Ekol Denizcilik Eğitim Merkezi’nde Savaş Karakaş Konferansı ve Belgesel Gösterimi
Ekol Denizcilik Eğitim Merkezi’nde düzenlenen konferansta, denizcilik belgeselcisi ve program yapımcısı Savaş Karakaş, Türkiye’nin denizcilik tarihine damga vuran Refah, Atılay ve Dumlupınar denizaltı facialarını insan hikâyeleri üzerinden anlattı. Konferans, Karakaş’ın belgesel gösterimleri ve derin tarih analizleriyle sona erdi.
Ekol Denizcilik Eğitim Merkezi’nde gerçekleştirilen konferans, denizcilik sektörü temsilcileri, öğrenciler ve denizcilik camiasından çok sayıda davetlinin katılımıyla yapıldı. Programın açılış konuşmasını yapan Ekol Denizcilik Eğitim Merkezi Müdürü Mutlu Arslan, Savaş Karakaş’ın denizciliğe yalnızca bir program yapımcısı olarak değil; dalgıçlık, tekne kullanımı ve denizde emniyet konularındaki bilgi ve tecrübesiyle çok yönlü bir bakış sunduğunu ifade etti.
Arslan, Türkiye denizlerinde bulunan batıkların sadece birer metal yığını olmadığını, aynı zamanda deniz tarihinin sessiz tanıkları olduğunu vurguladı. Karakaş’ın hazırladığı “Sudaki İzler” programının çıkış noktasının, deniz tabanındaki batıklar ve bu batıklarda yaşanmış insan hikâyeleri olduğunu belirtti. Ayrıca programın, müsilaj ve deniz ekosisteminin korunması gibi çevresel farkındalık da sağladığını aktardı.

Savaş Karakaş: Sudaki İzler ve Refah Faciası
Konferansta ana konuşmayı yapan Karakaş, denizin dibinde yatan batıkların sadece paslanmış metal parçaları olmadığını vurguladı:
“Denizin dibinde siyah bir kütle, paslanmış bir lombos, yamulmuş bir pervane görürsünüz. Peki ya o gemilerdeki insanlar?”
Karakaş, Refah Faciası’na ilişkin çarpıcı detaylar paylaşarak, hayatta kalan denizcilerin isimlerinin ve yaşadıklarının neredeyse hiç anlatılmadığını söyledi. Refah’tan sağ kurtulan 32 denizcinin, denize saçılan silah arkadaşlarının köpek balıkları tarafından parçalandığını dinleyerek hayatta kaldığını aktardı. Bu denizciler Mersin’de askeri hastanede ağır bir travma sonrası tedavi gördü ve büyük bir bölümü Deniz Kuvvetleri’nden ayrılmak zorunda kaldı.
İkinci Dünya Savaşı’nın en hararetli günlerinde, yeterli teknik donanım bulunmayan ve son derece eski bir gemiyle göreve çıkıldığını belirten Karakaş, kurtulan denizcilerin bir kısmının tahta parçaları ve enkaz üzerinde yaklaşık 48 saat süren zorlu bir yaşam mücadelesi verdiğini söyledi.

Kemal Dağdaşan, Masum Latif Şen, Ziya Löbo ve Ömer Öney’in Refah Faciası’ndan sağ kurtulan isimler olduğunu aktaran Karakaş, özellikle üç denizcinin bir yıl sonra Atılay Denizaltısı’nda tekrar göreve çıktığını vurguladı.
Kayıtlara Girmeyen Kahramanlar: Mezomorta ve Osmanlı Deniz Hafızasının Kör Noktaları
Karakaş sözlerine şöyle devam etti: Osmanlı deniz tarihine dair anlatılar, çoğu zaman birkaç büyük isim etrafında şekillenirken, sahadaki gerçek mücadeleyi veren denizcilerin önemli bir bölümü tarihin sessizliğinde kaybolmuştur. “Mezomorta” lakabıyla anılan denizciler bu durumun çarpıcı bir örneğidir. İtalyanca mezzo morto (yarı ölü) ifadesinden türeyen bu lakap, Avrupalı denizcilerin, defalarca öldüğünü düşündükleri bir Osmanlı kaptanının her yeni savaşta yeniden ortaya çıkmasına verdikleri isimdir.
Venedik Cumhuriyeti ile Osmanlı Devleti arasında gerçekleşen büyük deniz savaşlarında, ağır yaralanmasına rağmen hayatta kalan ve bir sonraki muharebede gemiden gemiye atlayarak savaşmaya devam eden bu kaptan figürü, düşman donanmaları açısından neredeyse efsanevi bir korku unsuruna dönüşmüştür. Ancak dikkat çekici olan, bu tür olağanüstü mücadelelerin Osmanlı tarih yazımında çoğu zaman isimsiz bırakılmasıdır.
Aynı dönemde Akdeniz’de kader belirleyen bu denizcilerin hikâyeleri yeterince kayda geçirilmezken, Piri Reis gibi dünya çapında öneme sahip bir denizcinin siyasi gerekçelerle idam edilmesi, Osmanlı’da başarı ile iktidar arasındaki kırılgan ilişkiyi gözler önüne sermektedir. Bu durum, Osmanlı deniz gücünün yalnızca askeri değil, aynı zamanda kurumsal ve zihinsel sınırlarını da ortaya koymaktadır.
Eleştirel bir tarih okuması, yalnızca kazanılan savaşlara değil, bu savaşları kazandıran ama unutulan insanlara da bakmayı gerektirir. Mezomorta figürü, Osmanlı’nın Akdeniz’deki gerçek gücünün ne ölçüde görünmez kılındığını hatırlatan sembolik bir örnektir.

Belgesel Gösterimi
Karakaş’ın konuşmasının ardından, Atılay Denizaltısı ve Dumlupınar Denizaltısı belgeseli katılımcılarla izlendi. Belgesel, Türk denizcilik tarihinin en acı olaylarını gözler önüne seriyor, batıkların ve mürettebatın insan hikâyelerini aktarıyordu. Gösterim, Karakaş’ın Sudaki İzler programının çıkış noktasını ve denizcilik tarihinin bilinmeyen yönlerini vurguladı.
Karakaş’tan Tarihsel Analiz ve Eleştirel Bakış
Belgesel gösteriminin ardından Karakaş, tarihsel perspektifi detaylandırdı. Atılay Denizaltısı’nın, birinci dünya savaşı mayın hattı üzerinden tatbikat yaptığı sırada, 24 yıl önceki Midilli ve Yavuz gemilerinin batışlarıyla kader kesişimi yaşadığını söyledi. Karakaş, “Denizci olmak sadece bugünü öğrenmek değil; denizlerin geçmişini ve geleceğini analiz edebilecek, 360 derece bir bakış açısı gerektirir” dedi.
Eleştirel Tarih Anlatımı ve Dersler
Karakaş, Dumlupınar faciasının sadece “Vatan sağ olsun” söylemleriyle anılmasının yeterli olmadığını vurguladı. Konuşmasında, deniz kazalarının ardındaki teknik ve komuta hataları, ihmaller ve tarihsel derslerin gündeme gelmediğine dikkat çekti.
Örnek olarak şunları paylaştı:
-
Üsküdar Faciası (1978): 300–350 öğrenci hayatını kaybetti, kurtulan olmadı.
-
Ertuğrul Fırkateyni (1890): Japonya’ya hediyeler götüren gemi fırtına nedeniyle battı, 500 şehit verildi.
-
Yavuz ve Midilli (1914–1918): Çanakkale Boğazı’nda, birinci dünya savaşı sırasında ve sonrasında yaşanan olaylar, Osmanlı donanmasının aldığı riskler ve teknik hatalar.
Karakaş’a göre, sadece kahramanlık hikâyeleriyle yetinmek yeterli değil; yaşanan kazaların sebepleri, alınmayan dersler ve teknik hatalar da öğrenilmeli ve uygulanmalı. Bu yaklaşım, doğru denizcilik politikası ve denizci profili geliştirmek için hayati önem taşıyor.
Nesnelerin Sessizliği: Deniz Tarihinde Yorum, Belirsizlik ve Sabır
Savaş Karakaş sözlerini şöyle tamamladı: Denizden çıkan bir nesnenin izlerini sürerken, onun bizi hangi sonuca ulaştıracağını önceden bilmek çoğu zaman mümkün değildir. Sudaki izler bazen beklenmedik yönlere çıkar, kimi zaman da yeni soruların kapısını aralar. Deniz tarihi yalnızca net cevapların değil, aynı zamanda belirsizliklerin ve sürprizlerin de alanıdır.
Bu nedenle araştırmalar sürdürülmeye devam etmektedir. Çünkü denizle kurulan bağ, tek bir bulguya ya da kesin bir yargıya dayanmaz. Bu bağ, sabırla ve ısrarla sürdürülen uzun soluklu bir arayışın ürünüdür. Nitekim maviye duyulan bu sevda, 1880’li yıllarda Selanik’te açılan bir çift mavi gözle başlamış; yıllar içinde denizin çağrısına dönüşmüştür.
Ve şuna inanıyorum:
Taşı delen, dalgaların gücü değil; damlaların sürekliliğidir.

Programın Kapanışı
Konferans, Savaş Karakaş’ın anlatımlarının ardından “Derinlerden Yansımalar” belgeseli ile sona erdi. Katılımcılar, Türk denizcilik tarihinin bilinmeyen yönlerini ve denizcilik kültüründe ders çıkarılması gereken gerçekleri yakından görme fırsatı buldu.

Yorumlar
Kalan Karakter: