Büyük gemiler ‘Boğaz’ımıza takılıyor

İstanbul Boğazı, en çok petrolün taşındığı su yollarından. Bir petrol tankeri kaza yapsa, kapanması imkansız yaralar açılacak. Oysa küçük tedbirler tehlikenin ilacı olabilir.

Büyük gemiler ‘Boğaz’ımıza takılıyor
Büyük gemiler ‘boğaz’ımıza takılıyor
 
İstanbul Boğazı, en fazla petrolün taşındığı su yollarından biri. Bu durum İstanbul’u büyük bir riskle karşı karşıya bırakıyor. Bir petrol tankeri kaza yapsa, kapanması imkansız yaralar açılacak. Oysa küçük tedbirler tehlikenin ilacı olabilir.
 
İstanbul’un zarif gerdanı Boğaz, muhtemel gemi kazaları ile yine gündemde. Gün geçmiyor ki ‘Boğaz bir tehlike daha atlattı’, ‘Allah korudu’ gibi haberler medyada yer bulmasın. Hatta her geçen gün bu tür haberlerin arttığını söylemek mümkün. Peki, iki kıtayı ayıran dünya harikası İstanbul Boğazı’nda neler oluyor? Cevap çok basit: Her sene bir öncekine göre daha fazla gemi geçiyor. Son verilere göre, her 12 dakikada bir, yılda 50 binin üzerinde gemi Boğaz sularında seyrediyor. Dünya petrol ticaretinin yüzde 17’sine denk gelen, yılda 200 milyon tondan fazla ham petrol de bu su yolundan taşınıyor. Birbiri ardına meydana gelen deniz kazaları ise güzelliği dillere destan İstanbul’un nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu göstermeye yetiyor.

Uzmanlar, tehlikelere karşı Boğaz’dan geçen gemilere kılavuz kaptan zorunluluğu getirilmesini tavsiye ediyor. Karadeniz limanlarından gelen gemilerin bağlı oldukları limanlarda kontrollerinin iyi yapılması ve Boğaz’daki kurtarma römorkörlerinin iskele sayısı ve kapasitelerinin artırılması da diğer öneriler. Bu üç tedbir alındığında kazaların büyük oranda azalacağı belirtiliyor.

Dönelim erguvanlarla bezeli, selatin camilerin, yalıların, asırlık ağaçların eşlik ettiği mavi, yeşil ve sonsuzluğun buluştuğu Boğaz’ın sularına. Geçen günlerde sanatçı Oya Başar’ın yalısına çarpmak üzereyken durabilen gemiden sonra Poseidon V adlı gemi kıyıya metreler kala durabildi. Daha sonra da benzer 3 kaza yaşandı, hatta İlke Mete isimli kuru yük gemisi kıyıya çarptı. Aslında bu olaylar yeni değil. Son 50 yılda 500’den fazla deniz kazası meydana geldi Boğaz’da. Bazı sivil toplum kuruluşları tehlikeye dikkat çekmek için her yıl haziranın ikinci hafta sonu teknelerle eylem düzenliyor. 14 Haziran Pazar günü yapılan bu yılki eylem de renkli görüntülere sahne oldu.

Son atlattığımız kazalar ya gerçekleşseydi? İstanbul Boğazı’nı petrol sevkiyatından kurtarmak isteyen Doğa ile Barış Derneği, ‘hiçbir zaman gerçekleşmemesi dileğiyle’ uzmanlarına bir kaza senaryosu hazırlattı. “Bugünün veya yarının, 2 ay veya 3 sene sonrasının şimdiden bilinemeyen bir anında” cümlesiyle başlayan bu senaryoda bir süper petrol tankeri ile bir şilebin çarpışmasından sonra yaşananlar konu ediliyor. Senaryoya göre, çarpışmanın ardından bütün Boğaz alev alırken, kazanın sonuçları korkunç oluyor. On binlerce insan hayatını kaybediyor, İstanbul hemen bütün tabii, tarihî ve kültürel mirasını kaybediyor. Yıllardır tekerlekli sandalyesinin üzerinde bile bu senaryoyu sunan dernek başkanı Yüksel Üstün, petrol geçişini engelleyemese de bazı tedbirlerin alınmasında etkili oldu. Artık büyük tankerler sadece gündüz saatlerinde geçiyor. 200 metrenin üzerindekiler kılavuz kaptan, 250 metrenin üzerindekiler de ilave olarak römorkör alıyor. Boğaz trafiği ‘VTS’ adı verilen radar sistemi ile izleniyor. Fakat alınan tüm bu önlemler riski kabul edilebilir sınıra indirmiş değil.

KAPTAN DOKUZ: ALLAH KORUDU

Kısa bir süre önce Kılavuz Kaptan Hakan Dokuz, kılavuzluk ettiği 270 metrelik tankerle büyük bir tehlike atlattı. Ganges Sipirit adındaki tanker, tam 200 bin ton ham petrol yüklüydü. Hintli personelin görev yaptığı tankerde yürekleri ağza getiren dakikaları Dokuz şöyle anlatıyor: “Tam Büyükdere’de Cumhurbaşkanlığı’na ait Huber Köşkü önlerindeyiz. Ben o güne kadar dümen kilitlenmesini makine arızası ya da kumanda etmeme şeklinde algılıyordum. Birden dümenin konumunu gösteren dişli sağa yani aksi tarafa doğru geldi. Üstelik sonuna kadar. 270 metrelik gemi, 200 bin ton ham petrol. Huber Köşkü’ne doğru gidiyoruz. 50-60 metre kalmıştı. Ben makineleri stop ettim. Zabite de dedim ki ‘Elini düdükten kaldırma, bölgede balık avlayanları kaçıralım.’ Ama tam tersi oldu. Düdüğü duyanlar, merakla oraya gelmeye başladı. Demirleri attık; ama bu sadece olabilecek felaketi azaltabilirdi. O felaketi göze almak korkunç bir risk. Hintli kaptan yığıldı kaldı. Ben de olabilecekleri düşünüyorum; ama bugüne kadar edindiğim tecrübe ışığında dümenciyi komuta etmeye çalışıyorum. Bir baktım dümen toparlamaya başladı. Derhal tam yol verdik. Bu sefer geminin kıçı savruldu. Tehlike bitmiş değildi. Allah’tan arıza Boğaz’ın en derin yerinde ortaya çıktı. Yoksa çoktan çarpmıştık. Geminin arka tarafı kontrolümüz dışında küçük bir koya denk geldi. Sahile vurmadan kurtarmayı başardık. Büyük bir tehlikenin eşiğinden döndük.”

Olayın etkisini hâlâ üzerinden atamadığını söyleyen Kaptan Dokuz, son yıllarda alınan önlemlere rağmen Boğaz’da tehlikenin sürdüğünü vurguluyor. Kış aylarında Karadeniz’in Marmara’dan 15 santim yüksek olduğunu dile getiren Dokuz, dalgaların Boğaz kıyılarına çarparak ters akıntılar oluşturduğunu ifade ediyor. Boğaz’da 80 derecelik Yeniköy dönüşünden başka 11 dönüş bulunuyor.

Peki, bugüne kadar alınan tedbirler yeterli mi? Dokuz, 1936’da 4 bin 400 gemi geçtiği bir dönemde kabul edilen Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile ana hatları çizilmiş Boğazlar Tüzüğü’ne dikkat çekiyor: “Denizcilik Müsteşarlığı yeni düzenlemeler yapmaya çalışsa da bunları uluslararası alanda kabul ettirmek zor. Hani bir Osmanlı veziriazamının söylediği gibi “Osmanlı mı Boğaz’ı koruyor, yoksa Boğaz mı Osmanlı’yı?’ Ayırt etmek hayli zor. 1994’te dönemin İstanbul Valisi, ‘Artık tankerler gece geçmesin’ dedi. Bu kural uluslararası çapta da kabul gördü. 200 metre ve daha büyük gemiler sadece gündüz geçiyor. Gündüz saatleri de yerel trafiğin en yoğun olduğu saatler. 250 metreden büyük gemiler bir römorkör eşliğinde geçiyor. Ama bu boyutta bir gemi sürüklenmeye başladığında römorkörün engel olması çok zor.

Türk boğazlarından geçen yabancı bayraklı gemiler eğer Marmara Bölgesi’nde bir limana uğramayacaksa veya demir yerinde 48 saatten fazla beklemeyecekse Montrö Sözleşmesi’nin geçiş serbestîsi ilkesine göre kılavuz kaptan alma zorunluluğu yok. Bu gemiler, boğazlardan geçen gemilerin yüzde 60’ını teşkil ediyor. Boğazlarda kaza yapan gemilerin yüzde 93’ü kılavuz almayan gemiler. 150 metrenin üzerindeki Türk bayraklı gemilere kılavuz alma zorunluluğu kaldırılınca da bu kurala uyanların oranı yüzde 40’a düştü. Öte yandan Boğaz’da yaklaşık 3 bin deniz aracı sefer yapıyor. Milyonlarca insanı iki yaka arasında taşıyor.

ÇÖZÜM: KILAVUZ, BAKIM, GÜÇLÜ RÖMORKÖR

Türk Kılavuz Kaptanlar Derneği Başkanı Cahit İstikbal, istatistiklere göre deniz kazalarına yüzde 85 oranında insan hatalarının, yüzde 15 oranında da teknik hataların sebep olduğunu vurguluyor. Bu sebeple öncelikle yüzde 40 civarında olan kılavuzlu geçiş oranı yükseltilmeli. Bu yapılırsa insan hatasından kaynaklanan kazalar büyük ölçüde bertaraf edilecek. Şayet bir teknik arıza varsa kılavuz kaptan olsa bile kaza engellenemiyor. Bu durumda yapılacak iş; Boğaz’dan geçecek gemilerin donanımlarının iyileştirilmesi. Gemiler, uğradıkları her limanda o devletin kontrolüne tabi oluyor. İstikbal, Türkiye’nin, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü çerçevesinde kıyıdaş ülkelerin bu kontrolleri iyi yapmasını sağlamasını öneriyor. Avrupa Birliği (AB), ‘Paris Memorandumu’ çerçevesinde bu denetimleri yapıyor. Bu sebeple yetersiz gemiler Karadeniz’de çalışıyor. AB’nin Türkiye’yi bu memorandum çerçevesinde ‘kara listeye’ aldığını hatırlatan İstikbal, yapılan çalışmalar sonucu bu yıl ‘beyaz listeye’ geçilebildiğini kaydediyor. Diğer bir tedbir de Boğaz’daki römorkörlerin hem bağlı oldukları iskele sayısı hem de kapasitelerinin artırılması. İstikbal, gemi başıboş ilerlemeye başladığında onu çarpışmadan önce durdurmanın iki yolu olduğunu belirtiyor. Biri demir atması –ki Boğaz çok derin olduğundan bu gemiyi durdurmuyor– diğeri ise güçlü römorkörler.

Peki, Montrö Sözleşmesi Türkiye lehine değiştirilmeli mi? İstikbal, bu sözleşmenin daha çok askerî gemilerle ilgili olduğunun altını çiziyor. Çünkü 29 maddesinden 22’si askerî gemilerin geçiş şartlarını düzenliyor. Montrö Sözleşmesi’ni değiştirmenin Türkiye’nin yararına olmayacağını söyleyen İstikbal şu değerlendirmeyi yapıyor: “Masaya oturduğunuzda ne sonuç çıkar belli olmaz. 1994’te Türk Boğazları Gemi Trafik Tüzüğü Yürürlüğe girdi. Türkiye böylece boğazlarda gemi geçişlerini düzenleme hakkı olduğunu kabul ettirdi. Montrö ilke olarak gemilerin geçiş hakkı olduğunu kabul eder; ama buradaki trafik polisi tartışılmaz şekilde Türkiye’dir. Dünya Denizcilik Örgütü (IMO) ve Avrupa Kılavuz Kaptanlar Kongresi şiddetle boğaz geçişlerinde kılavuz alınmasını tavsiye etti. Türkiye bunları iyi kullanmalıdır.”

DUYARLI ÇEVRE ALANI OLSUN

Yıllardır İstanbul Boğazı’nda petrol tankerlerine karşı renkli eylemlerle gündeme gelen Doğa Savaşçıları Örgütü Derneği Genel Başkanı Zafer Murat Çetintaş, Boğaz’ın ‘özel duyarlı deniz alanı’ ilan edilmesini istiyor. Bu amaçla gerekli bilimsel çalışmanın yapılması, ardından da IMO’da girişimlerde bulunulması gerektiğini söylüyor.

Avustralya’nın Torres Boğazı’ndaki mercan kayalıklarını korumak için 1990’da IMO’dan karar çıkardığını hatırlatan Çetintaş; “İstanbul Boğazı, Birleşmiş Milletler’in de kabul ettiği nesli tehdit altında bulunan 33 tür canlıyı barındırıyor. Niye biz hâlâ Boğaz’ı özel statü altına aldırarak daha etkin korumuyoruz? Bu anlaşılır gibi değil. Başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Denizcilik Müsteşarı ve Çevre Bakanımızın derhal bu konuyla ilgilenmeleri gerekiyor.”

Boğaz’daki büyük deniz kazaları

  • Indipendenta - Evriyali (1979): Haydarpaşa önlerindeki çarpışmada 43 kişi öldü. Yaklaşık 20.000 ton petrol denize aktı ve 50.000 tonu da yandı
  • Unirea (1982): İnfilak ederek battı. 66.400 ton petrol denize yayıldı
  • Nassia ve Shipbroker (1994): Rumeli Hisarı'ndaki çarpışma neticesinde yangın meydana geldi. 27 kişi hayatını kaybederken, 10.000 ton petrol denize aktı
  • Volganeft 248 ( 29 Aralık 1999): Florya açıklarında ikiye bölünen geminin bir parçası battı. Yaklaşık 1500 ton 6 nolu fuel-oil denize yayıldı. Sahil şeridinin 7 km’lik bölümünde yoğun kirlilik meydana geldi.
  • Semele ve Şipka ( 07 Kasım 1999): Yenikapı açıklarında çarpıştılar. 10 ton fuel-oil denize aktı. Semele 61 metre derinliğe battı.
  • M.V. Gotia ( 06 Ekim 2002): Emirgan İskelesi'ne çarptı. 25 ton merine-oil denizi kirletti. Özellikle balıkçılar büyük zarar gördü.
  • Svyatoy Panteleymon (10 Kasım 2003): Fırtına sebebi ile Anadolu Feneri'nde karaya oturarak ikiye ayrılan gemideki 230 ton fuel-oil denize boşaldı. Sahilde büyük kirlilik oluşturdu.
  • Strontsiy (12 Şubat 2004): Fırtınada Kilyos Aslanburnu'nda karaya oturan gemi ağır hasar alarak yarı batık vaziyette karaya oturdu.
  • Lujın-1 (13 Şubat 2004): Fırtına sonucu Kilyos Dalyanburnu'nda karaya oturdu. Tamir edildikten sonra yoluna devam etti.
  • Hera (13 Şubat 2004): Türkeli Feneri'nin yaklaşık 10 mil açığında Karadeniz'de 73 metre derinliğe battı. Yayılan akaryakıt çevre kirliliğine yol açtı.
Rakamlarla Boğaziçi
 
İstanbul Boğazı'nın uzunluğu 33 km. En dar yeri Aşiyan ile Kandilli arasında 700 metre, en geniş yeri Büyükdere ile Yalıköy arasında 3 bin 500 metre. Boğaz'ın en dar bölgesi sayılan Boğaziçi Köprüsü ile Kanlıca arasındaki genişlik yaklaşık 1 kilometre. En derin yeri 110 metre. Ortalama derinlik 60 metre. Boğaz'da derinlik güneyden kuzeye ilerledikçe artıyor. Boğaz kıyıları bir duvarı andırırcasına yükseliyor. Çoğu yerde tam kıyıda bile derinlik 10 metrenin üzerinde. Bu yüzden bir arızada gemiler rotasını koruyamazsa karaya oturmadan evlerin içine girebiliyor.

Bir felaket senaryosu
 
Doğa ile Barış Derneği tarafından uzmanlarına danışılarak hazırlanan Boğaz'da tanker kazası senaryosu şöyle:

Bugünün veya yarının, 2 ay veya 3 sene sonrasının şimdiden bilinemeyen bir anında, Rusya'nın Novorossisk Limanı'ndan gelen 160 bin tonluk petrol ürünü taşıyan bir süper tankerle, büyük bir şilep, Kavaklar civarında, teknelerden birinin dümeninin kilitlenmesi sonucu çarpıştı. İki tankerin çarpışması sırasında Boğaz'da seyretmekte olan irili ufaklı 90 teknenin çoğu kaçamayarak yanmaya başladı. Boğaz akıntısının iki saat içinde oluşturduğu yanar nehrin bir kısmı Çubuklu'daki kimyasal madde tanklarını patlattı.
 
Bu tekneler kıyılara çarparak, yangının karada daha süratli devam etmesini sağladı. Boğaz sahil yolları tamamen tıkandığı için araçlar kaçamadı, sahipleri kaçtı ve bu araçlar da patlamalarla yanmaya başladı.

 Patlamaların oluşturduğu şok dalgaları, yüksek ısı, deniz ve kara trafiğinin felç olması, şehrin üstünü kaplayan simsiyah duman, suların kesilmesi; havadan, denizden ve karadan her türlü müdahaleyi ve yardım imkanını kaldırdı. İstanbul'un tüm elektriği ve suyu kesildi. Boğaz içindeki her iki köprünün çökmesi, yanmakta ve batmakta olan gemi enkazları, kıyılarda meydana gelen kaymalar ve diğer enkazlarla Boğaz, belki aylarca sürecek şekilde kara ve deniz trafiğine kapandı.

 Ertesi gün felaketten kurtulanlar ve olayın şokunu erken atlatanlar, tüm tarihi, kültürel ve doğal zenginliklerinin yok olduğu İstanbul'a, son bir kez bakarak Trakya ve Anadolu'ya göçmeye başladı.

 Bu felaket, Karadeniz, Marmara Denizi ve boğazlarda yüz yıllarca sürecek bir yıkımın başlangıcını oluşturdu…
YORUM EKLE
YORUMLAR
yıldırım DELİDUMAN
yıldırım DELİDUMAN - 10 yıl Önce

Dinî hayatımızda " ÜÇ AYLAR " olarak bilinen feyizli ve bereketli maneviyat mevsimine bir defa daha girmek üzereyiz. 24 Haziran 2009 Çarşamba günü Üç Ayların ilki olan Recep Ayının birinci günü, bu ayın ilk Cuma gecesi olan 25 Haziran 2009 Perşembe akşamı da "Regaib Kandili'' dir.

Dinî literatürümüzde "üç aylar" diye bilinen çok feyizli ve bereketli bir manevîyat mevsimine bir kez daha kavuşmuş bulunuyoruz.

Üç Aylar, Kamerî Takvime göre, Recep, Şaban ve Ramazan aylarıdır. Bu aylar, rahmet dalgalarının başladığı, mânevî huzur ve sükunun kalplere doğduğu, ilâhî rahmetin coştuğu aylardır. Bu aylar girince, mü'minlerin ruhlarını mânevî bir hava kaplar, bu mübârek aylar içerisinde öyle feyizli ve bereketli geceler vardır ki, Yüce Allah'ın rahmeti, bu gecelerde mü'minler üzerine yağmur gibi yağar.

Üç aylardan ilki olan Recep ayının mânevî değerine Kur'an-ı Kerim'de ve Hz. Peygamber'in hadis-i şeriflerinde işaret buyurulmuştur. Tevbe Sûresi'nin 36. âyetinde şöyle buyurulmaktadır:

"Şüphesiz Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah'ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin..."

Âyette ifâde edilen "haram aylar"ın, "Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Recep" ayları olduğunu Sevgili Peygamberimiz, şu hadisleriyle açıklamışlardır:

"Muhakkak zaman Allah'ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Sene oniki aydır. Onlardan dördü haram aylarıdır. Bunlardan üçü peşpeşedir: Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, bir de Cemâziyel-âhir ile Şaban ayları arasında olan ve Mudar Kabilesi'nin ayı Recep'tir." (Buhârî, Ehâdî, 5, Tevhid, 24; Müslim, Kasâme, 29; Ebû Dâvud, Menâsik, 67, Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/37, 73.)

Recep Ayı, gerek İslâm'dan önce, gerekse İslâm'dan sonra mukaddes bilinen bir aydır. İslâm dinî gelmeden önce, bu ay girer girmez, Arap kabileleri arasında harp etmek, baskın ve çapulculuk yapmak yasaklanır, herkes kendisini bu ayda güven içinde hissederdi. İslâm geldikten sonra da, bu aya olan hürmet devam ettirildi. Bu ay, Regâip ve Mirac gibi mübârek geceler ve ilâhî tecellilerle şereflendirildi.

Recep ayının başlangıcında Peygamberimizin şöyle duâ ettiği rivayetler arasında yer almaktadır:

"Ey Allah'ım! Recep ve Şabanı bize mübârek kıl, bizi Ramazana kavuştur." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259.)

Ülkemizde, yukarıdaki beyanlar ışığında, asırlardır bir "üç aylar" geleneği oluşmuş; Ramazana hazırlık, Recep ayının girmesiyle başlar hâle gelmiştir.

Bu aylar mübârek gecelerle doludur. Recep ayının ilk Cuma gecesi, Regâip gecesi, yirmiyedinci gecesi, Mirac gecesidir. Şaban ayının onbeşinci gecesi Berat gecesi, Ramazan ayının yirmiyedinci gecesi de Kadir gecesidir.

Burada, 25 Haziran Perşembe akşamı idrak edeceğimiz Regâip gecesine de kısaca temas edelim.

Regâip, çok değerli hediye, bağış, içten gelerek ve yoğun bir şekilde arzu edilen şey anlamlarına gelen Arapça bir sözcüktür. Cenâb-ı Hakk'ın, ilâhî ihsan ve manevî hediyelerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi ve samimi kalple Allah'a yönelenlerin affedilme ümitleri dolayısıyla, Müslümanlar tarafından heyecanla beklendiği ve gönülden arzulandığı için Recep ayının ilk Cuma gecesine "Regâip Kandili" denmiştir.

Regâip Kandili, Recep ayının 27. gecesindeki Mirâc ve Şaban ayının 15. gecesindeki Berat kandillerini; Ramazan ayını, Kadir gecesini, Ramazan ve kurban bayramlarını müjdeleyen mübârek bir gecedir.

Bu geceye mahuss bir ibâdet şekli olmamakla beraber, geceyi tevbe, dua ve ibâdetle geçirmek sevap kazanmaya vesile olur.

Recep ayı içerisinde bulunan bir başka mübârek gece de Mirac gecesidir. Mirac gecesi; Allah'ın Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed'i Mekke'deki Mescid-i Haram'dan, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya götürdüğü (Bkz. İsrâ, 1.) ve oradan da göklere yükselttiği gecedir. Mirac gecesi, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamber'e büyük hakikatlerin ilâhî sırlarını gösterdiği, vasıtaları kaldırarak ilâhî vahye muhatap kıldığı, kendi âyetlerini ve kâinatın sırlarını seyrettirdiği, mü'minlere namazın farz kılındığı ve biz Müslümanlar için de ilâhî lütuflarla dolu olan bir gecedir.

Üç ayların ikincisi olan Şaban ayı ve onun içerisinde bulunan Berat gecesi de Müslümanlarca kutsal sayılmış, bu gecenin diğer gecelerden farklı bir şekilde geçirilmesi, bu gecede daha fazla ibâdet edilmesi âdet hâlini almıştır. Bazı rivayetlerden, Hz. Peygamber'in Şaban ayına ve özellikle bu ayın onbeşinci gecesine ayrı bir önem vererek onu ihyâ ettiğini (Tirmizî, Savm, 39; Ibn-i Mâce, İkâme, 191, Hadis No: 1389.) göz önünde bulunduran âlimler, bu geceyi ibâdetle geçirmenin sevaba vesile olacağını söylemişlerdir. Ayrıca bir kısım bilginlerin, kıblenin Kudüs'teki Mescid'i Aksâ'dan, Mekke'deki Kâbe istikametine çevrilmesinin (Bkz. Bakara, 185.); Hicret'in ikinci yılında Berat gecesinde vuku bulduğunu kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmıştır. (Geniş bilgi için bkz. DİA, V, 475-476.)

Üç ayların sonuncusu olan Ramazan ayı ve onda bulunan Kadir gecesinin ise, dinî hayatımızda ayrı bir yeri ve önemi vardır. Ramazan ayı faziletlerle dolu bir aydır. Ramazan ayı, hayır ayı, yoksullara ve düşkünlere yardım ayı ve bütün anlamıyla Kur'an ayıdır. Ramazanın diriltici özelliği, bütün insanlığı hidâyete ve mutluluğa ulaştırmak için yeryüzüne gönderilen Kur'an-ı Kerim'in bu ayda inmeye başlamasından, (Bkz. Bakara, 185.) bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinin (Bkz. Kadir, 3.) bu ay içerisinde bulunmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, İslâm'ın beş temelinden biri olan oruç ibâdetinin bu ayda yerine getirilmesi emredilmiştir. (Bkz. Bakara, 185.) Böylece Ramazan ayı diğer aylar içinde bir başka aydır. Sanki yeni bir hayatın başlangıcıdır. Hayatımızın kazandığı ve kazanacağı yeni boyutların filizleneceği önemli bir devredir. İnsanî ve sosyal ilişkilerimizin daha güzel bir hüviyet kazanacağı zaman dilimidir.

Ramazan ayının özellikle Müslüman Türk toplumunun dinî hayatında müstesnâ bir yeri vardır. Türk milleti, Ramazan'ı yılda bir defa gelen önemli bir misafir olarak kabul eder ve hazırlıklarını buna göre yaparlar.

Her yıl Ramazan ayı yaklaşırken neşe, hareket ve bir canlılık görülür. Toplum geleneğimizin canlı ve dipdiri görüntüsü olarak Ramazan; yıllık takvimimiz içinde hatırı sayılır bir ağırlığa sahiptir. Ramazan, aylar içerisinde sultanlıkla taltif edilen bir pâyenin sahibi olarak, kandillerle karşılanıp, bayramlarla uğurlanır. İftar, sahur, terâvih gibi ibâdet meşvesinin ötesinde mânâlar taşıyan bu merasimleriyle de sultan olmanın ayrıcalıklarını yaşar.

İnsanoğlu, yaşadığı günlerde farklılıklar olmazsa, belli alışkanlıklarıyla hayatını sürdürür. Fakat alışkanlıklarının dışında ve farklı durumlarla karşılaşırsa kendine bir çeki düzen verir. İşte idrak edeceğimiz üç aylar ve bu aylar içerisinde bulunan mübârek geceler, mü'minin hayatındaki mûtad gün ve geceler arasında fazlasıyla sevap kazanacağı kıymetli zaman dilimidir. Şurası bilinmelidir ki, insan bu dünyada nasıl yaşamışsa, kıyamet gününde, Allah'ın huzuruna, dünyada işledikleriyle birlikte varacaktır. Götürdükleri iyi ise, sevinip mutlu olacak; kötü ise, pişmanlık duyarak mahcûp olacaktır. Ancak bu mahcûbiyetin orada faydası da olmayacaktır. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:

"Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır." (Haşr, 18.)

Önümüzdeki üç ay içerisinde gündelik hayatın tek düzeliğinden ve sıradanlığından bizleri alıp, kendi hususî atmosferine götüren bu güzel ve özel günleri ard arda yaşayacağız. Güzel yurdumuzun insanları, kandil, Ramazan ve bayram gibi bu husûsî zamanları sosyal barışın ve huzurun bir vesilesi sayarak karşılıklı sevgi ve hoşgörüyle karşılayıp uğurlayacak kendi inanç ve değerlerini yaşama ve yaşatmayı, bizzat yaşayarak öğreneceklerdir.

"Üç aylar" diye adlandırılan Recep, Şaban ve Ramazan ayları, Yüce Allah'ın ruhumuza ikram ettiği faziletli ve feyizli bir zaman dilimidir. Yapılan dileklerin dalga dalga Allah'a ulaştığı, dökülen pişmanlık gözyaşlarının günâhları silip yok ettiği kandiller geçididir. Melekî olduğu kadar, şeytânî özelliklere de sahip ve günâh işlemeye müsait olan insanın günâhlarından tevbe edip temizlenmesi için üç aylar bir fırsattır. Kısaca üç aylar, günâhlardan arınma, sevaplarla bezenme mevsimidir. Ramazandan önce oruçla buluşanlar, Cuma namazına koşanlar, namaza başlayanlar, ibâdetlerini çoğaltanlar, tevbe ile Allah'a yönelenler... gibi mânevî kazanç elde edenlerin çokça görüldüğü anlardır üç aylar.

Hayatımızda âdeta otokontrol sisteminin kurulmasına vesîle olan mübârek üç aylar ve kandiller, dünyevî meşguliyetlerimizden sıyrılıp, yaratılış gayemizi düşünmemiz; yaratan ve yaratılanlarla olan münâsebetlerimizi güçlendirmemiz için son derece değerli fırsatlardır.

İşte yakında idrâk edeceğimiz mübârek üç aylar; Yaratıcımıza, âilemize, çocuklarımıza, milletimize ve bütün insanlığa karşı görev ve sorumluluklarımızı hatırlatmalı, hata, ihmal ve kusurlarımızdan dönmemize ve gaflet uykusundan uyanmamıza vesile olmalıdır. Aramızdaki çekişmeleri, tefrika ve ihtilâfları, şahsî menfaat hesaplarını ve basit düşünce farklılıklarını bertaraf etmeli; her zamandan daha çok muhtaç olduğumuz ve Yüce Dinîmizin bizden ısrarla istediği; barış, hoşgörü, kardeşlik, birlik ve beraberliğimizin güçlenmesini, insânî ve ahlâkî meziyetlerin yeniden yeşermesini sağlamalıdır.

Bütün okuyucularımızın üç aylarını ve Regâip Kandillerini kutluyor, hayırlara vesile olmasını Yüce Mevlâ'dan niyâz ediyorum. Ali BARDAKOĞLU DİYANET İŞLERİ BAŞKANI 2009

Maneviyat Mevsimi Üç Aylar

Zaman, bize verilen en büyük nimetlerden biri. Gece ve gündüz Allah'ın tecellilerini bize hatırlatan iki münadi. Gece ile gündüzün nimetlerinden faydalanmanın zirve imkânlarının sunulduğu bazı mevsimler vardır. Bunların başında üç aylar gelmektedir.

Üç aylarda bulunan kandil geceleri, gecenin Rabbani tecellilere ayna oluş sırrının en güzel bir yansımasıdır. "Geceyi ihya etme"nin "gündüz tutulan oruç"la birleştiği bu mübarek gün ve geceler, zamanı değerlendirmek, ömrü boşa geçirmemek için de bir terazidir.

Üç aylar, İslâm'ın mübarek saydığı hicrî kamerî aylardan recep, şaban ve ramazan aylarıdır. Recep ayında, regaip ve mi'râç, şaban ayında berat; ramazan ayında ise kadir gibi dört ayrı mübarek gece bulunmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), bu aylarda daha çok ibadet eder ve: "Allahım! Recep ve şabanı hakkımızda mübarek kıl, bizi ramazana kavuştur." (Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 259) diye dua ederdi.

Hz. Aişe, Rasûlüllah (s.a.s.)'ın bu aydaki orucu hakkında şöyle der: "Şaban ayındaki kadar çok oruçlu olduğu bir ay görmedim." (Tecrid, VI, 295)

Recep ayının ilk cuma gecesi olan Regaip Kandili, Allah Teâlâ'nın kullarına bol bol bağışta bulunduğu, az ibadetlerine karşılık çok ecir verdiği bir rağbet gecesidir.

"Regaip" kelime olarak rağbet olunan şey ve büyük ikram anlamına gelmektedir.

Rağbet nedir?

İstek, arzu ve beğenme.

İnsan rağbet ettiği değerlere göre rağbet görür.

İçtiği kaynağın berraklığına göre berrak sözler söyler.

Mevlânâ "Nereye gidiyorsun sen; işte O'sun sen" der.

Vahye râm olan vahiyden bahis açar.

Kur'an'a giden ayetten, hac-giden Kâbe'den Medine'den dem vurur.

Kötülüğe rağbet eden de kötüye vurgu yapar.

Kısaca rağbet ettiğini heceler insanoğlu.

Rağbet, insanlık tarihinin özetidir aslında. Hakkı duyanlarve duymayanlar. Duydukları halde kulak verenler ve vermeyenler.

Rağbetini ucuz bahanelere yöneltenler; rağbetini baki bir ebediyet yolunda sabrın ve iradenin iklimine sevk edenler.

Peygamberler tarihi rağbet edenler ile rağbet görenlerin hikâyesidir.

Nuh'un çağrısına evet diyenlerin rağbeti ile hayır diyenlerin rağbeti.

Hz. Musa'nın sabırlı davetine rağbet edip denizi onunla geçen, geçtik ten sonraki davetine ise rağbet etmeyenlerin öyküsü.

Efendimizin (s.a.s.) ganimet dağılım zamanına rağbet edip,Tebük'te mücadele çağrısına hayır diyen münafıkların rağbeti.

Rabbinin burhanı sayesinde harama rağbet etmeyen Yusuf'un (a.s.) rağbeti de bir rağbet.

"Bir elime ayı bir elime güne-şi verseniz yine davamdan vazgeçmem" diyen Hz. Peygamberin dünyalık tekliflere rağbet et-memesi de bir rağbet.

Rağbeti tartacak terazilerden biri de şu ayetlerdir:

"Ey iman edenler! Allah veResulü size hayat verecek hakikatlere sizi davet ettiğinde ona icabet edin." (Enfal, 24)

"Eğer onlar Allah ve Resûlü-nün kendilerine verdiğine razı olup, "Allah bize yeter, yakında bize Allah da lütfundan verecek,Resûlü de. Biz yalnız Allah'a rağbet edenleriz" deselerdi (daha iyi olurdu)." (Tevbe, 59) "Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine rağbet edipO'na yönel. (İnşirah, 7-8)

Rağbeti tartan başka bir te-razi de "Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." hadis-i şerifidir.

Üç aylar ne ifade eder bizim için?

Üç aylar ile olan arkadaşlığımızda hayatımızda neye rağbet ettiğimizi sorgulamalıyız.

Ülkemizde tarihten bugüne üç aylar sevgisi hep canlı kalmıştır. İbn Batuta Anadolu'nun muhtelif merkezlerini ziyareti sırasında dinî hayatın çeşitli görünümlerini anlatırken cuma günleri, kandil geceleri, üç aylar ve bilhassa ramazan ayı vb. gün ve gecelerin nasıl büyük bir istek ve heyecanla değerlendirildiğini ortaya koyuyor. (İbn Batuta'yı şaşır-tan Misafirperverlik, Diyanet Aylık s. 122)

Tarihte olduğu gibi bugünde toplumlumuz yediden yetmişe üç aylar geldiğinde hayatı-na olumlu anlamda yeni bir istikamet vermektedir.

Üç aylar kalplerimizin manevî doyum ve duyum mevsimidir. Takva, ihlâs, muhasebe, yakîn, marufa sabır, masiyete direnme vb. değerler üç aylarda benliğimize yeniden dolar, âdeta tazeleniriz.

Üç aylar, keşkelerin öğütülüp iradî başlangıçların yapıldığı anlardır.

Gidişimiz, dönüşümüzün haritasıdır. Bakmasını bilen, yürüyüşümüzün kafiyesinden varış hızımızı tayin edebilir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir.Misk sahibi yasana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın.Körüğe gelince; ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın." (Buhari, Büyü, 38)

Ne güzeldir üç aylardan misk devşirmek takva libasımıza..

Üç sırdaş ile on iki aylık uzun seyahatimizi kısa eylemek. Yorucu yokuşları düz eylemek.

Üç sadık yâran ile yâre olan hasretimizi daha bir dillendirmek.

Zikrimizi onların zikriyle, fikrimizi onların fikriyle tazelemek.

Kaybolan umudumuzu gürül gürül kulağımıza okudukları reca âyetleriyle yeniden gün ışığına çıkarmak.

Üç aylar Hakkın rahmetine bir sergidir. Mevlânâ ne güzel der.

"O'ndan iste, başkasından bir şey umma. Suyu deryada ara,ırmakta değil. Başkasından da istesen ihsan eden Hakk'tır. Onun elini cömertliğe meylettiren de O'dur. (Mesnevi, IV/1203)

Sadece ritüel kalıplarda üç ayları geçirmek değil, üç aylar sonrasında bize kifâyet edecek ilim irfanı da amele yoldaş kılarak biriktirebilmek.

Neden oruç tutuyoruz, niçin regâib? Neden berat, neden miraç?

Okumadan, dinlemeden,araştırmadan ucuz bir idrake müşteri olmamalıyız.

Regaip dendiği anda hemen recep ayı ile yüz yüze geliyoruz.Recep dendi mi, şaban, o akla gelince de ramazanı hatırlıyoruz.

Recep ayı nedir? Ona Efendimiz nasıl bir anlam yüklemiştir?

Bu ay içinde bizi bekleyen sürpriz saadet anları nelerdir? Hangi hikmet bizi sahura kaldırıp nafile bir oruç için akşama kadar haramlardan bizi uzak tutuyor? Neden binlerce insan teravih namazına koşuyor? Kandil gecesini sair akşamlardan ayıran vasıf nedir?

Receb'e rağbetimiz değil midir bizi Regaip Kandili'nin iman nurundan ışık devşirmeye yönelten sebep?

Recep ayını da sair ayları da yaratan Rabbimize olan rağbetimiz ve yönelişimiz değil mi bizi regaibin hediyelerini feyizlerini almaya sevk eden?

"Bu şeb fahru'l-leyâlî leyle-ipâk-i Regâibdir

Bu şeb takdîse şâyân bir şeb-i âl-i merâtibtir."

diyen şair, acaba varacağı hangi mertebeye basamak olarak Regaip Gecesi'ni seçmiştir.

Nedir bir müminin mertebeleri geçip de karar kılacağı ideal durak?

Dünyada şöhret, makam,mevki mi, yoksa dünyada yansıması iman olan Allah'ın rızasınakavuşmak samimiyeti mi?

"Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaat etti.Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur." (Tevbe, 72) ayetinde vaat edilen büyük hedefe koşan kişi,regaibi de, beratı da miracı da Kadir Gecesi'ni de bu yüksek ideal uğrunda değerlendirecektir. Sair zamanlarda istediğinden daha fazla bu gecelerde rızayı düşleyecek, rızaya eğilecek, başkalarının istifadesi için daha bir fedakâr olacaktır.

Zira bu gecelerin rahmetine,feyzine imanı tatmış olanlardan daha çok, iman gibi bir lezzeti duyamayan, evinde işyerinde sokağında mahallesinde Ku'ran'ın,namazın, orucun hazzını misafir edemeyenler muhtaçtır.

Üç aylara rağbetimiz bu aylardan habersiz olanlara onları ulaştırma şevkimizden de kaynaklanmaktadır.

İyiliği emretmek kötülüğü hayatımızdan uzaklaştırmak, nezih imkânlardan herkesin istifadesini düşünmek demektir de aynı zamanda.

İman paylaşılması en lüzumlu imkân olduğuna göre sahip olduğumuz güzelliklerin başkalarına bir örneklik olarak sunulması, en sade temsillerle takdimi bize düşmektedir. Regaibi sevmek ama sadece kendi kemâl âtımız için değil, beratı benimsemek;ama sadece şahsî affımız için değil, miracı sevmek ama sadece kendi kulluğumuzla yüceliklere ermek için değil, Kadir Gecesi'ni sevmek ama sadece kendi ibadetimizle Kur'anın feyzine varmak için değil.

Güzellikler paylaşıldıkça çoğalır. Üç aylarda değişik usul ve üslûplarla bir şekilde bu ayların ruhaniyetini insanlığa ilâhî bir ziyafet olarak armağan edebilmeliyiz.

Mübarek gün ve geceler üç ayların künhüne vakıf olmak için ecdadımızın bu vadide ortaya koyduğu aşk terennümlerinden oluşan büyük mirasın izini sürmek gerekiyor.

Üç ayları görmek, kelebeklerin ateşe daldığı gibi nisyana, gaflete dalış dakikalarımızda, ensemizde, önümüzde bizi ateşe koşmaktan kurtarmaya çalışan Efendimizin şefkatli elini görmek demektir.

Üç aylar, gençler için başarıya giden yolu ibadet refleksleriyle tezyin etmede keskin bir viraj...

Büyük zaferlere vurgu yaparken küçük tedrici mihnetlerin kılavuzluğundan da nasiplendirmeliyiz çocuklarımızı.

Üç aylarda mütevazı başlangıçlarla yevmiyelik kazanılan başarı şuurunun ramazanda bir ay boyunca tekrarlanması, yıl boyu elde edilecek zafer özgüveni için fevkalâde güçlü bir referans olacaktır.

Modernleştikçe yalnızlaşan,imkânları arttıkça ruhi hijyenini kaybeden günümüz nesilleri için üç aylara serpiştirilen bu eğitim önemlidir.

Hz. Ali (r.a.) mescidleri kan-dillerle aydınlatan Hz. Ömer için"Mescitlerimizi aydınlattığı gibi Allah da onun kabrini aydınlatsın" diye dua etmiştir. (İbn AsâkirXLIV, 80)

Üç aylarda maddî aydınlığı tamamlar mahiyette camilerimizi, mescitlerimizi, halkı aydınlatma onlara rehberlik etme imkânı olarak iyi değerlendirelim.

Tatil mevsimine denk gelen üç aylar içinde geleceğin büyükleri olan çocuklarımız camilerde Kur'an ile tanışsınlar. Kendi öz benliklerini, Kur'an'ı hecelerken,Efendimizi anarken keşfetsinler. Salât ü selâmlar ile kandillerde kâinata "Işık saçan bir kandil"(Ahzâb, 45-46) olan peygamberlerine saygılarını ifade etsinler.

Ve dua.. Ellerimiz üç aylarda duaya kalksın.. Tevekkülümüzü duaya devam, duada istikrar ile sınayalım... Duanın gücünü keşfedelim. Bütün âlemlerin ihtiyacını gören, herkese nimetini sebil eden Rabbimizin bizim niyazlarımızı samimi dileklerimizi de duyacağı şuurunu yenileyelim.

Elest bezminde bizimle konuşan, bize değer veren Rabbimizle dualarımızda hasbi hal edelim.Zira O, bizim sesimizi duymak istiyor.

Perişan hallerimizden ötürü özür dileyelim. Islah dolu zamanlara ulaşmak için güç ve kuvvet isteyelim. Birlik ve dirliğimizin daimi olması için açalım ellerimizi Rabbimize.



Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2005 Ağustos sayısında yayınlanmıştır. Hüseyin Karaca

Vaiz/Haseki Eğitim Merkezi



Kutlu Geceler: Kandillerimiz



Rahmet ve mağfirete vesile olan üç aylara girmek üzereyiz. Recep, Şaban ve Ramazan-ı Şerif ve bu aylar içerisinde bulunan Regaib, Mi'rac, Berat ve Kadir geceleri ilâhî feyiz ve bereketle bezenmiştir. Bu feyizli gecelerden ilki olan Regaib Kandilini bu ayda idrak edeceğiz.

Kandiller, yıldızların semayı aydınlattığı gibi yüreklerimizi aydınlatan gecelerdir. Bu geceler, kendini bilmenin ve bir beşer olarak ilâhî kudret karşısındaki acziyetimizin şuurunda olarak taat, ibadet ve şükürlerimizi artırmanın bir vesilesidir.

Kandillerin bizlerin için önemli yönlerinden biri modernleşmenin beraberinde getirdiği yalnızlaşmaya neşter vurmasıdır. Bu günlerde hayat paylaşılır, hatırı sorulmayan dostların, arkadaşların, akrabaların, anne ve babalarımızın hatırları sorulur, gönülleri alınır, ziyaretler yapılır, uzakta olanlara telefonlar edilir, mesajlar çekilir.

Gün geçtikçe modern insan yalnızlaşıyor ve hayatın keşmekeşliği içerisinde yüzünü sürekli dışarıya, geçici olana, akıp gitmekte olana fazlasıyla döndürmekte; öze dönüşünü ihmal etmekte ve gönlünü arındırmak için içe dönük bir bakış yapmamakta, iç kritikte bulunmamaktadır. Kendini sorgulamamanın bedelini ise, çok ağır ödemektedir.

Çünkü insanı sadece dünyevî varlık ve maddî güçler mutlu kılmamaktadır. Allah'a sığınmanın, O'nun emirlerine boyun bükmenin verdiği hazzı ona hiçbir şey verememektedir. Allah'ın kulu olduğu bilincinden yoksunluk ve Allah'ı unutma ve hayatın dışında tutma çabaları ve O'na karşı kulluk borcunu umursamama, insanı Allah'ın inayet ve engin rahmetinden uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Bir başka anlatımla, etrafını kuşatan bunca kanıta ve kendisine verilen akıl nimetine rağmen Allah'ı unutan, O'na kul olma idraki içinde olmayan insan, ilâhî rahmetten uzaklaşarak gerçek anlamda kendine yabancılaşmakta, hayatın anlamını kaybederek, ömrünü beyhude bir biçimde tüketmekte ve ahirete hazırlıksız olarak gitmektedir.

Ayrıca insan davranışlarında merkezi konumda olan kalbin ihmal edilişi, beraberinde kalbî kirliliği getirmektedir. Kur'an-ı Kerim'de kalbi kirliliğin sebebinin günahlar oldu şöyle ifade edilmektedir: "Hayır! Bilâkis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir" (Mutaffifin, 14) Ayette geçen "kalp kirlenmesi" tabirini, Hz. Peygamber (s.a.s.) de: "Kul bir günah işlediğinde, kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahından tevbe edip uzaklaşırsa kalbi saydamlaşır. Eğer tevbe etmeyip günah işlemeye devam ederse, o siyah nokta artar ve kalbi istila eder?" (İbn Mace, Zühd, 29) diye açıklamaktadır.

Bu kirlilik sadece kalpte kalmamakta, dışarıya bencillik, şehvetperestlik, merhametsizlik, sahtecilik olarak yansımaktadır.

Bu niteliklere sahip insan, sadece kendi yüreğini tüketmekle kalmamakta; yol açtığı zararlı davranışlarıyla da diğer insanları üzmekte ve yüreklerini sızlatmaktadır.

Aslında ızdırap, acı ve ağrı içerisinde inleyen hastanın ilâç ve doktoru beklediği gibi katılaşmış ve bütün hücreleri zifiri karanlık içerisinde bulunan yürekler, bu hallerinden kurtulmak için bir menfez aramaktadır. Tabiî ki insanın bu vurgun, kaos ortamından kurtulması için bir karar vermesi, nefsini aşması gerekiyor. Karar verenler için duaların kabul olacağı kutlu anlar gerekiyor. İşte bu kutlu anların yoğun olduğu zamanlar, üç aylar ve içerisindeki kandil geceleridir.

Kandil geceleri, huzuru arayan bir yürek için bir imdat çağrısı ve kurtuluşudur.

Kandil geceleri, hayata beyaz yeni bir sayfa açmaktır. Bu geceler, yüreklerimizin bir menfezidir. İlâhî rahmet, bir menfez bulup yüreklerimize düştüğünde; kararmış, katılaşmış, kılıflara bürünmüş kalplerde dönüşüm başlıyor, nefis Rabbiyle barışıyor, insan gerçek huzura ve doyuma ulaşıyor. Davranışlarımızda güzellikler, salih ameller ortaya çıkıyor.

Bütün bu güzellikler kandil gecelerinde yakılan bir tevbe kıvılcımıyla kendini gösteriyor. Tevbe küllî bir arınma, yıkanma sürecidir. Tevbe, Yüce Allah'ın tertemiz verdiği yürekleri, Ona salim bir şekilde arz etme çabasıdır. Bunun için yüreklerimizde şirk ve küfürden, cehalet ve kötü huylardan bir eser olmamalıdır. Günahtan arınmış bir yürekle huzura çıkmak en büyük tutkumuz olmalıdır. Zira Yüce Allah huzuruna temiz bir kalp ile çıkmamızı istemektedir. (Şuara, 89)

Ancak bu gecelerde yapılacak tevbe öncesi hazırlıklarımız da olmalıdır. Önce yediğimiz ve içtiğimizin arı duru helâl olup olmadığına bakmalı, hak ve hukukunu çiğnediğimiz gönüllerle barışmalıyız. Ardından Yüce Allah'ın ardına kadar kadar açık rahmet kapısının eşiğine varıp, yanık bir gönülle, mümkünse dualarımızı gözyaşlarıyla süsleyerek, zihnimizde tekrar günahlara dönme düşüncesi olmadan, bin bir nedamet içerisinde, dilde kalmayan yüreğe inen bir tevbe yapmalıyız. Zira Yüce Allah: "Allah tevbe edenleri, arınanları ve tertemiz olanları sever." (Bakara, 222)

Böyle bir tevbe, Allah'ın af ve mağfiretini celp edecek, arınmış arı duru bir yürekle ertesi güne uyanmamıza sebep olacaktır.

Nice ihlâsla Yüce Allah'a yönelen Müslümanın yürekleri bu kutlu gecelerde istikamet bulmuş ve nice zamandır boş bıraktığı namaz saflarındaki yerini almasına vesile olmuştur.

Bu itibarla; kandil geceleri kalpleri onarmanın güzel bir zamanı? Nefis muhasebesi yapmamız için altın fırsat. Çünkü malayani ve dünyanın meşgalesi, bize bu nefis muhasebesini yapmamızı unutturuyor. Bu geceler, dünya kendimizle baş başa kalıp, nefis muhasebesi yapmamız için çok büyük bir imkândır. Bir gece de olsa kandiller, dünya gailelerinden zihnimizi uzak tutmak için güzel bir fırsat.

Nefis muhasebesi, Yüce Allah'la iletişimimizi sorgulama; geçmişimizi, içinde bulunduğumuz durumu, geleceğimizi gözden geçirmedir. Kendimizle hesap günü gelmeden önce hesaplaşmaktır. Manevî kayıplarımıza nedamet, yaptığımız ibadetlerin ilâhî rahmete vesile olup olamayacağını tefekkürdür.

Bu muhasebe neticesi, içinde bulunduğumuz nokta ile ilâhî rıza arasındaki açı farkı tespit edilerek, artılar eksiler çıkarılır ve bir değerlendirme yapılır. Eksiler ve eksiklerimiz var ise, ölüm gelip çatmadan önce bir an evvel hayatımıza istikamet kazandırmak için bir telâfî programı hazırlamalı, günahla yaralanmış yüreğimizi, hücrelerimizi tevbe ile onarmalı ve bu arınmadan sonra sürekli ve istikbalimizin ilâhî rızaya muvafık olması için son nefesi teslim edinceye değin gayret sarf etmeliyiz. Çünkü sık sık nefis muhasebesi yapıp, ilâhî rotadan şaşmayan bahtiyar kalpler, nedamet ve yakınma içerisinde olmadan, saf bir yürekle bu fânî âlemden, ebedî âleme mutlu ve kazançlı gideceklerdir.

Günlük hayatın rutin telâşları içinde özeleştiriye hiç fırsat bulamadan, farkına bile varmadan dünyaya veda ediş, ne kadar acı... Ne büyük bir kayıp?

Bunun için kandil geceleri hayatımızda bir ab-ı hayat, dirilik iksirimiz olsun. Bu geceleri evlerimize, sokaklara ve bütün yüreklere taşıyalım. Eşimize, çocuklarımıza, komşularımıza ikramlarla bulunarak kandil günlerini renklendirelim. Aramızdaki sevgi bağını, dayanışma ruhunu güçlendirelim. Kırgın gönülleri barıştıralım. Elimizi ve gönlümüzü uzanabileceğimiz herkese açalım. Cemaatle namaz kılarak cemaat olmanın ve anne-baba çocuklar birlikte saf tutarak aile olmanın bilincine vararak yüreklerimiz Yüce Yaratıcıyla buluşmanın huzurunu yaşasınlar.

Nice birlik ve beraberlik içinde af ve mağfirete vesile olan kandillere... Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2005 Ağustos sayısında yayınlanmıştır.





banner112
SIRADAKİ HABER

banner209

banner191

banner148

banner145

banner179

banner176