CHY dir. Çin’in bugün için ulusal borcu GDP sinin 2.5 katı olup yumuşak karnı olmaktadır. Bu ülkenin küresel ölçekte dağıtığı kredi miktarı 1.8 Trilyon usd’ye ulaşmıştır. Çin 2020 de 2.6 Trilyon ihracatı ile dünyanın en büyük ihracatçısıdır. 

ARGE harcamaları ABD den sonra dünya sıralamasında ikinci olup 2020’de  375.7 milyar usd harcamıştır. Nüfusu 1 Milyar 402 milyondur. Yani inşaat sektörünün ekonomik büyümenin direği olması dışında  bize ve bizim şartlarımıza benzer  bir tarafı yoktur. 

Kaldı ki Çin geçtiğimiz yıllar içinde aldığı karar ile yeni ekonomi politikasını kabul ederek iç talebe dayalı ekonomik büyüme  modelini benimsemiştir. İhracat politikası olarak ise eskiden olduğu gibi ucuz ,kalitesiz, düşük teknoloji ürünleri ve taklit ürünler yerine ,kendi markalarını oluşturarak katma değeri yüksek ,yüksek teknoloji ürünlerini ihraç etmeyi benimsemiştir. Büyümede yine inşaat sektörü ağırlığını korumuştur. Çin artık ucuz mal ihracatçısı değil sermaye ihracatçısı olduğunu ilan ederek her yıl yurt dışına 120 milyar usd sermaye yatırımı yaparak 10 yılda 1Trılyon 200 milyar usd yatırım yapacağını ilan etmiş ve kendisinin yapamadığı ve üretemediği bir çok ürünü üreten marka ve  firmaları satın alarak, buralara Çinli çalışanları  yerleştirerek teknoloji transferi yapmaya başlamıştır. Ürettiği malları iyi bir lojistik ağı ile satabilmek için bir yol bir kuşak projesi ile hem bu alt yapının inşasında kendi ürettiği malları kullanmakta hem de dünya genelinde tüm pazarlara kısa sürede ulaşmayı amaçlamaktadır. Ayrıca bu yolla  kendi ham madde girdilerinin akışında problem le karşılaşmamak için sağlıklı bir alt yapı oluşturmaktadır. Çin artık eski ekonomi politikasında olduğu gibi ucuz emek ülkesi de olmayı terk etmek  istemektedir. Halkın iktisadi refahını artırmayı ve eski ekonomi modellerinin ve hızlı büyümenin yarattığı gelir dağılımındaki adaletsizliği ve aşırı borçlanmayı azaltmayı ülke içinde hakım gölge bankacılığı regüle etmeye çalışmaktadır. Afrika ülkeleri  gibi zengin kaynakları ve ucuz iş gücü olan  ülkelere kazan kazan esası le girerek, onlara her konuda yardım ederek ama özde ve gerçekte tatlı tatlı sömürerek buradan elde edilen kazancı kendi halkının refahının artırımında kullanmaktadır. Çin artık sadece düşük yada orta düzey teknoloji ürünü üreten ülke değildir. Yaklaşık 2 Trilyon düzeyindeki dünya yüksek teknoloji ürünü ihracatının %25’ini Çin üretmekte olup bu konuda dünya 1.cisidir. Biz ise 2018 yılında yapılan bu araştırmada 37.ci sırada yer almaktayız. OECD içinde ise en gerideyiz. Türkiye’nin ihracatı içinde yüksek teknoloji ürünlerinin payı önceleri %3-3.6 düzeyinde iken 2021 Mayıs ayında bir önceki yılın Mayıs ayına göre gerileyerek %2.7 olmuştur. 2020- 2021 ilk 5 ay mukayesesine göre ise %3.6 dan %3.1 ‘e gerilemiştir. 

Çin’in iktisadi büyüme hikayesine baktığımızda ise burada 3.cü sanayi devriminin olduğu görülmektedir. 1970’li yıların başına ortaya çıkan 3.cü sanayi devrimi(1970-2010) hayatımıza daha gelişen otomasyonu sokmuş ve önceleri iptidai olan  bilgisayar kullanımı giderek gelişmiş ve yaygınlaşmış, başka deyişle dijitalleşme ve elektriğin makinalara aktarımı ile seri üretimi hayatımıza girmiştir. İnsan gücünün yerini bu güne kıyasla geri ancak önceki döneme göre  akıllı  makinalar ve band üretimi almıştır. Verimliliği artıran ve emek maliyetlerini düşüren bu teknolojinin ilk yatırım maliyeti yani kapital maliyeti ise emek yoğun üretim modelinin 3-4 katı olmaktaydı. Oysaki Doğu Asya ülkelerinde özellikle Çin’de emek maliyetleri , batı ülkelerine kıyasla çok ucuzdu. Bu yüzden bu ülkelerde emek yoğun teknoloji yatırımlarının yapılması, kendi ülkelerinde yüksek teknoloji kullanan full yada yarı otomasyona tabi yatırımlar yapılmasına göre daha ekonomik olmaktaydı. Çin’in yabancı yatırımları cezbedecek reformlar yapması da buna katkı sağlamıştır. Böylece ana ülkede parçaları üretilen ürünlerin montajı yabancı yatırımları da alarak  Çin ve diğer Doğu Asya ülkelerinde yapılmaya başlamıştır. Çin’in  bu konudaki hamlesi 1978 de başlamış ve 1980 de vücut bulmuştur. 1980 başında kollektif tarım uygulaması durmuş ve özel teşebbüse izin verilmiştir. Ding Xiaoping’in  ‘’bazı kişiler ve bölgeler önce zenginleşsin sonunda toplumun tümü zenginleşecektir ’’sözü  o dönemin yeni Çin iktisadi politikasını özetlemektedir.(Çin Ekonomisinin Büyüme Aşamaları M.Ozan Saray, Dr Levent Gökdemir) 

Daha sonraları ise deniz taşımacılığında konteynerizasyon, çoklu taşıma , ölçek ekonomisi  ve stratejik ittifaklar ile maliyetlerin düşmesi özetle lojistik alt yapısının gelişmesi değer zincirinin gelişmesine katkı sağlamış ve böylece ürün nerede daha ekonomik üretilecek ise orada üretilip, en uygun yerde monte edilmeye ve buradan tüketim merkezlerine dağıtılmaya başlamıştır.  

Küreselleşme deniz taşımacılığı ve lojistikte gelişmeyi sağlarken ,bu gelişmede küreselleşmeyi beslemiştir. (Günümüzde ise artık yavaş yavaş bölgeselcilik hakim olmaya başlamıştır.)Böylece Ucuz emek ülkeleri montaj yapan ülke olmaktan, değer zinciri içinde üretim yapan ülke olmaya  evrilmiş , Çin burada başı çekmiş, dünya geneline öğrenciler göndererek önce Japonya ve daha sonra Kore’nin yaptığı gibi batı teknolojisini almış, ileri teknoloji bilgisi olan beşeri sermaye gelişmiştir. Bu gelişme  batılı şirketlerin Çin’de AR-GE şirketlerine yatırım yapmasına yol açmış ve Çin yavaş yavaş inovasyon ile kendi mallarını üretmeye, kendi markalarını yaratmaya ve batıya rakip olmaya başlamıştır. Yukarıda da söylenildiği üzere bir çok yabancı markayı satın almış ve yurt dışı yatırımlar ile bunları o pazarlarda üretmeye başlamıştır. Genç dolar  milyarderi müteşebbislerin hatta kadın müteşebbislerin ve COE’ların sayısının diğer ülkelere  göre sayısı oldukça fazladır 

Dikkat edilirse ne bizim büyüme modelimiz nede hikayemiz buna benzemekte, nede içinde bulunduğumuz dönem ve koşulları Çin büyümesi ile benzerlik taşımaktadır. 

Tüm bunları dikkate aldığımızda hükümet yetkilerinin ‘’ Çin gibi ihracata dayalı bir büyüme modeli uygulayacağız’’ sözü sadece  İHRACATIN BÜYÜMEMİZ İÇİNDE AĞIRLIĞI FAZLA OLACAK anlamını taşımaktadır. Dikkat edilirse ‘’Çin’in büyüme modelini uygulayacağız ‘’ gibi bir  söz kullanılmamıştır. 

 Söylenen  söz ve politika gayet açıktır; ihracat artacak, cari açık azaltılacak, büyümeye  ve bunun içinde ihracata önem verilecek, cari açığın azaltılması ile kur üzerindeki baskı azaltılacak ve bu yol ile kur geçişkenliği düşürülecek, faizler düşerek yatırımlar artacak, kapital maliyeti azalacağı için üretim maliyeti düşecektir. Böylece maliyet/ üretim  enflasyonu  kontrol altına alınacaktır. Özetle istihdam azalmadan ve üretim düşmeden tersine artarak  enflasyon kontrol altına alınacaktır. Nitekim yeni Ekonomi ve Maliye Bakanımız Sn NEBATİ Türkiye’nin yeni ekonomi modelinin Çin modeli olmadığını belirterek meseleye son noktayı koymuştur. 

Tekrar yazımızın başına dönersek işte bu yukarıdaki son paragrafta belirttiğimiz hedef ve yöntemler   Heterodoks iktisat politikasında enflasyon ile mücadelede kullanılan hedef ve  yöntemlerin aynısıdır. Ancak  bunu sağlamak için Türkiye’de şu an kullanılan  araçlar ve uygulamalar Heterodoks iktisat politikası araçlarından farklıdır(Orada ücretlerin ,kiraların, fiyatların sabitlenmesi ,kurun baskılanması, karaborsa olmaması için politika faizinin şok bir uygulama ile enflasyonun üstünde artırılması vardır. Fakat önce piyasanın dengeye gelmesi istenilmektedir.) 

Yine hatırlanacağı üzere Heterodoks iktisat politikasında yukarıda da söz edildiği üzere  kur kontrol altına alınmaktadır. Bunun içinde sabit kur politikası uygulanmaktadır. Bu uygulamayı yaptıktan sonra sabit fiyatlar yada konulacak narhın karaborsa fiyatı yaratmaması için talebi kısmak üzere şok bir faiz artırımı ile parayı mevduata çekerek talep kontrol altına almak istenmektedir. Yani Heterodoks iktisat politikası geçmişte bazı ülkelerde  şok tedbirler ile uygulanmıştır. Yine Heterodoks iktisat politikası üretim ve istihdamı artırmak ,yada düşürmemek için ihracata ağırlık verilmesini ve gerekirse damping yapılarak ihraç mallarının fiyatlarının düşürülmesini ön görmektedir. Bizde bu paralelde rekabetçi kur uygulamaktayız. 

Hükümetin Ortodoks politikalardan hoşlanmadığı , daha çok Heterodoks politikaya yakın olduğu ancak bunu da kendine göre ayarlanmış şekilde uygulamak istediği malumunuzdur. Yukarıda örneklerini verdiğim bir çok husus bakımından da hükümetimizin mevcut politikası Heterodoks politikaya daha yakın olmaktadır. Yada biz böyle bir yakıştırma yapıyoruz. Araçlar bakımından farklılığı ise bana göre muhtemelen piyasanın dengeye gelmesini beklemesinden kaynaklanmaktadır. Sabit gelirlilerin  ücretlerini artırarak, kuru serbest piyasada kendi patikasında dalgalanmaya bırakarak dengeye gelmesini bekleyerek (Sonunda bu kur spekülatif müdahaleler olmadıkça bir yerde dengeye gelecektir,  ekonomik olmayan anormal sıçramaları da, müdahale ederek kuru normal patikasına çekmeye çalışmaktadır. Yani piyasa şartları ve dengesi içinde  normal ve doğal arz ve talebe göre oluşan kuru düşürmek ,artışı durdurmak gibi bir amacı yoktur. )faizi düşürüp yatırımları teşvik ederek kapasite artırımını ve bu yolla üretimi  artırmaya çalışmaktadır.  

Ancak enflasyonda hızla artmakta ve hiper enflasyona doğru koşmaktadır. Hiper enflasyonda ise Heterodoks iktisat politikası uygulanmaz. Bizim bildiğimiz yegane , yada önemli çözüm Ortodoks iktisat politikasıdır. Bu nedenle hükümet önümüzdeki günlerde çok da geç kalmayarak piyasanın dengeye geldiğine kani olduktan sonra muhtemelen Heterodoks iktisat politikası içinde gelirler politikasını uygulayarak  ücretleri, fiyatları ve kiraları sabitleyerek, karaborsa fiyatının oluşmaması için şok bir faiz artırımı yaparak (geçici bir süre için) sonrada sabit kur politikasına(korkulacak bir yöntem değildir. Çin’de bu politikayı  uygulamaktadır. Geçmişte uzun süre bizde de uygulanmıştır.) dönerek kuru baskılayarak enflasyonu kontrol altına almaya çalışabilir  ve hızla seçimlere giderek ,yada gitmeden asıl önemli olan ve Heterodoks politikanın tamamlayıcısı olan yapısal reformları hayata sokabilir. Bu acı reçeteyi seçim yapmadan uygulaması biraz zayıf bir ihtimal olmaktadır. Bu alınmış bir bilgi yada duyum değildir. Bir iddia da değildir. Sadece basit bir tahmin ve yorum yada niyet okumadır. Ancak bu çok radikal ve fazla piyasa müdahalesi gerektiren araçlar, günümüzde çok da yaygın kullanımı olmayan, fiyatlara müdahalenin yaratacağı karaborsa fiyatı riski nedeni ile zaten ülkemizde yüksek olan enflasyon ataleti yada yapışkanlığını artıracak bir husustur. Bu nedenle Ortodoks politikalara bir alternatif olarak görsek de bu araçların kullanılma ihtimali de çok yüksek olmamaktadır. Diğer taraftan her ne kadar içerde fiyatlar sabitlenmek istense bile şu an dünyada uzun yıllar sonra ilk defa yaşanan yüksek enflasyon ve bizim yerli üretimimizde dış girdi oranımızın %60-70 düzeyinde olması yüzünden bu fiyat kontrolü ve sabitlemesini yapmak  çok da  kolay olmayacaktır. 

Bu politikalarda, yada başka tedbirlerde  geç kalınması ise hiper enflasyonun ortaya çıkmasına neden olacak bu sefer ise Ortodoks iktisat politikasına geri dönülmesini gerektirecektir. Çünkü Ortodoks  politika düşük ve hiper enflasyonist dönemler için uygun olmaktadır. 

Son olarak başka tedbir var mı diye düşünsek, ekonomist olarak alınacak tüm tedbirlerin  hepsi hiç istemediğimiz halde bizi faiz artırımına götürecektir.   

Mesela bunlardan biri içinde bulunduğumuz aşırı kur dalgalanmaları  ve artışlarını önlemek üzere    politika faizini enflasyon +%2 puan  +2 puan muhtemel enflasyon artışı yanı toplamda enflasyon +%4 puan gibi önden yüklemeli  olarak artırarak  , piyasada oluşan kuru da gelecek muhtemel kur artışını da dikkate alarak 2 TL yükselterek(dolar mevduatı olan mudilerin kur artacak beklentisini kırmak için bunu önden sağlayarak) ,bankalardaki yada yastık altındaki  döviz mevduatının bu kurdan  MB tarafından satın alınarak, TL ye dönen bu mevduatın piyasada talep yaratmaması için sözü edilen yüksek kurdan  belli  bir süre bankada tutmak şartı ile TL ye dönmesi sağlanabilir.  Böylece devlet piyasaya göre bir miktar yüksek kurdan aldığı döviz ile rezervlerini artırarak 2 tl pahalı olsa da rezervlerini güçlendirebilir, fakat yüksek TL mevduatı döviz tasarruflarının bozularak TL mevduatına geçmesini sağlayarak önce yüksek olan kuru aşağı düşürebilir, ve bu düşük kurdan MB ilave alımlar ile  rezervlerini güçlendirebilir. Tabi böyle bir durumda bile yerleşiklerin döviz mevduatlarının tamamı değil belli bir miktarı TL ye geçebilir. Buda hükümet için yeterli olur. Fakat buda yine faiz artırımı ile sağlanmaktadır. Ayrıca piyasaya göre 2 TL yüksek kur hükümet için bir yük ve extra maliyet olacaktır. 

Hükümetimizin hedeflediği ihracata dayalı büyüme, aşırı değerlenmiş TL yerine , sıcak para uygulamasından vaz geçilerek TL’nin gerçek değerine getirilmesi, cari açığın azaltılması ve cari fazla verilmesi , yatırımların teşviki ile üretimin artırılması, faizin düşürülmesi ülkemizde yıllardır hemen hemen tüm iktisatçı ve siyasetçi tarafından  savunulan hususlardır. Yani yeni ekonomi politikasının hedef, amaç ve araçları özellikle sıcak  paradan uzaklaşılması, ihracatın artırılması , cari açığın azaltılması ve bu yolla enflasyonla mücadele bakımından Sn Ege CANSEN  ve Sn Asaf Savaş AKAT tarafından sürekli dile getirilmektedir. 

Diğer taraftan bilindiği üzere Pandemi ortaya çıkmadan önce Türkiye için başka bir handikap zuhur etmiştir. Bangladeş, Vietnam, Myanmar , hatta Pakistan gibi   yeni kazlar bizim avantajlı olduğumuz düşük ve orta teknoloji mallarını bize göre daha ekonomik olarak üretmeye ve bize rakip olmaya başlamışlardır. Biz her ne kadar ihracatımız içinde rekabet avantajımız olan ürün sayısını ve oranını 2010’daki %26.7 den 2019 da  %33.2 ye(TIM Raporu) ihracatımızı da 2020 de 169.5 Milyar usd ‘ye uluslararası ticaretteki payımızı da %1’in üstüne  yükselterek %1.5 hedefine yaklaşsak da, bunlar bizim için önemli gelişmeler olsa da küresel ölçekte artık sınıf atlama bakımından pek yeterli olmamaktadır. Çin mallarının  dünya ticareti içindeki payı 2020 de %14.5 ‘e yükselmiştir.  

Bu nedenle Türkiye’nin artık bu peşindekilerin rekabetinden kurtulmak için sınıf atlaması yaparak yüksek teknoloji ve katma değeri yüksek ürünleri üretmesi gerektiği ileri sürülmekteydi. Oysa biz orta düzey teknoloji ürünlerini üretmekte ve yüksek teknoloji ürünlerini ise çok düşük düzeyde üretmekteydik. Bu konuda yıllar önce yola birlikte çıktığımız Kore bizi sollayarak ihracatı içindeki yüksek teknoloji ürünlerinin oranını 2017 itibari ile %27’e çıkarmıştır. KORE karmaşıklık endeksi bakımından da bize göre çok ileriye gitmiştir.  

Bizim için negatif olan bu durumu Covid 19 Pandemisi bozmuştur.  Pandeminin yarattığı tedarik zinciri kesintileri ve Doğu Asya ülkelerinden bizim klasik ve yeni/potansiyel ihraç pazarlarımıza yapılan ihracatlarındaki lojistik maliyetlerin yüksekliği ve karşılaşılan sorunlar/ gecikmeler bir anda Türkiye’yi yeni bir üretim ve tedarik merkez haline getirmiştir. Bu nedenle 2021 ekonomik büyümesi içinde ihracat, sanayi  ve sanayi yatırımları , iç talep meyanında önem taşımaya başlamıştır. İşte hükümet bu yeni oluşum ve fırsatlardan yararlanmak ve bunların kalıcı olmasını sağlamak için yatırımları teşvik etmek için faizlerin düşürülmesi ve rekabetçi kur uygulamasını tercih etmiş, enflasyonu bu yolla kontrol altına almayı benimsemiştir. 

Prensip itibari ile mantıklı ve doğru olan bu politikanın, hükümetin bizim bilmediğimiz ve açıklanmayan başka tamamlayıcı tedbir ve araçları yoksa enflasyon kontrol altına alınamadan yapılması bakımından   zamanlaması ve içinde bulunulan şartlar bakımından pek uygun olmamaktadır.  

Çünkü iktisatçıların hemen hemen hepsinin üzerinde mutabakat tesis ettiği üzere yüksek enflasyon üretimin ve yatırımların baş düşmanı olup, enflasyon önlenemez ise  sonunda gidilecek yer durgunluk ve iktisadi kriz olacaktır. Hatta daha da kötüsü stagflasyon veya bununda  kötüsü slumpflasyon riskidir. Enflasyon sosyal yapıyı da bozmaktadır 

Hükümetimiz ulaşmayı hedeflediği sonuçlar ile enflasyonu kontrol altına almak istemektedir. Bunlardan biri de yatırım , üretim artışı ve cari fazladır. Ancak enflasyon yatırım ve üretim artış önündeki en büyük engel olmaktadır.  

Diğer önemli husus önemli önemli aracımız olan  rekabetçi kur her zaman ihracat artışı ve ihracata dayalı büyüme için avantaj olmamaktadır. ihracata dayalı ekonomi modelinde başarılı olmak için ihraç ürünleri içinde yüksek teknoloji ürünlerinin payının en az %10-15 olması gerekmektedir. (Prf Erhan Arslanoğlu)Bizde bu oran çok düşük olup(2021 de ilk 5 ayda %3.1), içinde bulunduğumuz yılda önceki döneme göre artacağına daha da düşmüştür. Nedeni bu yıl artan ihracatımız içinde düşük yada orta teknoloji ürünlerinin toplam içinde payının artmasından kaynaklanmıştır. Kısaca bizim önce enflasyonu düşürüp, onu kontrol altına aldıktan sonra yüksek teknoloji ve katma değeri yüksek ürünleri , ürün ve Pazar  çeşitlenmesini de gerçekleştirerek uzaklığı 3000km olan  bir alanda değil rakiplerimiz gibi 6000- 11 .000km  olan bir alanda satar haline gelmemiz gerekmektedir. Bunun içinde yapısal reformlar gerekmektedir.  

Dünyada yüksek teknoloji ürünleri  ihracatı hızla artmaktadır. 2000 li yılların başında 1.158 Milyar usd olan yüksek teknoloji ürünleri ihracatı 2016 da 1.947 Milyar usd ye çıkmıştır(Dünya Bankası Raporu 2018)şimdi daha da yüksektir.  

Bu ihracatın %78’ini 11 Ülke gerçekleştirmektedir. Çin 496 Milyar usd ile başı çekerken Almanya ve ABD sırası ile 190 ve 153 Milyar ile onu takip etmektedir. Diğerleri Singapur, Kore, Fransa ,Japonya , İngiltere Malezya, İsviçre , Hollanda’dır.(Kneoma 2018- Yüksek Teknoloji Ürünleri İhracatı ve Belirleyicileri Panel veri Analizi 30.4.2020 Zeynep Erdinç –Gökçen Aydınbaş) Türkiye OECD Ülkeleri içinde  bu bakımdan en zayıf ülkedir. 

Yüksek teknoloji ürünü için en önemli husus bir ülkenin teknolojik alanda ileri gitmesi bunun içinde o ülkenin eğitim kalitesinin  ve ARGE harcamalarının yüksek olması gerekmektedir. Türkiye ne yazık ki her iki konuda da eskiye göre çok ileride ancak rakiplerimize göre yeterli seviyede değildir. Mevcut iktidar 20 sene içerisinde sayısız eğitim reformu yapmasına rağmen hala istenilen ve amaçlanan hedefleri gerçekleştirememiştir. ARGE konusunda geçmiş yıllara kıyasla  ülkenin gücü ve kaynakları nispetinde hükümet  elinden gelen gayreti göstermekte , teşvikler vermekte, bu alana kaynak aktarmaktadır.  

Fakat yapılan araştırmalar göstermektedir ki bu gayrete ve tahsis edilen kaynaklara rağmen elde edilen sonuç istenilen düzeyde olmamaktadır. Buda üzerinde durulması gereken ayrı bir sorun olmaktadır. Bu bir şey yapılmıyor anlamında değildir. TÜRKİYE geçtiğimiz 20 yıl içinde geçmiş ile kabili kıyas olmayacak aşama göstermiştir. Bir çok konuda büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak rakiplerimiz bizden daha ileri gidince (her konuda değil) Kore örneğinde olduğu gibi yarışta geri kalınmaktadır. 

Diğer taraftan ihracata dayalı büyüme önemli olmakla beraber dış şok ve etkilere açık bir alan olmaktadır. İhracat yaptığımız ülkelerdeki bir kriz buraya yapılacak ihracatın azalması nedeni ile bizi de etkileyecektir. Bu nedenle rekabetçi kur tek başına bir anlam ifade etmeyecektir.  

İhraç yaptığımız ülkeler bir iktisadi kriz ile karşı karşıya kalındığında , fiyatımız cazip olsa da o ülkenin hane halkının geliri düşeceğinden bizden ithal edilecek mal miktarı düşük olacaktır. 

ÖZETLE HÜKÜMETİMİZİN YENİ EKONOMİ POLİTİKASINDA BELİRLEDİĞİ BÜTÜN HEDEFLER BAŞLI BAŞINA DOĞRU OLUP, BU ÜLKENİN MENFAATİNEDİR. AYRICA BUNLAR YUKARIDA AÇIKLANDIĞI ÜZERE  DAHA ÖNCE HÜKÜMETİ ELEŞTİRENLERİN,  ONDAN YAPMASI İSTEDİKLERİ  HUSUSLARDIR. 

 HATTA BU KONUDA YAPISAL REFORMLARIN ACİLEN YAPILMASI GEREKMEKTEDİR. ANCAK BU GÜNÜN SORUNU  ÇOĞUNLUĞUN  HEM FİKİR OLDUĞU ÜZERE BU HEDEFLERİ GERÇEKLEŞTİRMENİN ZAMANLAMASININ DOĞRU VE İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ ŞARTLARIN BUNA  UYGUN OLUP OLMADIĞI HUSUSUDUR. ŞANSIZLIĞIMIZ İSE BU YENİ UYGULAMANIN YÜKSEK KÜRESEL ENFLASYONUN OLDUĞU BİR DÖNEME DENK GEMLESİDİR. BU NEDENLER İLE ÜLKEMİZDE ENFLASYON MAKUL DÜZEYE DÜŞÜRÜLMEDEN BU HEDEFLERİN GERÇEKLEŞTİRİLMESİ PEK MÜMKÜN GÖRÜLMEMEKTEDİR. ENFLASYONUN YATIRIMLARIN VE ÜRETİM ARTIŞININ ÖNÜNDE BİR  FREN OLDUĞUNU VARSAYARSAK  HÜKÜMET UYGULADIĞI POLİTİKASI DOGRULTUSUNDA MOTORA GAZ VERDİKÇE BU ENFLASYON FRENİ TERS YÖNDE ETKİ YAPARAK KORKARIM MOTORU BOĞACAKTIR. HÜKÜMETİN ÇOK DEĞERLİ BROKRATLARI,  DANIŞMANLARI , AKADEMİSYENLERİ  BULUNMAKTADIR. BU DEĞERLİ UZMANLAR BİZİM BURADA SÖYLEDİKLERİMİZİN KABİLİ KIYAS OLMAYACAK MİSLİNİ BİLİYOR , HESAPLIYOR  VE ONA GÖRE POLİTİKA OLUŞTURUYORLARDIR. BUNA GÖREDE MUTLAKA BİZİM BİLMEDİĞİMİZ YADA GÖREMEDİĞİMİZ BİR DÜŞÜNCE VE PLANLARI VARDIR. BU CÜMLEDEN OLMAK ÜZERE ÜLKEMİZ İÇİN ENDOGRU NE İSE ONUN YAPILACAĞI HUSUSUNDAKİ GÜVENİMİZ DE TAMDIR. İÇİNDE BULUNULAN ENFLASYON ORTAMINDAN ÇIKIŞ İÇİN İSE BİR MİLLİ POLİTİKA OLARAK HÜKÜMET VE MUHALEFETİN BİRLİK İÇİNDE OLMASI YAPICI MUHALEFET İLE ORTAK HEDEFE ODAKLANMASI GEREKMEKTEDİR.  

unqoute 

Yukarıda da belirtildiği üzere bu yazı hazırlandıktan sonra son kontrolleri yapılıp sonuç bölümünü yazmadan, yukarıdaki son cümlede belirttiğim hususlar içime doğmuş gibi; dün akşam Sn Cumhurbaşkanımız  TL ‘yi güçlendirecek ve piyasadaki kur ataklarını durduracak yeni araçlar hakkında bilgi vermiş, bunu takiben de TL  önemli ölçüde değer kazanmıştır . Ancak bu yeni uygulama yukarıda ne olup olmadığını irdelemeye ve anlamaya  çalıştığımız yeni ekonomi politikası ile ilgili bir tedbir olmayıp piyasadaki aşırı kur ataklarını durdurmaya ve piyasada daha istikrarlı bir kur yapısının tesisine matuftur. Bu cümleden olmak üzere bu yeni tedbirler ile sanki rekabetçi kur geçici bir süre için önemini yitirmiştir. Çünkü daha önce ekonomik olmayan spekülatif ataklar dışında hükümet doların kendi patikasında denge noktasına kadar yükselmesine göz yummaktaydı. Bunun içinde Türkiye’deki enflasyon dikkate alınarak ilk başlarda  13.5-14.00 gibi bir kur makul görülse bile kurun bunun üstüne çıkmasına müsaade edilmekteydi. Şimdi sanki daha dengeli bir kur politikası amaçlanmaktadır. Buda kronik olarak enflasyonumuz içinde önemli bir paya sahip olan iki kalemden biri olan döviz kurunun  etkisinin azaltılması anlamını taşımakta olup, bu bakımdan olumludur. 18  TL’ ye çıkan ve 20 TL ye yol alan dolar kurunun kontrol altına alınması normal patikasına döndürülmesi bakımından önem taşımaktadır. Diğeri ise ‘’sabit terim’’ yani enflasyon ataleti yada katılığı/yapışkanlığıdır.(2020 de% 14.6 olan tüfe nin %80’nini bu iki kalem oluşturmaktaydı. Sabit terim %5.6,  %6.2 de döviz kuruydu-Tuik Hakan KARA Dünya Gazetesi) 

 Yeni mevduat türünde  kurdaki artış beklentisi  de  spekülatif olmayıp, artışın enflasyon kadar  olacağı şeklindedir.  

Aslında turizm gelirlerinin artması ile mal ticareti ve hizmet ticareti bakımından sağlanacak cari fazla ile  önümüzdeki yılın ikinci yarısında kur üzerindeki baskının da azalacağı umulmaktadır. Kısaca kur farkının Hazine /MB tarafından ödenmesinin yaratacağı ilave külfetin çok fazla olmayacağı  düşünülmektedir.  

Ayrıca bu ödemeler (t) zaman sonunda  olacak fakat bu yeni tedbirin faydası hemen şimdi görülmektedir. Nitekim de araç çalışmış , piyasadaki sarmal durdurulmuş ve hükümet zaman kazanmıştır. 

Bankaların sağlayacağı kazanç nedeni ile banka hisseleri artarken döviz kazancı olan şirketlerin borsadaki hisseleri gerilemiştir. Yeni araçlar içinde hükümet ihracatçılar içinde bazı tedbirler getirse de kurdaki aşırı köpüğün alınması nedeni ile bu kesimin karları azalmaktadır. Sanırım burada artık yeni politika  ihracatçılarımız için enflasyonun negatif etkisinin  ortadan kaldırılacağı istikrarlı bir kur politikasına dönülerek yeni bir denge oluşacaktır. Kısaca kurdaki artış makul düzeyde olacaktır. Bu tabi hane halkının ithal ürün talebindeki azalışa , sanayide ithal ürünlerden yerli ara ürünlere geçişe sekte vuracak gibi görülmektedir. Buradaki eski sıkı duruşun devamında fayda bulunmaktadır. 

Bu yeni tedbiri ,hükümetin yeni ekonomi politikası ile birleştirirsek bankaların bu yeni araç vasıtası ile elde edecekleri kazancı kredi faizlerine yansıtarak yatırımcıya uygun krediye dönüştürmeleri icap etmektedir.  

Daha da önemlisi kur ataklarının önlenip orasının kontrol altına alındığı gibi , buna paralel olarak ,şu an içinde bulunduğumuz  asıl sorunumuz olan enflasyonun  da acilen azaltılması gerekli olup, alınacak tedbirler hususunda henüz bir bilgimiz bulunmamaktadır. Potansiyel yüksek kur atakları yeni uygulamaya konan araçlar ile önlenerek döviz geçişkenliği sorunu kontrol altına alınsa da , enflasyonu yaratan diğer unsurlar ve bunlara bağlı olarak yüksek enflasyon devam etmektedir. Bunu önlemenin yolu ise önce acil para ve maliye politikaları , daha sonra ise yine vakit kaybetmeden yapısal reformlar olmaktadır. Bu ikinci bölüm taktir edileceği üzere işin  zor , vakit alacak , ve can acıtacak yönü olup, muhalefetinde desteği gereklidir.  Bu konuda herkesin hükümete destek olması hepimizin daha doğrusu topyekün ülkemizin menfaatine olacaktır. 

Bu düşünceler ile herkesin yeni yılını kutlar, sağlıklı, mutlu ,huzurlu ,bereketli ,barış içinde tüm sıkıntı ve problemlerin geride kaldığı yeni bir yıl dilerim. 

Not; Kur korumalı TL Mevduat Uygulaması hususundaki açıklamalarımız bizim anladığımıza göre yapmış olduğumuz tespitler olup, bir yanıltmaya sebep olmamak için doğruluğunun başka kaynak ve açıklamalardan da kontrol edilmesinde fayda bulunmaktadır.  

23.12.2021, İSTANBUL Ekonomi Yazıları  

Yorumlar (0)
banner255
7
parçalı bulutlu
banner102
banner85
Günün Karikatürü Tümü