banner209

banner191

banner148

banner179

banner176

25.05.2007, 23:30

Denizcilik Eğitiminde Neler Oluyor? [Tekrar]

Denizcilik Eğitimi ile ilgili aşağıdaki yazımı 2005 yılında kaleme almıştım. Denizcilik eğitimi konusu o günlerde de -bugünlerde olduğu gibi- tartışılmakta idi. Daha sonra o yazımdan bölümler internet üzerinde pek çok yerde tesadüfen karşıma çıktı. Yazıdan parçaları  kopyalayıp yapıştırma suretiyle internet üzerinde epey bir literatür oluşturulmuş. Değer verip alanlara teşekkür ediyorum. Çoğunda (hiçbirinde de denilebilir) isim referans verilmemiş ama önemli değil. Bence önemli olan fikirlerin sahibi olduğu kadar o fikirlerin alınıp kullanılmaya değer bulunması ve yayılmasıdır. Bu beni mutlu etmeye yetmektedir. Bu vesile ile tüm okuyuculara teşekkürlerimi sunarken, anonim-popüler olan yazıyı aşağıda tekrar yayınlıyorum.

Saygılarımla.

C. İstikbal

*****

Denizcilik Eğitiminde Neler Oluyor?

Denizcilik eğitimi ile ilgili tartışmalar alevlenmiş bulunuyor.

Bir yanda zabitan düzeyindeki denizcilik eğitimini kurslar vermek isteyen Deniz Ticaret Odası'nın desteğindeki donatanların bir bölümü; (bir bölümü diyorum, çünkü ülkemizde dünya standartlarında iş yapan çok değerli donatanlarımız var)

Diğer yanda ise Türk ve Dünya denizciliğine zabitan düzeyinde kalifiye eleman yetiştiren denizcilik üniversiteleri ve yüksekokulları bulunuyor.

Tartışmayı da geçmiş bu "kavga" ortamı içerisinde doğru ile yanlışı, haklı ile haksızı ayırt etmek için olayın temelindeki bazı kavramları doğru anlamak gerekiyor.

**************

Türk Deniz Taşımacılığının üst düzey insan gücü gereksinimini karşılamaya yönelik ilk eğitim-öğretim kurumu olan ve bugün İTÜ Denizcilik Fakültesi adını alan okul; 5 Aralık 1884 tarihinde İstanbul/Heybeliada'da bulunan Deniz Harp Okulu'nun özel bir bölümü biçiminde yatılı olarak "Leyli Tüccar Kaptan Mektebi" adı ile açılmıstı.

Zaman içerisinde çeşitli isim ve yapısal değişikliklere uğrayan okulun bugünkü yapısına ulaşması 1992 yılında oldu. 3 Temmuz 1992 gün ve 2809 sayılı yasa ile de İTÜ Denizcilik Fakültesi kuruldu.

Yakın tarihlere kadar ülkemizde zabitan sınıfı gemiadamı yetiştiren tek yüksek okul İTÜ Denizcilik Fakültesi idi. Ancak bugün ülkemizin ve dünyanın gelişen denizcilik filosuna eleman yetiştiren İzmir 9 Eylül Üniversitesi Deniz İşletmeciliği Yüksek Okulu; Karadeniz Teknik Üniversitesi Deniz Bilimleri Fakültesi gibi lisans düzeyinde eğitim veren diğer okullar da var. Dolayısıyla bugün İTÜ Denizcilik Fakültesi'nin ancak "Lider" konumundan bahsetmek doğru olabilir; bazılarının yapmaya çalıştıkları gibi "Tekel" konumundan bahsetmek ise yanlış ve art niyetlilik olur.

Denizcilik eğitiminde bugünkü tartışmaların odağında aslında Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) tarafından hazırlanan 1978 yılında toplanan diplomatik konferans ile kabul edilen Gemiadamlarının Eğitimi, Sertifikalandırılması ve Vardiya Esasları ile ilgili uluslararası sözleşme (STCW Sözleşmesi) bulunuyor. Bu Sözleşme Nisan 1984 tarihinde yürürlüğe girdi.

Bu Sözleşme ile, ilk defa olarak, gemiadamları için uluslararası boyutta kabul edilebilir "alt" standartlar ortaya kondu. Amaçlanan bütün Devletlerin gemiadamı yetiştirilmesinde kullanacakları bir modeli ortaya çıkarmak değildi, çünkü pek çok ülke kendi denizcilik eğitimlerinde zaten Sözleşmede belirtilenlerden çok daha yüksek standartlar kullanmakta idiler. Amaç; denizcilik eğitimi kalitesinden söz edilemeyecek derecede geri kalmış ülkelerde en azından en alt düzeyde bir standardı tutturabilmekti.

Bu sözleşme 1995 yılında yeniden gözden geçirildi. Sözleşmenin teknik bakış açısıyla güncelleştirilmesinden ayrı olarak, yapılan değişiklikler IMO’ya Sözleşmeye taraf olan ülkelerin yönetim, eğitim ve belgelendirme standartlarının değerlendirilmesi hakkını da vermekteydi. Bu değişiklikler 1997 yılında yürürlüğe girdi.

STCW Sözleşmesi kapsamında IMO tarafından geliştirilen Model Eğitimler (IMO Model Courses); üye hükümetlerin öneriler doğrultusunda geliştirildi; her bir model eğitimin bir zaman çizelgesi; detaylı eğitim müfredatı ve öğretmenlere için rehberler ve öğrencilerin değerlendirilme yöntemleri bulunuyor.

IMO'nun bu Model Eğitimleri'nin ülkemizdeki yanlış algılanması öncelikle isminden başladı. "Course" kelimesi Türkçeye (belki de haklı olarak) "kurs" diye çevrildi. "IMO Model Kursları" tanımlaması insanlarda "Madem ki bu bir kurs, neden kurslar açıp denizci yetiştirmiyoruz?" çağrışımı yapmakta gecikmedi.

"STCW Kursları" adı altında zabitan eğitimi veren kurslar açılmaya başlandı. Bu kurslar, kendilerini savunurken hep "IMO'nun gereksinimlerini karşılıyoruz; öyleyse bunda bir yanlışlık olmamalı" mantığı ile savundular.

Deniz Ticaret Odası desteğinde kurulan TÜDEV; IMO Model Kursları çerçevesinde eğitim veren kurumlar içerisinde en önemlisidir.

IMO'nun Model Eğitimi gereksinimleri lisans düzeyinde eğitim veren kurumların da müfredatta değişiklikler yapmasını gerektiriyordu. Nitekim bu kurumlar müfredatlarını uyumlu hale getirdiler.

Sistem şöyle işliyor:

Lisans düzeyinde eğitim veren eğitim kuruluşlarında mezun olanlar; yani denizcilik üniversite ve yüksek okullarını bitirenler; törenle lisans diplomalarını alıyorlar.

Ancak bu diploma ile gemilerde çalışamıyorlar. Gemilerde çalışabilmeleri için STCW Sözleşmesi ile uyumlu olarak düzenlenmiş bir "Yeterlik Belgesi" verilmesi gerekiyor.

Bu yeterlik belgesi sınav ile veriliyor. Burada otorite T.C. Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı.

T.C. Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı Gemiadamları Sınavları Merkezi (GASM) her yıl belli dönemlerde aşağıdaki yeterlik dereceleri için sınav açıyor:

1- Güverte Sınıfı

  1. Yat Kaptanı

  2. Balıkçı Gemisi Kaptanı

  3. Açık Deniz Balıkçı Gemisi Kaptanı

  4. Sınırlı Vardiya Zabiti

  5. Sınırlı Kaptan

  6. Telsiz Zabiti için Vardiya Zabiti

  7. Vardiya Zabiti

  8. Birinci Zabit

  9. Kaptan

  10. Uzakyol Vardiya Zabiti

  11. Uzakyol Birinci Zabiti

  12. Uzakyol Kaptarıı

 

2- Makine Sınıfı

  1. Sınırlı Makine Zabiti

  2. Sınırlı Başmakinist

  3. Makine Zabiti

  4. İkinci Makinist

  5. Başmakinist

  6. Uzakyol Vardiya Mühendisi / Makinisti

  7. Uzakyol lkinci Mühendisi / Makinisti

  8. Uzakyol Başmühendisi / Başmakinisti

 

Lisans eğitimini tamamlayanlar; yukarıda 1/10 ve 2/6 maddelerinde tanımlanan Uzakyol Vardiya Zabiti ve Uzakyol Vardiya Mühendisi / Makinisti sınavlarına girmeye hak kazanmaktadırlar.

Bu yeterlik belgeleri de yine yakın tarihlere kadar lisans eğitimini tamamlayanlara diploma ile veriliyordu. STCW Sözleşmesi uyarınca artık bu işlem sınav ile yapılıyor.

Daha sonraki yükselmeler de; örneğin 1/11, 1/12; 2/7 ve 2/8 yükselmeleri yine GASM tarafından düzenlenen sınavlarla yapılıyor. Bu yükselme sınavlarına girebilmek için belli bir süre denizde çalışmış olmak gerekiyor.

Bu yükselme sınavlarına hazırlık için de kurslar açılmış durumda.

Bugün yapılan kavga aslında yukarıdaki tabloda 1/10 ve 2/6 maddelerinde tanımlanan Uzakyol Vardiya Zabiti ve Uzakyol Vardiya Mühendisi / Makinisti sınavlarına lisans eğitimini tamamlayan öğrencilerle birlikte STCW Model Eğitiminden geçmiş öğrencilerin de girmek istemesinden kaynaklanıyor.

Lisans eğitimi yapan öğrenciler; "Biz üniversite sınavlarını 1000 de 3 lere girecek ölçüde başarıyla kazanarak ve 4 yıl okuduktan sonra bu sınava girmeye hak kazanıyoruz. Aynı hakkı lisans düzeyinde eğitim almamış kişilere vermeniz haksızlık ve eşitsizlik" demekteler.

Lisans eğitimi almayıp model eğitimden geçmiş öğrenciler ise; "Madem ki bu bir sınav, SWTC Model Eğitimi gereksinimlerini karşılayan herkes girsin, başarılı olan geçsin ve yeterlik belgesini alsın" demekteler.

Bu görüşlerin değerlendirmesine geçmeden bir başka gerçeği vurgulamak gerekiyor;

Yukarıdaki tabloda görülen 1/10 ve 2/6'nin önünde yer alan yaklaşık 14 yeterlik derecesi için lisans eğitimi gerekmiyor.

Eğitim kursları bu yeterlik derecelerinde sınava sokmak üzere öğrenci yetiştirebilirler.

Ancak onlar da istemişken en üst düzeyi istiyorlar. Öyle ya; neden olmasın?

***************

Bu konu ilk bakışta şöyle olsun, böyle olsun denilebilecek kadar basit bir konu değil.

Konu ülkenin denizcilik alanındaki idealleri, beklentileri ve politikaları ile yakından ilgili.

Bir anlamda denizden ne beklediğimizle yakından ilgili.

Gerçi değerli DenizHaber.Com okurları "Türkiye'nin Denizcilik Politikası Var Mı?" anketine %65 oranında "Yok" cevabı vermişler ama; ben ağır-aksak da olsa ülkemizin bir denizcilik politikası olduğuna inanıyorum.

Dolayısıyla burada yapılacak tercih ülkemizin denizciliğinde yarınlarını şekillendirecektir; o yüzden önemlidir..

****************

Deniz Ticaret Odamızın Değerli başkanı Sayın Metin Kalkavan ile bu konuyu yakın zamanda konuştuk.

Ataköy Marina'da TUDAV tarafından düzenlenen "PSSA Çalıştayında" tebliğ sunmuştum. Orada kendisi ile kahve molasında bu konuyla ilgili fikir alışverişinde bulundum.

Söylediği "Rekabetten korkmayın, insanların yetişmesine karşı çıkmayın, insanların eğitilmesine karşı çıkmayın" oldu.

Ben de ona bu konunun değişik boyutlarını elimden geldiğince anlatmaya çalıştım.

Bu konunun asıl önemli boyutunun lisans düzeyindeki eğitim üzerinde yapacağı olumsuz etki olduğunu anlatmaya çalıştım. Sanırım çok başarılı da olamadım.

****************

Bu konuda ileri sürülen önermelerin doğruluk derecelerine bakmak sanırım konuyu aydınlatmak açıısndan yararlı olacaktır:

1- Rekabetten kaçıyorlar, tekelci zihniyetteler: Bu iddia aslında bir yanıltmadan başka bir şey değil. Çünkü ülkemizde denizcilik eğitimini lisans düzeyinde veren tek kurum İTÜ Denizcilik Fakültesi değil. En az iki ayrı ve değerli kurum daha lisans düzeyinde denizcilik eğitimi vermekteler. Dolayısıyla bu kurumların kendi arasında rekabeti söz konusudur. Ayrıca rekabeti arttırmak için daha fazla sayıda lisans düzeyinde denizcilik eğitimi veren kurumun açılmasının önü de açıktır. TÜDEV'in üniversite olmasının önü de açıktır. Hatta İTÜ Mezun Derneği temsilcilerinin geçmişte yapılan ortak toplantılarda TÜDEV'in üniversite olmasını desteklediklerinin ve teşvik ettiklerinin bizzat tanığıyım. Rekabetten korkan, tekelci zihniyette olan bir camia hiç bunu ister mi?

2- Dünyada gemide çalışmak için üniversitede okumak gerekmiyor: Bu hem doğru, hem de doğru değil. Daha doğrusu kısmen doğru, kısmen yanlış. Ancak iddia sahipleri bunu mutlak doğru gibi ortaya koyarak toplumu yanıltmayı amaçlıyorlar. Doğrusu şudur:

Avrupa ülkelerinde zabitan sınıfı gemiadamlarının lisans düzeyinde eğitim almaları gerekmiyor. İTÜ Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Osman Kamil Sağ'dan aldığım rakamlara göre; örneğin İngiltere'de geçtiğimiz yıl deniz ticaret filosuna katılan 800 gemi adamından sadece 16'sı yüksek okul mezunu. İskandinav ülkelerinde de durum farklı değil. Bütün bunlara karşın Avrupa ülkelerinde denize ilgi son derece az ve denizde çalışacak (kendi ülkelerinden) adam bulmakta son derece sıkıntı içerisindeler.

Öte yandan ABD'de gemi zabitanı olmak için üniversite mezunu olmak şart. STCW Sözleşmesini kabul etmiş olan ABD'de model eğitim adı altında bizdeki gibi kurslar açarak oradan üst düzey gemiadamı yetiştirmek mümkün değil.

Komşu olduğumuz Bulgaristan'da da; yine deniz komşusu olduğumuz Romanya, Ukrayna ve Rusya gibi bölge ülkelerinde üst düzey gemiadamları lisans eğitimi ile yetiştiriliyor. Hem de 5 yıllık eğitimle yetiştiriliyor.

Çin, Kore ve Japonya gibi ülkelerde de benzer durum var. Buralarda da üst düzey gemiadamları lisans eğitimiyle yetiştiriliyor.

Burada Avrupa ülkelerinin tercihinin nedeninin talepteki yetersizlik olduğu görülüyor. Dünyaya denizci iş gücü ihraç eden ülkelerde ise denizcilik eğitimi genellikle lisans düzeyinde verilmekte.

3- Üniversite mezunları denizde çalışmıyor 5-6 yıl sonra karaya geçiyor: Bu da kısmen doğru kısmen yanlış olan önermelerden birisi. Üniversite mezunlarının belli bir bölümünün belli süreler denizde çalıştıktan sonra karaya geçtiklerinden söz edilebilir. Burada kademeli bir geçiş söz konusudur. Her mezunun 6-7 senede karaya geçtiğini söylemek mümkün değildir.

Kaldı ki karaya geçen bu kişiler sektöre son derece yararlı elemanlardır. Bu şekilde deniz deneyimi görmüş lisans düzeyinde eğitimli kalifiye elemanlar bugün denizcilik sektörümüzün lokomotifi olmuşlardır.

Olayın bir de insani boyutu var ki sanırım deniz işverenlerinin bunu anlaması için sahibi oldukları gemilerle yılda bir iki kez sefere çıkmaları gerekir. O da şudur: Denizcilik ömür boyu gemi ortamında yapılacak bir meslek değildir. Gemiadamı 6 ay çalışır bir ay izin yapar. Günümüzde gemilerin limanda kalış süreleri de, seyir süreleri de kısalmıştır. Sürekli yorucu bir ortam ve titreşim içerisinde, sosyal haklardan mahrum bu insanlar adeta modern köleler gibi çalışırlar. Bu insanların belli bir süre denizde hizmet verdikten sonra karada çalışmalarını bırakın caydırmak; kanımca insan olarak teşvik etmemiz gerekmektedir. Dolayısıyla "Biz kurstan adam yetiştireceğiz, ömür boyu da denizde çalıştıracağız" hayali içerisinde olanlara şunu diyorum: Sizden insaflı olmanızı değil; sahibi bulunduğunuz gemilerle sefere çıkmanızı istiyorum. Lütfen bu konuda biraz daha hümanist olalım.

4- Türkiye'deki lisans eğitiminden az mezun çıkıyor, yetmiyor, ne yapalım: Öyleyse ne yapalım? Yerine kurs mu açalım? Hayır. Doktor yetmediğinde ne yapıyorsak onu yapalım. Yeni tıp fakülteleri açalım. Ya da mevcut tıp fakültelerinin öğürenci sayısını arttıralım.

5- Böyle yetiştirilmesini IMO Söylüyor, biz sadece uygulamayı STCW'ye uyduruyoruz:Yanıltmalardan bir tanesi de bu. IMO mutlaka bu standartta yetiştirin demiyor. Yetiştirirken en alt standartlar bunlar olsun diyor. Arada büyük fark var. IMO üyesi 162 ülkenin denizcilik sektörlerinin ve bu sektörle ilgili politikalarının birörnek olması beklenemez. Bu yüzden; IMO'nun yaptığı ortak kabul edilebilir standartları bulup asgari standartlar olarak sunmaktır.

*************

Yukarıdaki listeyi uzatmak mümkün.

Ancak tabii ki kurslara taraf olanların da belli bir amaçları var.

O amacın Türkiye'nin gelecekteki denizcilik politikalarına ne kadar uygun olduğunu ya da olmadığının değerlendirmesini elbette ki günümüzde denizciliğin karar alma mevkilerinde oturanlar- kaderin cilvesine bakınız ki çoklukla da İTÜ Denizcilik Fakültesi Mezunları- verecektir.

Yine de anlamaya çalışalım: Nedir bu amaç?

Ucuz adam yetiştirmek mi?

Kurslardan adam yetiştirip üniversite mezunlarını ucuz çalışmaya zorlamak mı?

Denizci enflasyonu yaratmak mı?

Onlar bunların hiçbirisini kabul etmiyorlar. Diyorlar ki: Biz yine kaliteli adam çalıştıracağız. Ama bırakın bolluk da olsun, bunun kime ne zararı var?

Ben olaya başka bir açıdan bakıyorum.

Benim olaydaki endişem; elmalarla armutların karıştırıldığı ve sonunda ortaya çıkacak genetik mutasyonun hiç kimsenin işine yaramayacağıdır.

Kurslar ile rekabete sokulan üniversite gençlerin ilgisini kaybedecek ve ucuz işgücü arayışında olanlar öyle bir enflasyona uğrayacaklardır ki ucuz işgücü içerisinden çalıştıracak eleman bulamayacaklardır.

"Ben bir şeyi ucuza alacak kadar zengin değilim" deyişini o zaman çok iyi hatırlayacaklardır.

***************

Bu yazıyı yazmadan önce İTÜ Denizcilik Fakültesi Dekanı Pof. Sağ ile görüştüm. Kendisine şunu sordum:

"Hocam; denizciliğimizin önümüzdeki on yıl içerisinde her seviyeden ne kadar elemana ihtiyacı olacağı ve bu konuda arz-talep senaryoları konusunda yapılmış bir çalışma var mı?"

Prof. Sağ; bu konuda bir proje hazırlanması gerektiğini; ancak bu projeyi hazırlayabilmek için ne başvuru, ne de destek olmadığını söyledi.

Bu bana İstanbul Boğazında bu kadar gündeme gelen ama hala bir proje çalışması yapılmamış olan eskort römorkörcülüğü konusunu anımsattı.

Belki de ülkemiz insanının kaderi bu. Çok konuşuyoruz; çok tartışıyoruz ama boşuna konuşuyor, boşuna tartışıyoruz.

Çünkü tartıştığımız esasında basit mevzular hakkında ciddi bir araştırma yaptırıp, bunun sonuçları üzerinde yapmıyoruz tartışmayı.

Deniz Ticaret Odası başkanımız çıkıp "Dünyada bu böyle, şu şöyle" derken; "Ülkemizde şuna ihtiyaç var, buna ihtiyaç yok" derken elinde bu konularda yapılmış hiç bir ciddi araştırmanın bulguları yok.

Olaylar hep kişisel tahminler ve öngörüler üzerinden şekillendirilmeye çalışılıyor.

Ve sonuçta da ülke kaybediyor.

**************

Prof. Sağ'a sorduğum ikinci soru şuydu:

"Denizcilik eğitiminin üniversitede yapılmasına gerçekten gerek var mı? Bu kadar üst düzey eğitim olmadan da zabitan sınıfı gemiadamı yetiştirilemez mi?"

Prof. Sağ; bana dünya da LNG filosunun zabitan açığından söz etti. Bu gemilerde çalışacak elemanların nitelikli elemanlar olması gerektiğinden; günümüzde artık SOLAS, MARPOL gibi sözleşmelerden sorumlu olan kaptanın eğitim düzeyinin de yüksek olması gerekliliğinden; dünyaya nitelikli deniz işgücü ihraç edilecekse bunun ancak denizcilik üniversiteleri ile olacağından ve kendilerinin İTÜ Denizcilik Fakültesi olarak bunu başardığından bahsetti.

İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz İşletmeciliği ve Yönetimi Yüksek Okulu Müdürü Prof. Dr. A. Güldem Cerit de; yaptığımız görüşmede kaliteli deniz işgücü yetiştirmede lisans düzeyinde eğitimin öneminden bahsetti.

Ben de bu konuda ilgili tarafları sağduyuya davet ediyorum ve diyorum ki:

Bu ülke hepimizin. Üç tarafımız denizle çevrili deriz dururuz ama gereğini yapmayız.

Bu defa gelin, bu konuyu ülkenin çıkarları doğrultusunda çözelim. Konsensüs ile çözelim. Yangından mal kaçırır gibi tartışılmamış, sadece belli çevrelerin görüşlerini yansıtan; konsensüs ile oluşturulmamış yasa tasarılarıyla ülke denizciliğini ateşe atmayalım.

Siyasi baskılarla insanları inanmadıkları işleri yapmaya zorlamayalım.

Kayahan'ın dediği gibi; "kağıttan gemilerle denizler geçilmiyor". Yanlış hesap Paris MOU'dan öteye gitmiyor.

Bugün tutulmalar azaldı diyoruz. Olmayan şey artar mı? Paris MOU ülkelerine gemininz gitmezse tutuklama da olmaz.

Gelin oralara gemileri götürecek kadroları yetiştirelim.

Her şeyin temeli eğitimdir. Öyleyse ülkemizin denizlerdeki geleceğini gelin sağlam temeller üzerinde kuralım.

Gelecek yazı: Türk Boğazlarındaki hassas dengelerle oynuyor muyuz? Türk Boğazlarında Türkiye'nin yıllardır oluşturduğu ve başarılı olduğu ayağı yere sağlam basan politikaları aşındırılıyor mu? Son haftalarda  gerçekleşen Türk Boğazları Kursu verilmesi Türkiye'nin tezlerini nasıl etkileyebilir? Nelerin yapılması gerekiyor? Kılavuzluk hizmetleri neden sistemli bir şekilde yıpratılmak isteniyor? 15 Haziran 2007'de bu sütünlarda yer alacak.

Yorumlar (7)
master commander 12 yıl önce
cavit kpt hep aynı noktaya takılıp kalmışsınız bir şeyi eleştirmek işin en kolay tarafı dünyada ve TÜRKİYEDE zabitan açığı var ve siz hala çözüm için bir önerme yapmıyorsunuz.bu kursların açılmasını istemeyenler- ki bende istemiyorum-neden bir çözüm üretmediler ve meslek yüksekokullarındaki yıllarca çalışmış olan insanlara destek vermedilerde 2 yılda uzakyol ehliyeti verdiler.yıllardır aynı tantana ama gemide çalışacak doğru dürüst elemna yetişmiyor ve imo nun gereği neyse onu neden yapmadınız diye adama sorarlar eğer çözüm üretemiyorsanız sorun üretirsiniz.denizciliğimizn ne olduğunu görmek istiyorsanız çanakkaledeki pilot botlarına bakınız ayrıca sadece zabitan eğitiminden bahsedeceğinize birde aşcı gemici yağcı vs nin eğitiminden bahsetmiyorsunuz.vermeden almak diyalektiğe uymaz saygılarımla
Kpt Ahmet KÖSEOĞLU 12 yıl önce
Sevgili Master Commander

Cavit Kaptan konu hakkındaki tespitlerini ve bu konu için çözümlerini zaten yukarıdaki yazı içerisinde belirtmiş. 2 yıllıklar konusunda ise kötü emsal emsal değildir.

yazıyı tekrar okumanı , tekrar okumanı , tekrar okumanı..tekrar oku... tek.. oku...
Ayşim Uçmak 12 yıl önce
okul yapan Türkiye burjuvasını düşünmeden ve tanımlamadan evvel hele bir burjuvaziyi tanımlayalım, Türkiye’deki burjuva sınıfının varlığı bir ortaya çıksın sonra devam edelim. eğer her zengine burjuva sıfatı veriyorsak ise toprak ağalarından da bahsetmemiz icap eder.



devlet sosyal görevleriyle (hizmet değil, görev) tanımlanan bir kurumdur. asli görevlerinin içinde de eğitim yer alır. devlet ayni zamanda bu görevlerin planlamasını da yürütmekle mükelleftir (DPT)

eğitim yatırımları, yatırımın niteliğine göre devletin kurumlarına (ilk ve orta öğretim için milli eğitim bakanlığına, yüksek öğretim için devlet planlama teşkilati ve yüksek öğretim kurumuna) başvurularla karara bağlanır ve gerçekleştirilir. devletin her donem yapması planlanan yatırımlar belirlidir ve gelen bağış talepleri de bu plana Gore değerlendirilerek kaynaklar uygun şekilde bir sonraki doneme aktarılır.



nasıl kulağa hoş geldi değil mi yukarıda söylediklerim? her yatırım devlet kontrolünde, planlanarak, düşünülerek gerçekleştirilmiş, bağışlar da yerini layıkıyla bulmuş. "bu böyle olmuyor ama" diye sızlanırken nereye şikayet ettiğimizi bilelim evvela; bunun sorumlusu bağısı yapan değildir. bağısı teşvik eden devlettir bilakis.



birilerini eğitime yönelik bağışları/hibeleri vergiden muaf tutuluyor diye suçlamak da neyin nesiymiş ben idrak edemiyorum. devlet bu yatırıma izin veriyor ise, ben devletin o yatırımla alakalı planları incelediğini ve o yatırım dolayısıyla bilmem nekadarlik yatırımını ertelediğini veya başka sahaya kaydırdığını düşünürüm. devlet eğer buna muktedir değil ise de o bağısı yapanı değil, planlamayı becerememiş veya planlananı yürütememişi suçlarım.



Türkiye’de eğitim yatırımı ihtiyacı aşikar iken, eğitime yönelik her turlu yatırıma talep yüksek iken çıkarılmış bu yasadan (eğitim yatırımlarının vergiden muafiyeti) birileri faydalandıysa, faydalandığı yasalarla bir eğitim kurumu kurduysa, bu kurum da Türkiye cumhuriyeti yasalarına tabiyse kim kimi niye suçluyor? devlet yasamanın hızından ve etkinliğinden şikayet edip ve dahi eğitim yönetimi üzerindeki yükü hafifletip, isleri hızlandırmak isteyerek bu tur yasalar çıkarmıştır. yürütmeyi denetleyecek kurumları mevcuttur, denetim organları vardır. bunların çalıştığına inanmıyor iseniz hedef bu yatırımları gerçekleştiren ve sizin gelişigüzel sınıf sıfatını taktiğiniz ' burjuvazisi' değildir.



öte yandan, Türkiye’de kurulmuş üniversiteler vakıf üniversiteleridir. vakıf kelimesinin anlamını tartışmak istemiyorum ama vakıf denetleme kurumlarının ne olduğunu düşünmenizi isterim. kaldı ki Türkiye;deki vakıf üniversitelerinin verdiği eğitimin içinin bos olduğunu iddia etmek de oldukça haksiz olur; yarattıkları 'makul' maddi kaynaklar sayesinde çektikleri öğretim üyesi kalitesi en azından eğitim kalitesini pek çok devlet üniversitesinin üzerine çıkartır. açıkçası Türkiye’de itü, Boğaziçi, odcu dışında uluslar arası saygınlığa sahip başka devlet üniversitesi olmadığını söylemem size ağır gelebilir ama bu bahsettiklerim bile 'ayıp olmasın diye saygın' sınıfındalar. üzülerek belirtiyorum ki buğun en eski üniversite olan İstanbul üniversitesi’nin adını verseniz bile birilerine bu bir şeyi değiştirmeyecek uluslararası arenada.



öte yandan biliyorum ki vakıf üniversiteleri arasında en azından temel bilimler alanında özellikle Bilkent uluslararası alanda tanınan bir yer, yeni yeni Sabancı da katılır gibi bu klasmana, ileride mezun şayisi arttıkça artar sanıyorum, trend öyle. araştırma yapmayıp sadece eğitim veren vakıf üniversitelerinin durumunu ise bilmiyorum açıkçası; onları yüksek miktardaki eğitim talebine yönelik açılmiş herhangi bir devlet üniversitesinden ayıran tek tarafın, maddi olanakları yüzünden ülkeyi terk etmekle yüzyüze bırakılan akademisyen kadrosuna evsahipligi yapması olduğunu düşünüyorum.



burjuvanın elindeki kaynakları nasıl aktaracağı ise denetlemelerden geçebildiği surece kendi kararıdır, öyle olmalıdır. nedeni çok basit; eğer yatırım yapabilecek kadar başarılı olabildiyse, o yönetim biçimini devam ettirmesinde bir beis yoktur. öte yandan bu biçimler arasında "zira, ''gençlerimiz okusun, adam olsun'' diye yanıp tutuşan zengin kişi, eğer gerçekten samimi ise, okul yapmak için harcadığı parayla deli gibi yatırım yapıp tek bir üniversite açarak , okula girebilen küçük bir azınlığı sevindirmek ve devlet üniversitelerine kıyasla avantajlı mezunlar vermek yerine, yapmak istediği ''yardımı'' adam gibi yadsındır" gibi bir yaklaşımın yaratacağı zararı açıklamak isterim tek cümleyle: bilim sıradanlık üzerine kurulamaz. amacınız innovative (bunu yenilikçi olarak çeviremeyiz, buluşçu da komik geliyor kulağa, bir bilen çevirsin) eğitim vermek ise, ki bu oldukça önemli bir kavramdır, bu durumda yapacağınız yatırımın da buna yönelik olması gerekir. uygulama için eğitim vermek ile icada/ mucide yönelik yatırım yapmak arasındaki fark buradadır. size burada niye herkesin mucit veya uygulamacı olmayacağını anlatmaya mecalim yok, anlayacak kadar farkında olduğunuzu varsaymak isterim.



sonuçta, devlet eliyle izin verilmiş, devlet mekanizmalarınca kontrol altında olan bir eğitim kurumu, parası vergiden düşülse de, neticede devlet tarafından bu yatırımın planlanlandigi da göz önüne alındığında zararlı olmaktan çok uzaktır. bilakis devlet mekanizmalarından daha hızlı davranıldığı için bu yolda zaman kazandırır. bu tur yatırımların 'içi bos' sıfatına hükmetmek için devlet üniversiteleri ile vakıf üniversiteleri arasındaki içi boşluk/doluluk farkına somut örnekler vermek icap ed er; aksi hurafedir, vesvesedir. vakıf üniversitelerinin beyin göçünü engellemedeki ve tersine beyin göçündeki fonksiyonu tekrar değerlendirilmelidir. tüm bunları değerlendirdiyseniz yukarıda okudunuklariniz içindeki devlet kelimesi gecen yerlerde hükümet kelimesini kullanmak dönemsel sorumluluğu da paylaştırıp politika da yapabilirsiniz lakin bu içinde bulunduğumuz eğitim ve innovasyon ihtiyacını değiştirmez.

kerem durmaz 12 yıl önce
Değerli denizci arkadaşlarım.



Çok uzun bir sureden beri devam etmekte olan ülkemizdeki denizcilik eğitimi tartışmalarını üzüntüyle izlemekteyim ve görüşlerimi buradan sizlerle paylaşmak isterim.

Bence dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Zabitan eğitimi için akademik eğitim şart değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nde bile (bkz. www.mptusa.com). Akademik eğitim gerçekleştirilen eğitim dalında araştırma-geliştirme yapmak, yayın yapmak (kitap, dergi, tv vb) ,eğitim görevlisi olabilmek, tasarım ve üretim yapabilmek gibi basitçe sıralanabilecek eylemleri yapmayı sağlayabilecek eğitim şeklidir ki genel amacı budur. Bu amaca hizmet için ders programları hazırlanmıştır. Denizcilik eğitimine geldiğimizde daha öncede belirttiğim gibi akademik bir eğitim zabitan olmak için gerekli değildir yani kurslar; meslek liseleri veya meslek yüksek okulları(bunun karşılığı belki yurt dışında politeknik eğitim olabilir) yolları ile de STCW şartlarının sağladığı sürece olmaktadır ve olmalıdır. İster akademik yolla olsun ister diğer yollardan sonunda sınav vardır. Bence bu okulların kursların var olma nedenleri yerine eğitim kalitelerini nasıl yükseltebiliriz diye tartışmalıyız. STCW ile minimum eğitim şart ve koşulları belirlenmiştir neden biz daha iyisi olacak şekilde eklemeler yapmayalım ve bunları tartışmayalım. Sınav sistemimizi bütün bu kurumlardan yetişen insanların yeterliliği hakkında şüphe bırakmayacak bir sistem ile gerçekleştirelim ki benim burada önerim sözlü sınavın da olmasıdır. Bu kurslara seçilen öğrencilerin yurt dışında olduğu gibi lise de matematik-fen eğitimi almış olmasını şart koşmalı eğer almamışsa önce bunları alabilmesini sağlayacak mekanizmalar geliştirmeliyiz. Ve denizcilik eğitiminin olmazsa olması lisan bilgisine çok daha önem vermeliyiz ki Türk denizcilerinin çok büyük bir eksikliğidir. Bence uzak yol yeterliliğine lisan bilgisi şart konulmalıdır. Akademik kurumlar daha fazla yayın yapmalıdır ve özel sektörde bunu desteklemelidir inanıyorum ki ciddi bir yayın eksiğimiz var.

Bütün bunlar bütün bence Denizcilik Müsteşarlığı nezdinde ilgili kurumlardan temsilcilerin görüşlerini, önerilerini ve eleştirilerini sunabilecekleri bir ortamda ele alınmalı bir sonuca varılmalı ve gerekli düzenlemeler yapılmalı. IMO ile çalışmalar yaparak ehliyetlerimizin saygınlığı sağlanmalı. Dünya bu konuda bizden daha hızlı dönmekte arkadaşlar.



Selametle



KEREM DURMAZ

İTÜ MYO GEMİ MAK. İŞ. 2001

keremdurmaz@gmail.com

Tekin Karadeniz 12 yıl önce
İnsanlığın 21. yüzyıla girişiyle , sanayileşmesini tamamlamış gelişmiş ülkeler sanayi ötesi toplumu, başka bir ifadeyle bilgi toplumu dönemini yaşamaya başlarlar.



Bilgi toplumu sanayi toplumunun, sanayi toplumu da tarım toplumunun ürünüdür. İnsanlık bu aşamaları kat ederken, kas gücünden makine gücüne, buradan da bilgi gücüne geçmiştir. Bu gelişim sürecinde bilgi gücü her aşamada artan oranda dönüştürücü bir görev üstlenmiştir.



Bilginin ve buna dayalı incelikli teknolojilerin kazanmış olduğu stratejik önem insanın “beşikten mezara kadar” eğitimini önemli ve öncelikli bir konuma getirmiş ve bu eğitim sürecinde bilginin üretildiği, depolandığı iletilip satıldığı bir kaynak durumuna gelen üniversite kurumu, toplum ve devlet nazarında gün geçtikçe itibarını arttırmıştır.



Bilgi ve iletişim teknolojilerinin ekonomi ve kültüre kazandırdığı ivme dünyamızda bölgeselleşme ve küreselleşme süreçlerini başlatırken, gezegenimizi küçülterek bir global metropole dönüştürmektedir. Duvarların ve diktatörlüklerin direnemeyip yıkıldığı, iki kutupluluğun frenlediği yöresel sorunların ve mikro milliyetçi tepkilerin kontrolsüzce açılıp saçıldığı, umutlarla birlikte korkuluların da serpilip gelişmeye başladığı bu yeni dönemde insanlık olarak tarihin en hareketli ve en kararsız kesitini yaşamaya başladık. Bu sarsıcı toplumsal depremi oluşturan güçlerin kesişme noktalarından birinde bulunan ülkemiz, özünde ciddi imkan ve fırsatların gizlendiği önemli tehlikelerin tehdidi altındadır. Tehlikelerin bertaraf edilmesi ve fırsatların gün yüzüne çıkarılıp işlenmesi için üniversitelerimize çok önemli görevler düştüğü açıktır. Bu noktada üniversitelerimizi büyüteç altına almanın kolay olmadığını biliyoruz. Her şeye rağmen bu sahada karanlığa bir kibrit yakmak için



“Bilimle göğe yol bulunur” Kutatku Bilig



Bilgi çağı bilgi toplumunun şekillendirdiği bir zaman diliminin adı olduğu için önce bilgi toplumu olgusunu kısaca irdeleyelim.

Özünde mevcut olan okuma, bilgilenme ve alet yapma kabiliyetini gereği gibi harekete geçirmesine bağlıdır. Bu işte en etkin ve yetkin varlığımız şüphesizki aklımızdır. Aklın ürettiği ve işlediği bilgi gücü sayesinde tabiattan kültüre, vahşetten medeniyete yükselebilen insan için en büyük ibadet, elbetteki, okumak ve bilim yapmaktır.



Bütünüyle bakir ve vahşi bir gezegende yaşamaya başlayan öncü atalarımız, hayatlarını sürdürebilmek için hazır yiyecekleri toplamış, mağara ve kovukları sığınak olarak kullanmışlardır. Toplayıcılığın hakim geçinme biçimi olduğu bu dönem ilk dönem olarak adlandırılır.



İnsanların cılız da olsa bilgi güçlerini kullandıkları ve ilkel av aletleri yaparak hayvanların etinden ve kürkünden faydalanmak için avcılık yaptıkları aşama ikinci dönem olarak adlandırılır.



Avlanan hayvanların bazılarının evcilleştirildiği üçüncü dönemde bilgi güçlerini biraz daha fazla kullanmala başlayan insanlar, hayatlarını nispeten kolaylaştırmışlardır. Henüz yerleşik hayata geçilmeyen bu üç dönem insanlığın Göçebe Toplum aşamasını oluşturur.



İnsandaki tabiatı işlemeye yarayan bilgi gücü belli bir eşik değerini aşınca kazma ve saban gibi aletlerin yapımı gerçekleşerek toprağın ekilip biçilmesi mümkün olmuş ve beslenmek için sürekli yer değiştirmekten kurtulan insanlar barınak (ev)lar kurarak yerleşik hayata geçmişlerdir. Böylece ilk köyler, kasabalar ve siteler kurularak toplumsal hayat bir üst aşamaya sıçrama şansı bulmuştur. Bu aşama ile birlikte Tarım toplumu dönemi de başlamış oldu.



Tarım toplumu döneminde, henüz bugünkü anlamda bağımsız bir şahsiyete kavuşmamış olan bilgi ve bilim teorik sahada din ve felsefe dairesi içinde, pratik sahada sanat ve zenaat dairesi içinde varlğını sürdürüyordu. Kas gücünün hareketlendirdiği tezgahlarda belli bir hız ve miktarda gerçekleştirilen üretim statik toplum yapısını değiştirecek güçte değildi.



Ne zaman ki, bilgi gücü buharlı makinayı devreye soktu, kas gücünün yerini alan makina gücü tezgahların üretimini adeta patlattı. Üretimle birlikte toplumsal hayatın da hızlanmaya başladığı bu yeni dönem ile insanlık sanayi toplumu aşamasına geçti. Sanayi üretimdeki verim artışı gelir artışına bu da mala olan talebin gelişmesine sebep oldu. Artan talebi karşılamak ve karşı rakip firmaların rekabetine dayanabilmek için ucuz emek gücüne olan ihtiyaç köyden fabrikaların bulunduğu kentlere büyük bir göç başlattı. Toplumda hızla zenginleşen kapitalistlerin karşısında yeni bir sınıf, işçi sınıfı oluşmaya ve güçlenmeye başladı. Menfaatleri çatışan bu sınıfların değişik dozdaki mücadeleleri sınıflı bir yapısı olan Batı toplumlarının son 150 yıllık tarihini şekillendirdi. Darbeler ve devrimler hızlanan emek-sermaye çelişkisinden güç aldı. Söz konusu çelişkinin üzerine kurulan marksizm ideolojisi tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin sancılarını yaşayan Rusya’da I. dünya savaşı şartlarının da etkisiyle 1917 yılında Bolşevik ihtilalini gerçekleştirerek Sovyetler Birliğinin kurulmasına sebep oldu.



Diğer taraftan bu geçişi akılcı sosyal tedbirlerle sağlıklı bir şekilde gerçekleştiren kapitalist ülkeler komünist ideolojinin yıkıcı etkilerini kolaylıkla bertaraf ederek sanayi toplumunun nimetlerini kabul edilebilir bir oranda işçi sınıfıyla paylaşmasını bildiler.



Sanayi toplumunun başlangıcında ağırlıklı olarak emek gücü kullanılırken (emek yoğun safha), ortalarında sermaye daha çok devrededir. (Sermaye yoğun safha). Sanayi toplumunun sonlarına doğru ise bilgigücü bütün özellikleriyle artık devrededir. (Bilgi yoğun safha). Özellikle 1950’lerde mikro elektronik ve haberleşme teknolojileri alanında sağlanan gelişmelerle başlayan ikinci sanayi devrimi 1980’lerden itibaren ulusal ve bölgesel ekonomilere yeni bir çehre kazandırarak ekonomide kalite, hız ve çeşitliliğin yoğurduğu “yok edici” rekabet dönemini başlatmıştır. Bu yeni dönemde mega teknolojilerin (bilgisayar ve iletişim teknolojilerini) bilgi gücünü en yüksek noktaya çıkarmasıyla birlikte bilgi toplumu dönemi belirginleşmeye ve etkinleşmeye başladı.



Bilgi gücünün gelişmesine ve güçlenmesine imkan veren insani ve toplumsal yapılanmaları gerçekleştiremeyen; aksine gelişmenin solunum yollarını tıkayan komunist sanayi toplumu, oluşturduğu Sovyetler Birliğinin bilgi gücüne dayalı milletler mücadelesin de teslim bayrağını çekmesiyle birlikte yıkılıp gitti. Böylece ekonomi ve kültürde (kapitalist) küreselleşme sürecinin önündeki ideolojik engeller de kalkmış oldu. Varlığını ve gücünü yaygınlaşan iletişim ve ulaşım ağlarıyla bütün dünyaya Batı patentli olarak kabul ettiren bilgi gücü, yeni bir toplum tipini ve yeni bir çağıda başlatmış oldu. Bu toplum tipinin adı bilgi toplumu, çağın adı da bilgi çağıdır.



Sanayileşme eşiğini aşarak sanayi ötesi topluma yani bilgi toplumuna dönüşen ileri Batı toplumlarında sermaye sınıfına öncülük ederek toplumsal dönüşümde baş rolü oynayan etkin sınıf bilgi sınıfıdır. Bilgi sınıfı üzerine yapılan incelemelerden elde edilen sonuçlara göre:



Bilgi sınıfı yüksek öğrenimlilerden oluşmaktadır. Ve sermayesi “teorik bilgi”dir.

Bilgi sınıfı, gelişmiş toplumlarda yeni bir siyasal güç merkezi oluşturmaktadır. Ve geleneksel sermaye sahibi burjuvaziye karşı mücadele vermektedir.

Bu sınıf kapitalist sisteme bağlıdır.

Bilgi sınıfının sahip olduğu teorik bilginin biri pratik, diğeri sembolik iki yönü vardır. Pratik yönü kazanç, diğer yönü de otorite ve güç sağlar.

Bilgi sınıfının öncülüğünde oluşan bilgi toplumunun temel özellikleri; Japon araştırmacı Yoneji Masudo’ya göre; şunlardır.



Bilgi toplumunun gelişme dinamiğini bilgisayar teknolojisi yönlendirir.

Bilgi toplumunda önde gelen sektörler; dördüncü bir sektör olarak entellektüel sektördür.

Bilgi toplumunda sosyo-ekonomik sistem, alt-yapısını üstünlüğü ile kendini gösteren “gönüllü bir sivil toplumdan” oluşur.

Bilgi toplumu sanayi toplumunun aksine çok merkezlidir.

Bilgi toplumunun siyasal sistemi katılımcı demokrasidir.

Bilgi toplumu büyük miktarda dayanıklı tüketim malı üretip tüketen sanayi toplumunun aksine, yüksek seviyede bilgi üreten bir toplumdur.

Sanayi toplumunda temel değerler maddi ihtiyaçların tatminine dayanır. Buna karşılık bilgi toplumunda temel değerler amaçlara ulaşmanın verdiği tatminden kaynaklanır.

Özet olarak denilebilirki, bilgi toplumu sanayi toplumunun olgunluk aşamasında “bilgi sınıfı”nın taşıdığı “genetik kodların” bilgi gücüyle döllenmesi sonucunda doğmakta, büyüyüp şahsiyet (kimlik) kazanmaktadır.



Çekirdeğini, bilgiyi laboratuvarlarda üreten öğretim elemanlarının ve onların yetiştirdiği mühendislerin oluşturduğu bilgi sınıfını biraz daha yakından tanıyalım.





Bilindiği gibi, tarım toplumunda taşıyıcı sınıf, büyük toprak sahipleri ve asiller, taşıyıcı güç toprak, taşıma aracı da kas (hayvan) gücüyle çekilen saban iken, sanayi toplumunda taşıyıcı sınıf sermaye burjuvazisi, kaşıyıcı güç kapital, taşıma aracı yakıtlardan güç alan makinalardı. Bilgi toplumunda ise, taşıyıcı sınıf bilgi sınıfı (burjuvazisi). taşıyıcı güç bilgi, taşıyıcı araç da bilgisayar ve iletişim ağlarıdır. Bu durumu göçebe toplumları da değerlendirmeye alarak aşağıdaki tabloda gösterelim.



Toplumsal evrim ilerledikçe yeni toplumun baş mimarlarının niceliği azalırken niteliği artmaktadır.

Toplumsal evrimin itici gücünü oluşturan taşıyıcı gücün boyutları gittikçe küçülmektedir. Sınırları ve sayıları tam belli olmayan hayvan ve doğal bitki örtüsünden genişte olsa sınırları belli olan büyük toprak parçalarına, buradan hacimce küçülmüş fabrika ve makinalara ve yine buradan toplu iğne ucundan daha küçük mikroçip hüçrelerine sığdırabilen bilgiye dönüşen taşıyıcı güç adeta somuttan soyuta geçmektedir.

Bütün bunların doğal bir sonucu olara taşıyıcı araçlar hacim olarak küçülmekte teknolojik olarak incelmektedir.



Bilgi sınıfı, doğrudan doğruya bilginin üretilmesi, geliştirilmesi, işletilmesi ve iletilmesinde beyin gücünü kullanan mesleki ve teknik personel ile bilim adamlarından oluşur. Sanayi toplumunda, özellikle sanayi üniversite işbirliğinin sağlam temeller üzerine kurulması ve kurumlaşması bu sınıfın gelişmesinde belirleyici ve yönlendirici olmuştur.



Acımasız bir rekabet ortamında yaşama ve gelişme savaşı veren sanayi ve hizmet kuruluşları araştırma ve geliştirme faaliyetlerine artan bir oranda yönelmek zorunda kaldılar. Hem iç hem de dış pazarlarda tutunabilmek için kaliteli ve ucuz ürünleri piyasaya sürmenin tek yolu yüksek teknoloji kullanmaktı. Yüksek teknoloji ise yüksek öğrenim görmüş ve sahasında ihtisaslaşmış bilim seçkinlerinin işiydi. Bunlar ise üniversitede laboratuvarlarda bilimsel çalışmalar yapmaktaydılar. Daha ileri bilimsel çalışmalar için pahalı araç gereçlere ihtiyaçları vardı. İşte bu noktada bilgi ile para (sermaye) buluştular ve üniversite-sanayi işbirliği kurulmuş oldu. Bilgi arttıkça sermaye güçlendi sermaye güçlendikçe bilgi arttı ve onu üreten entellektüel grup sınıflaşmaya başladı. Zamanla bu çekirdek grubun etrafını mesleki ve teknik personel doldurdu.



Bilgi sınıfı sadece yüksek teknoloji üreten ve kullananlardan değil, aynı zamanda işletmeleri verimli bir şekilde yönetmek ve yönlendirmekle görevli yüksek eğitim görmüş işletmeci, ekonomist, halkla ilişkiler uzmanı, ve reklamcıların da yerlerini aldığı, zaman zaman sermaye sahipleriyle çatışan, çoğu zaman uzlaşan, toplum ve devlet yönetiminde etkinliği gittikçe artan bir sınıftır. Bu sınıfın etkinliği sadece toplum yönetiminde değil ekonominin kalbinin attığı her alanda belirleyici olmaktadır. Mesela, batı borsalarında şirketlerin hisse senetleri, yöneticilerin ve AR-GE de çalışan bilim adamlarının beyninde saklı tuttukları yeni projelere yani bilgiye göre değer kazanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, bugün para beyin hüçrelerinde kazanılıyor veya kaybediliyor.



Bilgi sınıfının kaynağı durumundaki eğitim ve öğretim kurum ve kuruluşlarına yapılan kamu harcamaları gelişmiş ülkelerde yıllara göre belirgin bir artış göstermektedir.



Görüldüğü gibi bilgi toplumu aşamasına giren ülkelerde eğitime ayrılan para miktarı artarken Türkiye ve Pakistan gibi henüz tam olarak sanayi toplumu olamamış ülkelerde azalma eğilimi göstermektedir. ABD ve Japonya gibi ülkelerde tek başına bazı firmaların (IBM, Toyota, General Motors gibi) araştırma geliştirme çalışmalarına ayırdıkları paranın neredeyse Türkiye’nin bir yıllık bütçesine denk olduğu düşünürsek bizim bilgi toplumuna uzaklığımızı ve onların katettikleri mesafeyi daha açık görebiliriz. Şunu da belirtmek gerekir ki, meselenin sadece maddi yönünü görerek karamsarlığa kapılmanın gerçekçi bir yaklaşım olamayacağı açıktır. Özellikle batı medeniyetinin yön verdiği bilgi toplumu özünde insanlık için çok ciddi problemleri de büyütmektedir. Tabidir ki, bu durum bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için bir teselli kaynağı olamaz, hele tembelliğimizin bahanesi hiç olamaz. Bizim de gayemiz “Çağlar üzerinde sıçrayarak” sağlıklı bir bilgi toplumu olmak olacaktır.



Bilgi sınıfının mesleki personel grubunu ağırlıklı olarak “öğretim elemanları” oluşturur. Öğretim elemanı sınıflamasına, eğitim ve öğretim faaliyeti yapan her kademedeki (ana okulu, ilk, orta ve her çeşit lise, meslek yüksek okulu ve üniversitede görevli) yüksek öğrenim görmüş öğretmenler girer. Diğer bir grup ise, mühendislerdir. Mühendisler bilgi toplumunda araştırma, geliştirme çalışmalarının yanında, ağırlıklı olarak geliştirilen teknolojilerin sosyo-ekonomik sahaya gerektiği gibi uygulanması görevini üstlenmişlerdir. bilgi sınıfının çekirdeğini ise bilim adamları, yani teorik ve pratik bilgiyi üreten araştırmacılar oluşturur. Özet olarak ifade edersek, bilgi sınıfının çekirdeğini bilim adamları, çekirdeğin etrafındaki ilk halkayı mühendisler, ikinci halkayı, eğitimciler, üçüncü halkayı, teknisyenler ve diğer hizmet sektörü elemanları doldurmaktadır. Bilgi toplumu kimliğini kazanmış ülkelerde bu sınıf refahtan daha fazla pay kapmak, yönetimde daha fazla söz sahibi olmak, daha özgür ve daha demokratik bir sistem içinde yaşamak için çok merkezli sivil toplum temelleri üzerine inşaa edilmiş bir toplum ve devlet yapılanması istemektedir. Bu hedeflerine ulaşmak için bazen sermaye sahipleriyle, bazen de toplumun diğer kesimleriyle mücadele etmektedir. Denilebilirki, bilgi sınıfının ne barış kabul etmez düşmanları ne de vazgeçilmez dostları vardır, onun sadece vazgeçilmez menfaatleri vardır.



Bölgeselleşerek küreselleşen, küreselleştikçe Bloklaşan, iç pazarın dışpazara dış pazarın iç pazara dönüştüğü bir dünya ekonomisi gerçeği ile karşı karşıya bulunduğumuz 21. yüzyılda ülke olarak bağımsızlığımızı, millet olarak varlığımızı sürdürebilmemizin en önemli yolunun milli birlik ve beraberlik içinde “insana öncelik tanıyan ve onun eğitimini ertelenemez birincil görev kabul eden” bir anlayışla, hızla bilgi toplumu aşamasına yükselmekten geçtiği açık bir gerçektir. Bu yolda en önemli motor görev bilgi sınıfının kaynağı olan üniversitelerimize düşmektedir.



Üniversitelerimizin bu temel görevi gerektiği gibi yerine getirebilmesi sermaye gücüyle ahenkli bir ittifak yapmasına bağlıdır. Bu noktada devletin de birleştirici ve yönlendirici bir yaklaşımla bu hayati birlikteliği kolaylaştırması gerekmektedir.



Son zamanlarda yok edici rekabet şartlarının küreselleşen dünya ekonomisinin belirleyici özelliği haline gelmesi yerli sanayicilerimizi üniversitelerimize yakınlaştırmaktadır. Bugüne kadar üniversite laboratuvarlardan dışarı çıkmazken sanayicilerimiz de ithal ettikleri Know-how ve patentlerle durumu idare etmeye çalıştılar. Üniversite-Sanayi yakınlaşması için ilk somut adım İTÜ tarafından atıldı ve bir üniversite-sanayi işbirliği şurası toplandı.



Bir yıllık bir hazırlık ve araştırma döneminden sonra toplanan “Türkiye Üniversite-Sanayi İşbirliği Birinci Şurası”nda sanayiciler üniversitenin uygulamadan çok uzak olmasından yakınırken, üniversiteler de sanayicilerin (AR-GE) araştırma-geliştirmeye kaynak ayırmamasından yakındırlar. Bu şurada üniversitelerin sanayiden bekledikleri şunlar oldu.



Teknoloji değerlendirme ortak merkezi kurulmalı. Araştırma fonları oluşturularak işbirliği sağlanmalıdır.

Laboratuvarlırn ortak kullanım ilkesi belirlenmeli. Teknoparklarla işbirliği imkanları oluşturulmalı. Veri ve bilgi bankaları kurulmalı.

Üniversite öğretim üyelerinin sanayide çalışmalarına imkan sağlanmalı.

Aynı şurada, sanayicilerin üniversitelerden beklentileri de şöyle oldu.



Türkiye’de sanayici önce karşılaştığı teknolojik sorunlarını çözmek ve hayatta kalmak derdindedir. Üniversiteler sanayi ile işbirliği konusunda insiyatifi ele almalıdır.

Hizmetleri tanıtan periyodik yayınlar sanayi kuruluşlarına duyurulmalıdır. Üniversiteler sanayinin anlayabileceği dilden konuşmalı, bazı birimler oluşturularak sanayici sorunlarına nerede çözüm bulacağını kolaylıkla öğrenebilmelidir.

En önemli işbirliği araştırma-geliştirme alanında olmalıdır. Üniversiteler pratikte kullanılmayacak teknolojiler yerine sanayinin uygulayacağı teknolojiler geliştirmelidirler.



Herşeye rağmen belli bir sanayileşme ve kalkınma trendi yakalayan Türkiye’nin tarihin ve talihin 300 yılda bir bahşettiği stratejik, ekonomik fırsatları değerlendirme şansını gerçekci ve atılımcı bir yolla kullanılabilmesi hayati bir öneme sahiptir. Bu tarihsel dönüşüm ve açılım sürecinin sonunu çok iyi gören rakiplerimiz bizleri azınlık ırkçılığı ve azınlık mezhepçiliği fitnesiyle kendi içimize döndürmek, en azından Türkün bölgesel dirilişini geçiktirmek istemektedirler.



Bütün beceriksizlikleri ve başarısızlıkları “düşman güçlere” bağlamaya alışkın ve yatkın “Üçüncü dünya” aydınlarının kronik hastalığına düşmeden, kendi özeleştirimizi yapabilmek ve alınması gereken tedbirleri “kafaları ve kasaları” birleştirerek bir an önce hayata geçirmek ülkesini seven bütün aydınların ve zenginlerin birincil ertelenemez acil görevleridir.



Üniversiteyi sanayiye-sanayiyi üniversiteye taşımanın zamanı geldi de geçiyor. Bilgi ve sermaye gücünün ahenkli ve verimli birlikteliğinin sağlanmasında devlete ve ona yön veren siyasi iktidarlarda büyük görevler düştüğü açıktır. Sanayi-Üniversite-Devlet (SÜD) ilişkisi sağlıklı ve sağlam zeminlerde mutlaka oluşturulmalı, bu amaçla bağımsız bir Bilim ve Teknoloji Bakanlığı kurularak belirlenen somut hedefler için ülkenin sermaye ve bilgi gücü harekete geçirilmelidir.



Özetle, çözüm için; kaynağı üniversite olan milli bilgi sınıfının önderliğinde, Türk milletinin sahip olduğu engin ve derin maddi manevi potansiyelleri eğitilmiş emek, akıllıca yönlendirilmiş sermaye, özümsenmiş bilgi ve işlenerek yaygınlaştırılmış sevgiyle harekete geçirilmeli ve “çağlar üzerinden sıçrayarak” bilgi çağını yakalamalıyız. Bu ülküyü gerçekleştirebilir ve insanlığın doğal gelişim sürecine ve huzuruna ciddi katkılar yapabiliriz.



Yeter ki, “OKU....” emrini gerektiği gibi yerine getirelim ve bilgiyi aklımıza sevgiyi gönlümüze taç yapmasını bilelim.

MİKHAİL BAKUNİN 12 yıl önce
Bilimin en şöhretli temsilcilerinden oluşan bilgili bir akademiyi düşünün; bu akademinin toplumun yasamasından ve örgütlenmesinden sorumlu kılındığını, yalnızca gerçeğe yönelik saf bir aşkla esinlendiğini, sadece ve sadece bilimin en son keşifleriyle tamamen uyum içinde olan yasalar hazırladığını düşünün. Ben böyle bir yasamanın ve örgütlenmenin bir canavarlık olacağını düşünüyorum, ve bunun da iki sebebi vardır: birincisi, sosyal bilim her zaman ve zorunlu olarak eksiktir, ve keşfedilmeyi bekleyenlerle keşfedilenler karşılaştırılırsa hala beşiğinde sallandığını söyleyebiliriz. Yani eğer insanların pratik --kolektif olduğu kadar bireysel-- yaşamlarını, bilimin en son verileriyle sıkı sıkıya ve tamamen uyumlu olmaya zorlarsak, bireyleri olduğu gibi toplumu da Procrustes'in [yatağa uyması için misafirlerinin boylarını çekip uzatan veya kesip kısaltan mitolojik tanrı] yatağında şehit olmaya mahkum ederiz; ki bu da çok geçmeden onları yerlerinden etmekle ve nefessiz bırakmakla sonuçlanacak, yaşam bilimden sonsuz büyük bir şey olarak kalacaktır.



İkinci sebep de şudur: --akademiden çıkan-- bu yasamanın rasyonel karakterini anladığı için değil de (bu durumda akademinin varlığı faydasız olacaktır), kavramaksızın saygı beslediği bilim adına dayatıldığı için bilim akademisinden çıkan bu yasamaya itaat etmek zorunda olan toplum; böyle bir toplum insanlardan değil vahşilerden oluşan bir toplum olacaktır. Kesinlikle ve kısa sürede ahmaklığın en aşağı seviyesine gerileyecektir.



Ancak böyle bir yönetimi imkansız kılan bir üçüncü sebep daha vardır --yani, bağımsızlıkla, söz gelimi mutlak bir bağımsızlıkla donatılmış bu bilim akademisi, en şerefli insanlardan oluşsa bile, hiç sektirmeksizin ve kısa zaman içerisinde kendi ahlaki ve entelektüel yozlaşmasına yol açacaktır. Bugün bile, kendilerine oldukça az ayrıcalıklar tanınmasına rağmen, tüm akademilerin tarihi aynen böyledir. En büyük bilimsel deha bile, resmi olarak lisans verilmiş bir alim, bir akademisyen olduğu andan itibaren kaçınılmaz bir şekilde tembelliğin kucağına düşer. Kendiliğindenliğini, devrimci cüretini; ve hiç durmaksızın eski yalpalayan dünyaların tahrip edilmesi ve yenisinin temellerinin atılması çağrısında bulunan en büyük dehaların [sahip olduğu] zahmetli ve acımasız enerji niteliğini kaybeder. Hiç şüphesiz ki nezaket, faydacı ve pratiksel bilgelik kazanır, kaybettiği şey ise düşünme gücüdür. Sözün özü, yozlaşır.



İnsan aklını ve kalbini öldürmek, her türden ayrıcalığa ve ayrıcalıklı konuma has bir özelliktir. İster pratik açıdan isterse ekonomik açıdan olsun, ayrıcalıklı bir insan akıldan ve kalpten yoksun bir insandır. Bu, hiçbir istisnası olmayan toplumsal bir yasadır, ve bütün uluslar, sınıflar, birlikler ve bireyler için geçerlidir. Hürriyetin ve insanlığın en birincil koşulu eşitlik yasasıdır. Bu bilimsel incelemenin ana amacı, bu gerçeği toplumsal yaşamın tüm gerçekleşimlerinde göstermektir.



Toplumun yönetilmesi için bugüne kadar güvenilen bilimsel organ nihayetinde kendisini bilime değil, oldukça farklı başka bir uğraşa adar; ve bu uğraş --aynen kurulu tüm güçler için olduğu gibi, toplumu giderek daha aptalca bir şekilde kendi korumasına bağlı kılarak, sonucunda da kendi yönetim ve yönlendirmesine daha da gereksinim duyar hale getirerek, kendini sonsuz ebedileştirmek olacaktır.



Ancak bilim akademileri için doğru olan şey tüm seçilmiş meclisler ve yasama meclisleri için de doğrudur --hatta genel oy kullanımı ile seçilenler bile. Bu son durumda, [meclislerdeki] kompozisyon yenilenebilir, bu doğrudur; ancak, bu, birkaç yıl içerisinde, kendisini tamamen ülkenin kamusal işlerinin yönlendirilmesine adayan, yasal olarak olmasa da fiilen ayrıcalık sahibi olan bir siyasetçiler kitlesinin, en sonunda da bir tür siyasi aristokrasinin veya oligarşinin ortaya çıkmasını engellemez.

Sonuç olarak, dışsal yasamaya hayır, otoriteye hayır --bunlar birbirlerinden ayırt edilemezler; her ikisi de toplumu hizmetkarlığa ve yasa yapıcılarını itibarsızlığa yönlendirirler.



Buradan benim otoriteyi reddettiğim mi çıkmaktadır? Böyle bir düşünce benden çok uzaktır. Çizmeler konusunda, çizmecinin otoritesine başvururum; evler, kanallar, veya demiryolları söz konusu olduğunda, mimara veya mühendise danışırım. Bunun gibi özel bir bilgi için, benzer bilgili kişilere giderim. Ancak ne çizmecinin ne mimarın ne de bilgili kişinin otoritesini bana dayatmasına izin vermem. Tartışılmaz eleştiri ve kınama hakkımı daima elimde tutarak, onları özgürce, ve zekaları, nitelikleri, bilgileri sayesinde hak ettikleri tüm saygımla dinlerim. Herhangi özel bir alandaki tek bir otoriteye danışmakla kendimi kısıtlamam; birçoğuna danışırım; onların görüşlerini karşılaştırırım, ve bana en doğru gözükeni seçerim. Ancak, özel sorunlar söz konusu olduğunda bile, yanılmaz bir otoritenin varlığını kabul etmem; sonuçta, bu veya şu bireyin dürüstlüğü ve samimiyetine ne kadar saygı duyarsam duyayım, hiçbir kimseye karşı mutlak bir itimata sahip değilimdir. Böylesi bir itimat benim aklım, benim hürriyetim, ve hatta benim üstlendiğim görevlerin başarısı açısından ölümcül olur; beni derhal aptal bir köleye, başkalarının arzu ve çıkarlarının bir aracına dönüştürür.



Uzmanların otoritesi önünde eğiliyorsam, --belli bir ölçüde ve bence gerekli gözüktüğü müddetçe-- onların söylediklerini ve hatta talimatlarını takip etmeye hazır olduğumu açıkça söylüyorsam, bunun sebebi onların otoritesinin bana hiç kimse tarafından, ne bir insan ne de Tanrı tarafından dayatılmamış olmasıdır. Aksi takdirde, onları dehşetle reddeder; onların danışmanlığını, talimatlarını, ve hizmetlerini şeytana havale eder; bana sundukları yalanlar yığını içine sarmalanmış gerçek kalıntıları için, özgürlüğümden ve kendime olan saygımdan kaybettiklerim için onlardan hesap sorardım.



Bir uzmanın önünde eğilirim, çünkü bunu bana kendi aklım dayatmaktadır. İnsan bilgisinin herhangi büyük bir kısmını, herhangi pozitif bir gelişmeyi tüm ayrıntılarıyla kavramadaki kifayetsizliğimin farkındayım. En büyük zeka, bütünün kavranması demek değildir. Bundan, sanayide olduğu kadar bilimde de emeğin işbölümünün ve birliğinin gerekli olduğu ortaya çıkar. Alırım ve veririm --insan yaşamı böyledir. Sırasıyla her birimiz yönlendirir ve yönlendirilir. Bu nedenle ortada sabit ve kalıcı bir otorite yoktur; karşılıklı, geçici, ve her şeyden önce de gönüllü olan bir otorite ve boyun eğmenin [subordination, alta sıralanma] sürekli karşılıklı değiştirilmesi söz konusudur.



Bu aynı sebep, benim sabit, kalıcı ve evrensel bir otoriteyi kabul etmemi yasaklar, çünkü ayrıntıların zenginliğini --ki bu olmaksızın bilimin yaşama uygulanması imkansız olurdu, bütün bilimleri, toplumsal yaşamın bütün yönlerini kavramaya hiçbir evrensel insan, hiçbir insan kifayetli değildir. Ve eğer böylesi bir evrensellik tek bir insanda gerçekleşmiş olsaydı, ve o da bunu kendi otoritesini diğerlerine dayatmak için kullanmış olsaydı, bu insanı toplumun dışına atmak gerekecekti, çünkü onun otoritesi kaçınılmaz bir şekilde tüm diğerlerini köleliğe ve embesilliğe indirgeyecekti. Toplumun, bugüne kadar yaptığı gibi dahi insanlara kötü davranması gerekeceğini düşünmüyorum: ancak onları çok fazla teslimiyet göstermesi gerektiğini de, onlara herhangi bir şekilde bir ayrıcalık veya münhasır [özel] haklar tahsis etmesi gerektiğini de düşünmüyorum; bunun üç sebebi vardır: birincisi, bu sıklıkla bir şarlatanı dahi bir kimseyle karıştıracaktır; ikincisi, bu, böyle bir ayrıcalıklar sisteminde, gerçek bir dahiyi bile bir şarlatana dönüştürebilir, onu ahlaksızlaştırabilir, ve hatta onu alçaltabilir; ve son olarak, bu, kendisi üstünde bir efendi meydana getirecektir.

ali 12 yıl önce
paramız olamdığı için ben itü fakültesine gidemedim

denizcilik meslek lisesini bitirdim

yani biz zabit olmayalımmı biz bu ülkenin evlatları değilmiyiz.

hepimiz TURKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞI YIZ.
12°
sisli
Günün Anketi Tümü
DenizHaber.Com Tema güncellemesi yaptık. Yeni site dizaynımızı nasıl buldunuz?
DenizHaber.Com Tema güncellemesi yaptık. Yeni site dizaynımızı nasıl buldunuz?