NEDEN ENFLASYON KRONİK SORUNUMUZDUR?

Yazan Harun Şişmanyazıcı Ekonomist

Hocam Prof. Dr. Sabri Ülgener’in aziz hatırasına ithaf olunur. 

 Bilindiği üzere Türkiye’de Kasım ayında Tüketici Fiyat Endeksi %2,88 artış ile yıllık %84,39 olmuştur.  Ancak hissedilen enflasyon ve TÜİK dışında yapılan enflasyon hesaplamaları bunun üstünde olup, bu yüksek enflasyon oranı önümüzdeki aylarda baz etkisi ile azalacak, ancak daha sonra artışa geçecektir. Enflasyonda azalma demek dezenflasyon yani fiyatlar genel seviyesindeki artış hızının başka deyişle enflasyon oranının düşmesi demektir. Fiyatların düştüğü anlamına gelmemektedir. Fiyatlar artışa devam etmekte ancak artış hızı azalmaktadır. Talebe bağlı olarak (resesyon veya durgunluk nedeni ile) fiyatlar genel seviyesindeki dönemsel azalma ise iyi bir şey olmayıp deflasyondur. Bu temel bilgi ışığında;

Merkez Bankası Piyasa Katılımcıları Anketine göre tahminen bu yıl sonu TÜFE %66,80, 12 ay sonra %34,92, 24 ay sonra ise % 20,56 olacaktır. Yani enflasyonun artış oranı azalacaktır.

Nihai hedef %5 olmakla beraber, enflasyonun (fiyat artışının) bu seviyelere düşmesi çok uzak bir ihtimal olup düşse bile muhafaza etmek mümkün olmamaktadır. Bana göre makul hedef %20 olup, buna ulaştıktan sonra ikinci hedef düşük iki haneli veya yüksek tek haneli olacak, ancak gerçekleştirilebilecek olan en iyi ihtimal ile %10-20 arası bir oran olacaktır. %10’nun altında bir enflasyonu bir yıl ve ötesinde muhafaza bu günkü şartlar altında pek gerçekçi bir tahmin ya da hedef olmayacaktır. Bunun nedeni diğerleri meyanında yapısal sorunlarımızdır.

Bunlar aşağıda sıralanmıştır.

1-Devlet üzerinde yaratılan istihdam baskısı;

Gelişme yolundaki ülkelerde iş garantisi yüzünden, bizim gibi bazı ülkelerde ise bu hususa ilave bazı tarihsel yaşanmışlıklar nedeni ile çoğunluk devlet memuru olmak istemektedir. Ancak devlette bu talep edenleri istihdam edecek kadro olmadığı gibi, böyle bir ihtiyaç da yoktur. Fakat hükümet üzerinde böyle bir baskı vardır. Çünkü devlet daireleri ya da Kit ve Bit’ler yıllardır adeta işsizliği önleme vasıtası yada işsizlik sigortası olarak kullanılmaktadır. Son 25 yıldır miktarı azalsa da bu her dönemde yapılan bir uygulama olmaktadır. İhtiyaç olmadan yapılan istihdam, ekonomide aylak kapasite olarak adlandırılır. Bu aylak kapasite çalışır gibi görünerek aslında yeterli ve gerekli bir üretimde bulunmadan, hatta çalışanın verimliliğini de etkileyerek hak etmediği bir kazanç sağlamaktadır. Bunun anlamı piyasaya arz etmediği ya da yeterli oranda etmediği hizmet ve mal üretimi karşılığında, sanki bu mal ya da hizmet arzını sağlamış gibi ücret alarak, bu elde ettiği gelir ile piyasada üretilen mal ve hizmetlere talepte bulunmasıdır. Aynı durum belli bir oranda özel sektör içinde geçerlidir.

Birey enflasyon nedeni ile satın alma gücünün düştüğünden şikâyet ederken, çalışma süresi içinde kendisinin ne ürettiğini sorgulama kültüründen ve ahlakından uzaksa, o ülkede teorik olarak enflasyon kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır. Bu dini açıdan bir edep, onun akıl ile şekillenmiş hali ile bir ahlak sorunudur. Almanya’da işsizlik maaşı almak sosyal devlet politikası olmakla beraber Alman toplumu için çok içlerine sinen, bir durum değildir. Bu maaşı alsalar bile bundan memnuniyet duymazlar. Çünkü asıl olan çalışmaktır. (Şimdi onlarda bozulmaya başlamışlardır.)

Toplumun davranış biçimi ekonomide önemli rol oynar, tüketici kalıplarının oluşmasını yakından ilgilendirir. Günümüzde ekonomistler yoğunluklu olarak bunun üstünde durmaktadırlar. Hak etmeden kazanmak bir edep ve ahlak sorunu olup, ekonomik sonucu olan bir husustur.

Eflatun’un devlet modelinde bile altta loncalar şeklinde örgütlenen, kendi içlerinde kendi faaliyetleri ile ilgili yasa ve kuralları olan sanatkârlar, küçük üreticiler olup, çalışmak ve üretmek esas teşkil etmektedir. Piramidin ortasında devşirme askerler en üstte ise filozoflar yani yöneticiler bulunmaktadır. Aşırı lüx ve gösteriş içinde yaşam her sınıf için ayıptır. Her sınıf ihtiyacı kadar tüketir. Aşırı tüketim ve şatafat kabul görmeyip sistem ona izin vermez. Asıl olan vatandır. O vatan ki üzerine Tanrıların gölgesi düşmüştür. Özetle vatan sevgisi, çalışmak, üretmek ve ihtiyaç olduğu kadar tüketmek esasdır. 

Eflatun’un bu politikası İslamiyet başta olmak üzere birçok dinde de vücut bulmuştur.

2-Liyakat ve beşerî sermayenin yeterlilik seviyesi;

Liyakat ve beşerî sermayenin kalitesi de diğer bir husustur. Birey kendine yatırım yapıp kendini geliştirmiyorsa ve o toplumda bu genel bir sorun ise o ülkede verimlilik düşük olacaktır. Verimlilik düşüşü piyasaya sunulan mal ve hizmet arzının yeterli olmaması anlamındadır. Ancak bu toplum borçlanma yolu ile piyasada bir talep yaratıyorsa yani üretilenden daha fazla talep varsa fiyatların yükselmesi kaçınılmaz olacaktır. Liyakat olmadan göreve talip olmak, ayrı bir ahlak sorunudur. İşe giren birey, 1-2 sene içinde bulunduğu makamın gereğini yapmadan terfi peşinde koşuyorsa ve belli nedenler ile bunda muvaffak oluyorsa ya da bir kadro ya da makamın gerektirdiğinden yakından uzaktan alakası olmayan biri o makama tayin ediliyorsa o şirkette çalışma huzuru ve verimlilik hasıl olmaz. 

Filozofu olmayan ya da söylemleri toplumda davranış biçimine dönüşmüş filozofu olmayan üstüne üstlük felsefe eğitimine yeterince önem verilmeyen ülkelerde bu gibi davranış biçimi ya da düzen kaçınılmazdır. Japonya’nın kalkınmasında, Hindistan’ın gelişmesinde, Çin’de katı MAO rejimine rağmen o toplumu şekillendiren felsefi yapının rolü yadsınabilir mi. Almanya kalkınmasında Kantın, Fransa’nın bilimsel inkişafında August Kontu’un 3 hal kanununun rolü yok mudur? 

Ekonomiyi insandan, insanı ise beşer değil adem (adam)halinden ve onu oluşturan felsefi alt yapıdan soyutlayamayız. Bir insanın ekonomik davranışının kökü buralara kadar uzanır. Günümüzde artık bu husus insanlara takılan chipler, beyni etkileyen elektronik dalgalar, izlediğimiz film, dizi, bilgisayar programı içine gömülü görmediğimiz ancak beynimizin algıladığı etkiler ile yönlendirilebilmektedir. (O halde gelecekte ekonomide üzerinde durulacak yeni konu iradi olmayan etkilenmiş talep fonksiyonu olacaktır. (H.Şişmanyazıcı)

3- Eğitimin kalitesi;

Eğitim kalitesinin yeterli seviyede olmaması; eğitim düzeyi ve kalitesi ile verimlilik arasında pozitif bir korelasyon bulunmaktadır. Bir ülkede eğitim kalitesi her seviyede yükseldikçe verimlilik artacaktır. Bu sadece emeğin verimliğinin artışı değil aynı zamanda kullanılan ham madde ve diğer girdilerin israf ve kayba sebep olmadan kullanımı anlamını taşıyacaktır. Bir ülkede eğitim düzeyinin düşük olması yüksek enflasyon için potansiyelin varlığına işaret eder.

4-Teknolojik Yeterlilik;

Bir ülkede imalat sanayi üretimi içinde Orta ve düşük teknoloji ürünlerinin payı yüksekse, ihracat içinde yüksek teknoloji ürünlerinin payı çok düşük ithalatının payı ise yüksek ise (Türkiye’de Ocak Ekim 2022 döneminde ihracatımız içindeki yüksek teknoloji ürünlerinin payı %2,9 ithalatın payı ise %9.7 olmuştur.) o ülkede ucuz mal ihraç edip pahalı mal ithal ediyoruz anlamı çıkmaktadır.  İlaveten eğer bir ülkenin  ithalatı ihracatından daha fazla ise ve buna bağlı olarak dış ticaret açığı veriyorsa ve görünmeyen kalemler de bu açığı kapatamıyor, hatta üstüne koyarak cari açığa sebep oluyorsa ,başka deyişle içerde ürettiğimizi, hatta meyve ,sebze, et ve sütümüzü dışarı satıp yada turizm hizmeti ile ülkemize gelen yabacılara sunuyorsak ,içeride halka sunulacak miktar bu suretle azalıyorsa dış ticaret hadleri nedeni ile dışarıdan ithalatımız için imkanımızda yeterli düzeyde olmuyorsa doğal olarak içeride fiyatlar artacaktır.

5-Emeğin Üretkenliği 

 Genele teşmil edemesek de İşe başladığında emekli olmayı düşünene bir toplum, üretken olamaz. Bunun nedeni çalışanların sevdikleri işte çalışamamaları yaptıkları işten ve iş ortamından memnun, aldığı maaştan da tatmin olmamasıdır. Ancak kendine yatırım yapma konusunda da pek fazla hem imkan hem de arzu ve iştiyak bulunmuyorsa bu olumsuz durum daha da ciddi bir hal almaktadır. Bunda Akdeniz ülkesi olmanın da rolü bulunmaktadır.

Sonuç olarak hedef bir an önce emekli olmak olunca iktidarda olanlarda siyaseten istihdam politikasını buna göre oluşturmaktadırlar. Böylece eski kanuna göre kadınlarda 38 erkeklerde 43 olan emekli olma yaşı, 25 yıl sigortalılık ve pirim gününü tamamlamış olmak kaydıyla sonradan kadınlarda 58 erkeklerde 60’a çıksa da EYT’lilerin istekleri kabul edilerek 2 milyon 250 bin kişiye yaşa bakılmaksızın emeklilik hakkı tanınmıştır. Bu emekli olanların çalışmadıklarını varsayarsak ortaya bir mal ya da hizmet arzı koymadan aldıkları emekli aylığı ile piyasadaki mal ve hizmetlere talepte bulunacaklar, ha keza aldıkları kıdem tazminatı ile yine piyasada bir talep artışına sebep olacaklardır. Bunun yükünün bazı kaynaklarda 250 milyar, bazı kaynaklarda 194 milyar olduğu belirtilmektedir. Eğer devlet üzerindeki bu yük para basma yerine   talebi kısacak şekilde vergi artırımı ile sağlayacak ise bir sorun olmayacaktır. Basından duyduğumuz kadarı ile bütçede bunun karşılığının olduğu belirtilmektedir. Ancak bütçenin belli bir bütçe açığı ön görüsü ile hazırlandığını da göz ardı etmemiz gerekmektedir.

Adalet ve hakkaniyet, çalışma koşulları, işten zevk alma ve mutlu olma hususlarını dikkate aldığımızda bu yeni uygulamanın yerinde olduğunu düşünsek te, iktisadi sonucu yukarıda açıkladığımız şartlar tahtında enflasyon yaratmak olacaktır. Kaldı ki şirketler yatırım yapacaklarına ellerindeki kaynaklarını bu kıdem tazminatı ödemelerine harcarlarsa yatırımlar yada işletme sermayesi azalacak buda üretimi ters yönde etkileyerek bu sefer arz kaynaklı enflasyona sebep olacaktır. Bu neden ile hükümet şirketler üzerindeki baskıyı azaltmak için onlara KGF ile uygun koşullarda kredi bulabilme imkanı sağlanmaktadır.

Hasılı kelam Türkiye’de Haziran 2022 itibari ile 13 Milyon 722 bin kişi emekli olup buna 2 Milyon 250 bin kişi daha ilave olmuştur. (son 6 ayda ölenler burada yoktur) Bu hesaba göre yaklaşık 16 milyon emekli bulunmaktadır.  Toplam iş gücü 34 milyon 220 bin kişi, istihdam edilen 30 milyon 787 bin kişi ,15 yas üstü çalışmayan işsiz sayısı ise 3 Milyon 433 bin kişi olmaktadır. Yani yaklaşık 30 milyon 788 bin kişi çalışarak 16 milyon kişiye, işsiz 3,5 milyon kişiye ve diğerlerine bakmaktadır. Kadınların çalışma oranı da son derece düşüktür. TUİK verilerine göre 65 yaş üstü yaşlı nüfus sayısı %24 artmıştır. Ölüm yaşı ortalaması giderek artmaktadır. Eski kanuna göre 38 yaşında emekli olan ve 75 yaşında ölen bir bayan 20 yıl çalışmasına karşı SGK’dan 20 yıl çalışmaya karşı 37 yıl emekli maaşı almaktadır. Türkiye’de ortalama yaşam süresi kadınlarda 81.2, erkeklerde 75.2 dir.

Böyle bir sistem de üretmeden tüketen bir toplumda zengin doğal kaynakları yoksa enflasyon kaçınılmaz olacaktır.

EYT Konusunda sorun çözülmüş müdür? Şüphesiz bir grup için bu sağlanmıştır. Ancak bu hakkı elde edenlere göre 1 gün yüzünden mağdur olduklarını iddia eden vatandaşlarımız da bulunmaktadır. Bunun normali yeni kanun çıktığında bunun yeni yasanın kanunlaştığı tarihten sonra SGK’na tabi olacaklara uygulanması mevcut SGK’lılara uygulanmaması olacaktı. Kısaca kanunun mevcuda uygulanmaması maçın ortasında kuralların değiştirilmemesi teknik tabiri ile Grand Father uygulamasının yapılmamasıdır.

 Ancak ülkenin ve daha doğrusu SGK’nun bu yükü kaldıracak durumu mevcut olmadığından gerekli olduğu için bu şekilde yapılmak zorunda kalınmıştır. Bu yıllara sâri olarak biriken bir sorunun sürdürülemez olmasından kaynaklanmıştır. Önemli olan insanların sıkıntı çekmeden geçinecek kadar maaş olarak huzur içinde mutlu oldukları ve zevk duydukları bir işte çalışarak, üreterek, kendilerini geliştirerek gelirlerini de artırdıkları ve günü geldiğinde, (bana göre bu 65-70 arası bir yaşıdır) yine sıkıntı çekmeden yaşamlarını sürdürebilecekleri bir maaş ile emekli olmalarıdır.

Vatandaş popülist politikaları ve kısa dönemli menfaatleri uğruna uzun dönemli ülke menfaatlerini ters yönde etkileyecek politikaları desteklemediği zaman tam bir demokrasi ve sağlıklı bir ekonomi tesis edilecektir. Siyasi partilerde ona göre hareket edeceklerdir. Bu ise bir kültür sorunudur. KISACA PARTİLERİN POLİTİKALARINI OLUŞTURAN DA VATANDAŞIN TERCİHLERİ VE ONLARDAN NE BEKLEDİKLERİDİR. Peki bir toplumu kim değiştirecektir. Aile, Okul, Sivil Toplum Örgütler, Filozoflar, Düşünürler, Dini Liderler, Medya ve bizatihi kendi içinde tam demokrasiyi tesis eden Siyasi partilerdir. Bu da tam bir düşünce ve fikir özgürlüğünün olduğu bir ortamda gerçekleşebilecektir.

6- Eğitimdeki Genç Sayısının Özellikle Üniversite Öğrenci Sayısının Yüksekliği 

Yaklaşık 85 Milyon nüfusun (2022 başı itibari ile 84 milyon 680 bin kişi) %10’u üniversitelerde okumaktadır. 19 Milyon 162 bin öğrencinin 8 milyon 241 bini Üniversitede okumaktadır. Bu öğrencilerin bir kısmı geçici ya da part time çalışsalar da çoğu çalışmadan 6 yaşından itibaren 16 yıl okulda geçirmektedir. Kısaca 22 yaşına kadar eğitimde ve sonra askerlikte 23-24 yaşına kadar iş hayatına katılamamakta ve en fazla harcama yapan grup olarak, üretmeden tüketmektedir. Dikkat edilirse sistem tüm yapıları ile üretmeden tüketim üzerine kurulmaktadır. Bundan sonra iş aramak için kaybedilen zamanlar hesaba katılmamıştır. Diğer önemli sıkıntı mezun olan Üniversite öğrencileri ,alt madde ile de ilgili olarak (Paragraf 7)genele teşmil edemesek de diplomalı ancak iyi eğitilmemiş olduğundan, yada eğitilmiş olsa bile mevcut ekonomik yapıya göre her hangi bir dalda bu kadar çok sayıda elamana ihtiyaç olmadığından (bu genellikle meslek imtiyazı olmayan dallarda olmaktadır) bu gençler kendi alanlarında iş bulamamakta, diğer alanlarda istihdam açığı olsa da onları küçümsemekte yada ücreti az bulduğundan müzmin işsizler ordusuna dahil olmaktadır. Oysa bu üniversite mezunu işsizlerin kendi alanlarının dışında birçok alanda, hatta hiç eğitim gerektirmeyen ancak meslek bilgisi ve tecrübesi gerektiren alanlarda çok iyi maaşla elaman açığı olmasına rağmen onlar bu meslekler için de uygun olmamaktadırlar. Yeni Miili Eğitim Bakanımız bu alandaki çarpıklığı görerek, mesleki eğitime ağırlık vermeye başlamıştır. Ancak aileler ve gençler hala üniversite mezunu olmak telaşı içindedirler. Buda sosyolojik bir olgudur. Bu eğilimi değiştirecek politika ve kültürün oluşturulması gerekmektedir.

7- Eğitimin kalitesi ve Müteşebbis Ruhu

Her yıl 8 milyonu aşkın kişi üniversitelerde eğitim görse de önemli bir kısmı sevmediği ve istemediği bir dalda eğitim görmektedir. Ya da mezun olduktan sonra eğitimini aldığı daldan faklı bir alanda iş bulabilmektedir. Eğitim bilgi üretmekten ziyade mevcut bilgiyi (o da ne kadar güncelse?) öğretmeye odaklandığından, yüksek lisans ve doktora seviyesinde pazarlanabilir, piyasada karşılığı olan konularda odaklanarak, doktora sonrası üzerinde çalışılan konunun ya da buluşun melek yatırımcılar ile ortak olarak pazarlayıcısı ya da patent sahibi olarak şirket kurup bilgiyi ve buluşu paraya çevirmek yerine doktora tezini kitaplaştırmakla yetinilmekte, o çalışmaya yapılan referans sayısı ile sevinilmektedir. 

Eğitimin kalitesi ile yeni üretim teknik ve metotları geliştirmek yolu ile verimliliği artırmaktan ziyade, dışarıda yaratılanı öğrenmek ve öğretmek şeklinde olmaktadır. Tabi istisnaları vardır, her sene gelişme göstermektedir. Ancak burada vurguladığımız hususlar geneldir. Gençlerde eğitim sonrası iş kurma oranı son derece düşüktür. Bu husus daha önceki yazılarımızda vurgulanmış, Sn. Sanayi bakanı M.Varank’da bu hususa değinmiş ve gençleri yatırımcı olmaya teşvik etmiş olmasına rağmen, muhalif kanat tarafından gençlerin sermayesi mi var diye eleştirilmiştir. Bugün için önemli olan sermaye değil, yeni bir fikir, yeni bir buluş ve vizyondur. İyi projelere yatırım yapacak çok sayıda melek yatırımcı vardır. Artık sermaye değil yeni buluş ve fikirler para kazanmaktadır. Meslek sahibi, sanatkar olmak önem taşımaktadır. Sokaklar meslek imtiyazı olmayan dallardan mezun olan ya da meslek imtiyazı olan bir daldan mezun olup, mesleğini yeterince bilmeyen diplomalı mesleksizler ile doludur. Dolayısı ile Tayvan ya da Finlandiya gibi ülkenin ekonomi politikasına göre oluşturulan bir eğitim politikası ile küçük yaştan başlayarak bir hedef doğrultusunda eğitilen gençler ile iktisadi refah ve kalkınma yaratılabilir. 

8-Kronik 3 Açık                   

Eğer bir ülke kronik olarak bütçe açığı, cari açık ve tasarruf açığı veriyorsa o ülkede enflasyon kaçınılmazdır. Bir ülkenin zengin doğal kaynakları yoksa, özellikle enerji ham maddelerini, yüksek teknoloji ürünlerini ithal ediyorsa, yurt dışına kg değeri ortalama 1.2 USD düşük ve orta teknoloji ürünlerini ihraç ediyorsa, hizmet gelirlerine rağmen cari açık vermesi mukadderdir. Cari açık ise döviz ihtiyacı, döviz ihtiyacı ise kurun yukarı yönlü hareketi yani TL’nin değer kaybetmesi, TL’nin değer kaybetmesi ise %10 değer kaybettiği zaman enflasyonda %2-3’lük artış demektir. Cari açık ise dış ticaret açığından kaynaklanmakta ve bu görünmeyen kalemler ya da hizmet gelirleri ile kapatılamıyor ise ortaya çıkmaktadır. Ya da hizmet dengesi açığı ile artıp azalmaktadır.  Bizim için hizmet gelirleri içinde önemli olan kalemler turizm ve yurt dışı işçi gelirleri ve ülkemize gelen sıcak para, portföy yatırımlarıdır. Siyasi ve iktisadi istikrarsızlık nedeni ile bu gelirlerdeki azalma doğal olarak döviz talebini artıracak oda kuru, kur artışı da enflasyonu yükseltecektir.

Bütçe açığı ise devletin gelirleri ile giderlerinin karşılanamaması anlamındadır. Maastricht kriterlerine göre bu açığın GSYIH’ya oranının %3’u aşmaması gerekmektedir. Bütçe açıklarını devlet ya para basarak ya da borç alarak veya ilave vergileri ile kapatacaktır. Kamu borcunun ise yine aynı kriterlere göre GSYIH’ya oranının %60’ı aşmaması gerekmektedir.  Karşılıksız para basmak da bir enflasyon nedenidir.

Türkiye’nin tasarruf açığı da çok düşüktür. Halkın büyük bir bölümünün zaten tasarruf yapacak parası yoktur. Buna rağmen belli bir yaşın üstünde olanlar azda olsa dişinden tırnağından ayırıp köşeye 3-5 kuruş koymaktadır.

 Beşerî sermayenin eğitim düzeyi ve verimliliği düşük ise geliri de düşük olup, doğal olarak tasarruf oranı da düşük olacaktır. Tasarruf oranı düşük ise yatırım için finansmana, sermayeye ulaşabilmek zorlaşacak ve pahalılaşacaktır. Buda sermaye maliyetini artıracaktır.

Tasarruf oranının artması için 1) Beşerî sermayenin eğitim ve verimlilik düzeyinin artırılması 2) Kültür politikası ile halk bilinçli bir şekilde tasarrufa yönlendirilmesi ve finansal okur yazarlığın geliştirilmesi gerekmektedir. Ev ve araba tasarruf aracı değildir. Enflasyonist ortamda bunlar tasarruf aracı olmaya dönüşüyorsa, ilaveten enflasyonun nedeni olmaktadır. Ancak buna rağmen muhalefet iktidara geldiklerinde belli araba grupları için (1.6 ve altı Motorlu araçlarda) ÖTV’yi açıklama yapılan tarihteki oranının 4’te 1’ine indireceklerini beyan ederek araba almamalarını tavsiye etmiştir.

Enflasyonist bir ortamda araba bir yatırım aracı haline dönerek fiyatlarının hızla artması karşısında alımların durdurulması yani talebin azaltılması olumlu bir tavsiye olmakla beraber ülke hayrına bir politika değildir. Cari açığı büyük ve dışarıdan enerji ham maddesi almaya mecbur olan ve petrol ithalinin de cari açık içinde büyük bir paya sahip olduğu bir ülkede bir de üstüne üstlük büyük bir trafik sıkışıklığı varsa, bu hem hava kirliliği hem de petrol kullanımını artırıyorsa , hatta daha da kötüsü düşük gelirli vatandaşlar gelirine göre böyle bir arabaya sahip olmaması  gerekirken borçla araba alarak , evin geçiminden, sağlıklı beslenmeden ve çocuklarının eğitim ve yaşam  kalitesinden taviz veriyorsa bu durum önüne geçilmesi gereken sosyolojik ve iktisadi bir durum olmaktadır. 

2000 yılına Singapur’da girdiğimde daha önce uğradığım Tayland’daki trafik sıkışıklığına karşın Singapur’da bu konuda böyle bir sıkıntının olmamasının nedenini araştırdığımda devletin araba alımlarına çok yüksek vergi uygulayarak vatandaşlarını araba alımları konusunda caydırmaya çalıştığı buna karşın aldıkları vergiler ile devletin ulaşım alt yapısını  son derece güçlendirerek toplu taşıma araçlarını  ve hizmetlerini geliştirdiklerini, böylece halkın araba sahibi olmakla olmama arasındaki farkı hem konfor, hem de hız bakımından en aza indirdiğini, bireysel ve toplumsal maliyetinin ise minimize edildiğini gördüğümde bizim ülkemizde bu politikaların neden uygulanmadığını sorgulamıştım. Geçtiğimiz 20 yıl içinde bu durum ülkemizde gerçekleştirilmiştir. (Hala araba satışları, otomotiv sanayimizi ayakta tutmak pahasına yüksek olsa da) Ayrıca devletin enflasyon nedeni olan bütçe açıklarını kapatmak için vergi gelirlerine ihtiyacı bulunmaktadır. Bu gerçeklere rağmen popülist söylemler ile hükümeti yanlışa yönlendirmek ve o konuda baskı uygulamak gibi ana makro ekonomik politikalarda ülke çıkarları paralelinde iktidar muhalefet ortak fikir birliğinin tesis edilememesi de enflasyon nedenidir. Tersi AK Partinin ilk iktidara geldiği seçim propagandaları sırasında olmuştur. CHP’den Sn. Zekeriya Temizel’in ‘’Nereden Buldun Yasası’’ vatandaşların çoğunluğunu tedirgin etmiş ve ülke menfaatine olan bu kanunun halkın yaygın isteği doğrultusunda iktidara geldiklerinde uygulanmayacağını beyan eden ve sonradan AKP Maliye Bakanı olan Sn. Unakıtan’ın bu beyanları ve AKP’nin bu yöndeki politikaları seçimi kazanmalarında büyük rol oynamıştır. Oysaki ülke menfaatine olan temel konularda muhalefet ve iktidar ortak hareket etmeli, farklılık bu sonuca ulaşmak için yöntem ve araçlarda olmalıdır. (Hatta böyle bir farka bile gerek yoktur.) Ülkemizde bu konuda önemli bir eksiklik bulunmaktadır.

9-Gösteriş Tüketimi, Şaşa ve İsraf

İmparatorluk yaşamış gelişme yolundaki ülkelerin en önemli sorunlarından biri de aşırı tüketimdir. Kıtlık görmüş Batı (Başta Norveç olmak üzere-kıtlık ve açlıktan ABD ye göçmüşlerdir- diğerleri) hatta açlık yaşamış Doğu toplumları (Çin, büyük kıtlık sırasında Çin’de 36 milyon kişi ölmüş,40 milyon kişi doğmamış ve 76 milyon nüfus kaybı olmuştur) bu konuda daha muhafazakâr ve tutumlu olurken, İtalya, Yunanistan ve Türkiye gibi ülkeler daha zengin sofra adabına sahiptirler. Bir de buna gelişme yolundaki ülkelerin gösteriş istihlaki ve sıcak iklim davranış biçimi eklenince hem verimlilik azalmakta hem de tüketim ve mal/hizmet talebi artmaktadır. Yurt dışında yıllardır katıldığım  NATO, AB Komisyonu alt organları, OECD,UNCTAD,  ICC ,ECO,DTO(GATT) ,ILO ,IMO toplantılarında, İkili Denizcilik Anlaşmaları Müzakereleri, Uluslararası Sivil Meslek Örgütleri toplantılarında yabancı elçilik ve konsolosluklarında ve diğer yerlerde yapılan konferans  ,toplantı ve zirvelerde ,sadece çay ,kahve ve su dışında hiçbir ikram, bazılarında bunlarda olmazken, dünyanın en büyük yardım ve bağış yapan ülkesi Norveç’te bile açık büfe davetlerinde üçgen tost ekmeği üstüne şarküteri çeşitleri ile hazırlanmış kanepeler ikram edilirken, ülkemizde ,kaleminden, defterine ve çantasına kadar her türlü ,eşantiyon hediye yanı sıra  toplantı öncesinden sonuna kadar yapılan  muhteşem ve zengin bir mutfak ile kuş sütünün eksik olmadığı yiyecek içecek ikramı, her bakımdan organizasyon mükemmeliyeti bu farkı ve ne demek istediğimizi gayet güzel ortaya koymaktadır. Bir de buna son zamanlarda bir toplantıda yapılan EBRU gösterisi dışında çok da kaliteli olduğunu söyleyemeyeceğim ve işin amacından kopuk dans ve klasik müzik resitalleri eklenmiştir.

 Ancak bu görkemli toplantı, konferans ve zirvelerden amaçlanan murat inşallah hasıl olmaktadır. Olup olmadığını bilmiyorum, bilmek için bu konferanslar sonucunda bu yönde bir araştırma yapmak, alınan kararların hayata geçip geçmediğini takip etmek gerekmektedir. Bunlar olmadan bir fikir serdetmek doğru olmayacaktır. Bilmediğimiz şeye inanırız, böyle bir inanç bile iki alternatifli olarak oluşur, iyi ya da kötü olduğuna inanmak. Ben temenni de bulunmayı tercih ederim.

10-Terör ve Sınır Ötesi Operasyonlar

Terörle mücadele ve sınır ötesi Operasyonlar kamu harcamalarını artırarak, bu harcamalar içinde ülkemizde üretilen mal ve hizmetler bakımından GSYIH ya kısa dönemde olumlu katkı sağlarken (uzun dönemde, ekonomiye hasredilecek kaynakların savunmaya harcanması yüzünden yatırımlara ayırılacak kaynakların azalması nedeniyle negatif sonuç yaratır) enflasyonun artmasına sebep olur. Düşük ya da yüksek yoğunluklu savaşlar enflasyon nedeni olmuştur.

11-Hizmet ve Mal Tedarikçilerinin geleceğin enflasyonunu bugünden fiyatlarına dahil etmeleri 

Enflasyonist bir ortamda mal ve hizmet sunucuları sattıkları malın fiyatının artacağını tahmin ettiklerinden ya da beklediklerinden o malı bugünden o fiyata satmaya başlar yada piyasada sürekli fiyatların yükseleceği imajını yaratarak, vatandaşlarında gelecekteki harcamalarını bugünden yapmalarını teşvik ederler. Daha da ötesinde söz konusu tedarikçiler bozulan fiyat mekanizması içinde tarife bile asmadan tutturabildiğine fiyat uygulamaya, daha da ötesinde malın kalitesi ve gramajında da oynamaya başlarlar. (Şu içinde bulunduğumuz dönemde bunları yaşayarak gözlemlemekteyim ve takipten yoruldum.) Slogan ‘’hemen al yoksa yarın fiyatı artacak, ya da bulunamayacaktır’’ bu da bir etik ve ahlak sorunudur.  Fiyatların yükselmesinde rolü var mıdır? Tabi vardır. Hükümet bu konuda da denetimler yapmaktadır. Ancak hangi birini kontrol edecektir. Mekanizma bir bozuldu mu, en büyükten en küçüğe, musluk tamircisine kadar inmektedir. Bu noktada yine ahlak noktasına geliyoruz. Her şirketin etik ve davranış kodlarına sahip olması ve bunun içselleştirilip yaygın şekilde uygulanması gerekmektedir. TOBB da bu konuda çalışmakta olup,2012 yılında iş dünyasında etik kurumsallaşmayı sağlamak üzere 1.ci Uluslararası İş Etiği Konferansı ülkemizde TOBB ve TURMOB ev sahipliğinde yapılmıştır.

Dikkat edilirse buraya kadar olan kısımda Para ve Maliye politikaları ya da Makro İhtiyati Tedbirler ile yukarıdaki enflasyon nedenleri ortadan kaldırılamaz, bazıları sınırlı ölçüde etkili olsa da sürdürülebilir olmaz. Bu nedenle de %7-%20 arasında bir enflasyon bu ülkede her zaman olur, medyan ise düşük 10’lardır. Bugün içinde bulunduğumuz dönem gibi %85 lere varan enflasyonun, bir kısmı dışarıdan ithal edilen enflasyon, bir kısmı yapısal nedenlerden kaynaklı enflasyon ve hükümetin iktisat politikası ile alakalıdır. Her iktisat politikası da genel ya da özel bir siyasi politikaya dayanır. Farklı iktisat politikaları olabilir. Taban tabana zıt bu politikaları savunan akademisyenlerde vardır. Ancak bazen bu politikalar iktisadi olmaktan çıkarak inanç düzeyinde kabul görmüş politikalar da olabilir. İşte o noktada uygulanan bu politikalar iktisat politikası araçları ile değerlendirilemez. Bu nedenle de Türkiye’de artık ekonomistler Türkiye’de uygulanan iktisat politikası hususunda görüş serdetmeyerek, alanı hukukçulara, sıyası analistlere ve gazetecilere bırakmışlardır. Yoksa Türkiye’nin Nobel ödülü almaya aday olabilecek düzeyde yurt içinde ve dışında çok önemli ve değerli ekonomistleri bulunmaktadır. Bir İktisat kongresi toplanır, kararlar alınır ve max 6 ay içinde sıkıntı çekerek de olsa ekonomi rayına oturur 1-1,5 sene içinde de düzlüğe çıkar. Ancak böyle bir durumda muhalefetinde hükümeti desteklemesi gerekmektedir. Peki muhalefet destekler mi?

EYT Konusun da hükümeti buna zorlayan muhalefet olup, şimdi bunu binek arabalarında ÖTV için yapmaktadır. Seçim sürecine girmiş bir ülke de ne muhalefet bunu yapar ne de hükümet popülist politikalardan ve seçim ekonomisinden geri durur. Dolayısı ile enflasyon ile mücadele seçim sonrasına kalır, bu taktirde belediye seçimlerine kadar da yine çok ciddi bir şey yapılamaz. Belediye seçimlerinden sonra ise kim gelirse, gelsin ciddi bir enflasyonla mücadele politikası uygulanacaktır. Ancak yukarıdaki yapısal sorunlar halledilmeden enflasyonla mücadelede tam anlamı ile gerçek bir başarı gerçekleşmeyecek ve enflasyondan ülke tam olarak kurtulamayacaktır. Yapısal reformlar ise bugünden yarına hemen yapılabilecek bir şey değildir. 

Diğer taraftan dünya bir resesyon sürecine girmektedir. IMF başkanı Kristalina Georgieva dünya ülkelerinin üçte biri ve Avrupa Birliği ülkelerinin yarısı resesyona girerken çok sayıda gelişme yolundaki ülkenin de durumunun bu yıl 2022’den daha kötü olacağını beyan etmiştir. İlaveten, ABD, Çin ve Avrupa Birliği’nde ekonomik yavaşlama olduğunu, Çin’in 40 yıl sonra ilk defa büyüme oranının küresel büyüme oranından düşük olacağını, ABD’nin resesyon bakımından görece durumunun daha iyi olabileceğini belirtmiştir. Oysa Ekim raporunda 2023 de küresel büyüme oranın %2,7, Çin’in büyüme oranının ise %4,4 olacağı belirtilmişti.  Bazı yabancı banka raporlarında ise 2023 de küresel dış ticaret sadece %1 artsa bile, Çin’in küresel dış ticaretine katkısının artacağı diğer ülkelere ve 2022’ye göre yükseleceği ileri sürülmüştü. Böyle bir küresel ekonomik şartlar altında ülkemizde hükümetin enflasyonu azaltmak ve kontrol altına almak için   daraltıcı ve ülkeyi durgunluğa sokacak politikaları da uygulaması pek mümkün olmayacaktır. Tam tersi ekonomi canlı tutulmaya çalışılacaktır.

Özetle biz bu enflasyonla uzun süre yaşamaya mahkumuz gibi gözükmektedir. Yeter ki enflasyon oranı çok yüksek olmasın, durgunluk ya da resesyonla aynı anda hayatımızı etkilemesin ve ekonomi likidite tuzağına düşmesin. Likidite tuzağında ekonomiyi canlandırmak için para arzı artsa da faizler düşmez, vatandaşlar tahvil fiyatının yüksek faizlerin düşük olduğu bir piyasada faizlerin yükseleceğini ve tahvil fiyatının düşeceğini düşünerek spekülatif para talebi için ayırdıkları varlıklarını düşük fiyattan tahvil almak için ellerinde likit olarak tutarlar. Faizler düştükçe bu beklenti daha da artar. Belli bir noktadan sonra faizleri düşürmek ekonomiyi canlandırmaz, tam tersi durgunluğa götürür.  Bu nedenle Likidite tuzağı sadece ekonomi için değil siyasi sonuçları bakımından da çok kötü bir durumdur. Ülkelerin ekonomi tarihleri incelendiğinde, birçok ülkede darbeler, siyasi çalkantılar, iktidar değişimleri böyle bir durum sonucu ortaya çıkmıştır. (1972 yılında İ.Ü İktisat Fakültesinde öğrenci iken ‘’ Stagflasyon ve Likidite Tuzağının Ekonomik ve Siyası sonuçları vize sınavı sorusu olup yaptığım analiz ile  100 üzerinden 95 puanla sınavda en yüksek notu alarak Rahmetli Prof. Dr. Sabri Ülgener’in takdirlerine mazhar olmuştum.)

Bu vesile ile tüm takipçilerimin yeni yılını kutlar, Cumhuriyet’imizin 100.cü yılını idrak edeceğimiz 2023’un ülkemize, huzur, sağlık, mutluluk, bereket, hoşgörü, dünyaya ise akli selim ve barış getirmesini dilerim. 

1.1.2023,İstanbul.