Diplomatların Gözüyle Davos Çıkışı

Dış politika uzmanları Davos’ta Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Simon Peres ile tartışıp paneli terk etmesinin Türkiye için olası sonuçlarını değerlendirdi. Uzmanlar, “Bu hareketle dış politikada Türkiye’nin eli ve bölgedeki arabuluculuk rolü güçlenmeyecek” dedi. Bununla birlikte Türkiye’nin politikalarının böylesi bir çıkıştan sonra temelden değişmeyeceği ve bundan sonra yapılması gerekenlere yoğunlaşılması gerektiği konusunda hemfikirler.

İlter Türkmen (Eski Dışişleri Bakanı)
Arabuluculuk misyonu zor

Son yaşananların Türkiye’nin Ortadoğu politikasında büyük bir değişiklik anlamına geldiğini düşünmüyorum. Ama politika hem özdür, hem de üslup. Burada bir üslup sorunu olduğu ortaya çıkıyor. Oldukça ciddi bir tartışma cereyan etti. Simon Peres Başbakan’ı eleştirince, Başbakan da şiddetli bir tepki gösterdi, “Siz öldürmesini iyi bilirsiniz” dedi. Peres’i alkışlayanlara da bunlar insanlık suçu” dedi, bunlar söylenecek sözler değil tabii. Orada kendisinin herhalde çok sinirlendiği anlaşılıyor ama ben bunun Türkiye-İsrail ilişkilerinde çok köklü bir değişiklik yaratacağını sanmıyorum. Bir müddet bir soğukluk olacaktır. Fakat şunu da belirtmek gerekiyor, bundan sonra İsrail’i ilgilendiren konularda, arabuluculuk hevesimizi galiba biraz kontrol etmemiz gerekecek. Bu biraz zor görünüyor çünkü siz tarafınızı belli ettiniz. Arabulucu dediğin tarafsız olur.

Diplomatlar değil müşavirler başrolde

Sonuçta dış politikayı başbakan yapar. Ancak dış politika konusunda Başbakan diplomatlardan çok, etrafındaki müşavirlerden görüş alıyor. Bu müşavirlerin de odak noktası Ortadoğu, AB ile fazla ilgileri yok. Zaten dikkat ederseniz onlarda da dini görüş hakim. Dünyada Hamas’a hayran olan tek de biz varız, başka kimse de kalmadı. Evet, Hamas seçimle geldi ama seçimle gelmiş olmak sizi otomatik olarak iyi bir yönetim haline getirmez ki. Ayrıca biliyoruz ki Ortadoğu’da bütün ülkeler, Körfez ülkeleri de Mısır da Ürdün de hatta Suriye de Hamas’tan korkuyor. Çünkü herkes kendi ülkesine bakıyor ve “günün birinde bende seçim olursa, Hamas gibi biri çıkarsa ben ne yaparım” diyor. Bu korku da yerinde doğrusunu isterseniz.

Başbakan’ın müşavirlere diplomatlardan daha çok önem verdiği Türkiye’ye geldiğinde sarfettiği “monşer” sözünden de anlaşılabilir. O anda siniriyle söyledi herhalde. Belki de kibarlığa kızıyor ama kibarlık da suç değildir herhalde.

İnal Batu (Türkiye’nin eski BM Büyükelçisi)
Kriz bağımlısı olduk

Kriz bağımlısı bir ülke olduk. İçeride sürekli krizlere, gerginliklere, kamplaşmalara artık alışıldı. Fakat Sayın Başbakan’ın üslubu bu krizleri yurtdışına da taşımaya başladı. Tabii bunun sonuçları da çok önemli ve olumsuz olur. Haklı olmak başka, bir başbakana yakışır şekilde hareket etmek başka şeylerdir. Ölçü üç haftadır kaçırılmıştır. Filistin halkının ıstıraplarına katılmak, paylaşmak, İsrail’in aşırı güç kullanmasını kınamak, eleştirmek, hepsi güzel de bunları yaparken bazı şeylere de dikkat etmek gerekir. Bir terör örgütü olarak bilinen ve listelere girmiş olan Hamas’ın sözcülüğüne soyunduğunuz intibaını vermeyeceksiniz. Mesela “ben Hamas’ın görüşlerini Birleşmiş Milletler’e taşırım” demeyeceksiniz. İkinci olarak İsrail yönetimini eleştirirken anti-semitizm tonları vermeyeceksiniz. Tevrat’tan bölüm okumak, biz 500 yıl önce Yahudiler’i kurtardık demek, ilkokullarda çocuklara saygı duruş yaptırmak gibi... Ve ülkenizdeki Musevi asıllı vatandaşları da düşüneceksiniz. Maalesef üç haftadır bu iki konuda özen gösterilmiyor. Türkiye İsrail’in zulmünü eleştirmek gibi haklı bir davayı, dünyada tek başına savunurken haksız duruma düşüyor. Son kriz de bunun en son örneği oldu. Üç haftadır devam eden yanlış tutumların en önemli halkasını yaşadık.

Tarafsızlık görüntüsü kayboldu

Sayın Başbakan herhalde Davos’a sadece o panel için gitmedi. Gayet yoğun bir programı vardı. Davos’ta böyle belki 30 tane panel vardır. Bu panellerden birinde Erdoğan’ın paneli yöneten kişinin münasebetsizliğine sinirlenip, haklı olsa da Peres’in yüksek sesle konuşmasına tepki gösterip gürültülü bir şekilde, bütün dünyanın gözü önünde paneli terk etmesi ve “Benim için Davos bitmiştir, ben bir daha Davos’a gelmeyeceğim” gibi maksadını çok aşan tehditlerde bulunması bir başbakana yakışan davranış değildir. Türkiye son 20 gün içinde izlenen aşırı politikalar yüzünden haklı noktalardan hareket edip haksız duruma düşmüştür. Tekrar vurgulamak istiyorum, burada kastettiğim İsrail mezalimini eleştirmek kesinlikle değil, Hamas’ın sözcülüğü ve anti-semiztizm meselelerinden bahsediyorum. Türkiye bugün itibariyle, önemli bir zaman süreci içinde Ortadoğu’da, Avrupa’da ve Amerika’da tüm tarafların saygı duyduğu, tarafsız dengeli devlet görüntüsünü kaybetmiş bulunmaktadır. Bundan sonra ne Suriye-İsrail arasında arabuluculuk söz konusu olabilir ne de Türkiye El Fetih ile Hamas’ı uzlaştıran bir ülke konumunu koruyabilir.

Yapılanlar yanlış oldu. Bu hükümetin en büyük eksiği kriz yönetimini bilmemektir fakat diplomatlar kriz yönetimini bilirler. Diplomatlara bırakılsın bu iş, onlar verilen hasarı tamir eder. Peres de özür telefonuyla bir devlet adamı olarak ilk adımı atmıştır. Dilerim bunlar unutulsun, mazide kalsın. Türkiye yeniden bölgede hem Hamas ve El Fetih arasında hem de İsrail ile Arap ülkeleri arasında arabuluculuk yapabilecek, tarafsız, dengeli politika izleyen bir ülke gibi görünebilsin. Bu imkansız değildir.

‘Monşerler diyerek küçümsedi"

Başbakan ‘Monşerler’ diyerek bizi küçümsemesin, biz bu ülkeye yıllarca hizmet ettik. Aramızda üslup farkı olduğu doğrudur ama biz de onun üslubunu beğenmiyoruz, en azından ben. Bu sözleriyle emekli büyükelçiler dedi, bizleri kastetti. Bizler bu memlekete hizmet etmeye çalışıyoruz.

Onur Öymen (Türkiyenin eski NATO Daimi Temsilcisi/CHP Milletvekili)
‘Hamas’ın sözcülüğüne soyunuyor’

Türkiye’nin savunduğu politika şu ana kadar şuydu; “Siyasi amaçlı şiddet, masum insanlara yönelik şiddet kimden gelirse gelsin, kime yönelik gelirse gelsin, sebebi ne olursa olsun kınarız!” Bir devletin bir politikası olur, her gün politika değiştirilmez. Bu bizim yerleşmiş politikamızdır. Başbakan bundan uzaklaşıyor. Türkiye’nin de resmen terör örgütü olarak tanıdığı Hamas’ın sözcülüğüne soyunuyor. Hata burada.

Sayın Başbakan İsrail’in yaptığı saldırıları kınamakta tabii ki çok haklı, biz daha fazla kınıyoruz ama Hamas’ın İsrail’in sivil yerleşim bölgelerine yaptığı saldırıları hafife alıyor, onu kınamıyor. Eğer dünkü toplantıda, biz onu da kınıyoruz deseydi kimsenin söyleyecek sözü kalmayacaktı, Simon Peres de cevap veremeyecekti. Fakat Hamas’ın saldırılarını kınamaması ve arka çıkması, Hamas’ın saldırılarını ön plana çıkarıp kendi saldırılarını geri planda bırakması için Simon Peres’e bir fırsat verdi. Bunlara dikkat etmek gerekiyor.

Son yaşananlar Türkiye’nin dış politikadaki ekinliğini olumsuz yönde etkiler. Arabulucu olmanız için taraflardan birinin sözcüsü olmayacaksınız. Hem terörist bir örgüt olarak tanıdığınız birinin sözcüsü olacaksınız hem de tafrasız arabulucu olacaksınız. Bu mümkün mü? Bundan sonra yapılacak şey, Başbakan’ın bu konuşmasının yarattığı tahribatı tamir için çalışmaktır. Türkiye bunun için gayret gösterecek. Daha yapıcı çizgi izleyeceğiz, barış çalışmalarına katkıda bulunacağız. Hamas’ın sözcülüğünden vazgeçeceğiz. Yapılacak işler var ama bir kere zarar çıktı ortaya. Bunları tamir etmek kolay olmayacaktır.

Başbakan kendi diplomatlarını küçümseyemez

Başbakan geri döndüğünde diplomatlara yönelik “monşer” sözü düzeyli olmayan bir sözdür. Kendisi bisküvi ticareti yaptığı dönemde onun monşerler diyerek küçümsediği insanlar Türkiye’yi şerefle yurtdışında temsil ediyorlardı. Kıbrıs gibi, Kardak gibi en hayati meselelerimizde birinci derecede rol oynuyorlardı. Hiçbir başbakan kendi diplomatlarını küçümsemez. Sizin hayatı boyunca ülkesinin çıkarlarını korumaktan başka amacı olmamış, hayatını tehlikeye atmış diplomatları meslek olarak küçümsemeye ne hakkınız var!

Belli ki bütün bunları iç politikaya yönelik olarak yapıyor. Yoksa komşunuz Irak’ta yüzbinlerce Müslüman, masum kadın ve çocuk öldürülürken, Sudan’da yüzbinlerce insan öldürülürken, her gün Afganistan’da onlarca sivil öldürülürken bu tepki göstermeyeceksiniz, burada göstereceksiniz. Nedir farkı? Şimdi yaklaşan seçimler var.

Nuray Mert (Radikal Yazarı/İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi)
Dramatik değişim olmaz

Elbette bu beklenmedik, çok keskin bir davranış ama bir ülkenin dış ilişkileri, başbakan da olsa bir kişinin yaptığı çıkışla olumlu ya da olumsuz manada dramatik olarak değişmez. Ama bu, hiç etkilenmez anlamına da gelmemelidir. Mutlaka etkilenir, bakın bugün Gazze’de Başbakan için miting yapılıyor. Arap kamuoyunda etkileri olacaktır, nitekim onun işaretlerini de alıyoruz. Arap televizyonlarının bir kısmına, Arap gazetecilerle yapılan röportajlara baktığınızda zaten aşağı yukarı olası etkileri tahmin edebiliyoruz. Bu çıkışı olmadan önce de bölge kamuoyu nezdinde hem Tayyip Erdoğan’ın hem de Türkiye’nin yükselen bir grafiği vardı. Buna mukabil bölgedeki liderler bundan pek hoşlanmamışlardır, başta Mısır olmak üzere... Yaşananlar sadece İsrail’le ilişkilerimizi etkilemez, neredeyse İsrail kadar etkilenecek başka ülkeler de var bölgede. Nitekim Simon Peres Mübarek örneğini verdi. “Mübarek durumu daha iyi anlıyor, siz terslik yapıyorsunuz” demeye getirdi.

ABD başta olmak üzere Batı dünyası bölgede, İran’ın nüfus alanını güçlendirmektense, bu alanı Türkiye’nin doldurmasını tercih eder. Nedir İran’ın nüfus alanı, Şiiler etkisinde ideolojik etkinlik alanı var. Arap dünyasında artık giderek AB ile işbirliği içerisinde olan ve kendi toplumunun taleplerini hiçbir şekilde temsil etmeyen hükümetlere karşılık, İran’ın ABD ve İsrail karşısındaki tavizsiz tutumu bir dik duruş ve alternatif olarak görünüyor. İran’ın askeri ya da mezhebi etkisinin ötesinde böyle bir ideolojik etkinliği de var bölgede ve bu bir tehdit olarak görülüyor.

Batu Türkiye'ye sahne açıyor

Zaten Türkiye’nin bu yönde yönlendirilmesi de söz konusu; Türkiye’ye sahne açılması… Arabuluculuk rolü bir ülkenin sadece kendi gücünden kaynaklanmaz, arkanızda böyle bir destek olmadığı sürece İsrail-Suriye barış görüşmesi tarafı olamazsınız. Arkanızda dünya çapında bir destek olması gerekir. Bu destek hala var mı sorusuna cevap vermek için Batı ve ABD merkezlerinde bu olayın nasıl yorumlandığını görmemiz lazım. Her şeye rağmen, evet biraz kontrol dışına çıkıyor, maksadı aşan işler oluyor, Tayyip Erdoğan’ın şahsında veya Gazze konusunda Türkiye’de genel olarak biraz fazla tepki duyuldu diye oluşan kuşkular ağır basar ve Türkiye’nin önü kesilir mi yoksa bütün bunlara rağmen yine de İran’ın nüfus alanını arttırmasındansa bölgede böyle bir atak daha da iyidir, tercih edilir bir şeydir ve belli ölçüler içerisine çekilmek suretiyle biz bunların arkasında olalım görüşü hakim olur mu bunu zaman içinde gözlemleyebileceğiz.

ABD başta olmak üzere Batı dünyası bölgede, İran’ın nüfus alanını güçlendirmektense, bu alanı Türkiye’nin doldurmasını tercih eder. Nedir İran’ın nüfus alanı? Şiiler etkisinde ideolojik etkinlik alanı... Arap dünyasında artık giderek AB ile işbirliği içerisinde olan ve kendi toplumunun taleplerini hiçbir şekilde temsil etmeyen hükümetlere karşılık, İran’ın ABD ve İsrail karşısındaki tavizsiz tutumu bir dik duruş ve alternatif olarak görünüyor. İran’ın askeri ya da mezhebi etkisinin ötesinde böyle bir ideolojik etkinliği de var bölgede ve bu bir tehdit olarak görülüyor.

Erken değerlendirme doğru olmaz

Zaten Türkiye’nin bu yönde yönlendirilmesi de söz konusu; Türkiye’ye sahne açılması… Arabuluculuk rolü bir ülkenin sadece kendi gücünden kaynaklanmaz, arkanızda böyle bir destek olmadığı sürece İsrail-Suriye barış görüşmesi tarafı olamazsınız. Arkanızda dünya çapında bir destek olması gerekir. Bu destek hala var mı sorusuna cevap vermek için Batı ve ABD merkezlerinde bu olayın nasıl yorumlandığını görmemiz lazım. Her şeye rağmen, evet biraz kontrol dışına çıkıyor, maksadı aşan işler oluyor, Tayyip Erdoğan’ın şahsında veya Gazze konusunda Türkiye’de genel olarak biraz fazla tepki duyuldu diye oluşan kuşkular ağır basar ve Türkiye’nin önü kesilir mi yoksa bütün bunlara rağmen yine de İran’ın nüfus alanını arttırmasındansa bölgede böyle bir atak daha da iyidir, tercih edilir bir şeydir ve belli ölçüler içerisine çekilmek suretiyle biz bunların arkasında olalım görüşü hakim olur mu bunu zaman içinde gözlemleyebileceğiz.

Bir takım kuşkular çoğalırsa, Türkiye’nin oynadığı rol bizim politika tercihlerimiz açısından tercih edilir ama bu kontrol çıkıyor, bunun nereye varacağı da pek belli olmuyor kuşkusu ağır basarsa o zaman tabii Türkiye’ye verilen rol yavaş yavaş geri çekilir. Ayrıca durumu Türkiye arabuluculuk rolü yapıyordu bunu kaybetti gibi de yorumlamamak gerekeli. Bu durum zaten mevcut hükümeti destekleyenler tarafından da eleştirenler tarafından da abartılı yorumlandı. İsrail-Suriye barış girişimi mutlaka önemlidir. Uluslararası arenada arabuluculuk rolü her zaman iyi bir roldür ve ön plana çıkma işaretidir. Ama bölgeyi az çok tanıyanlar bilir ki İsrail ile Suriye’nin barış girişimlerine sadece Türkiye’nin arabuluculuğu ile olacak bir iş değildir. İsrail ile Suriye bugünden yarına barışması kolay değil, buna karşı çok engel var. İkinci olarak bu tür çok önemli engellerin aşılması, uluslararası arenada çatışmaların aşılması, diyalogların ve barış süreçlerinin gerçekleşmesi noktasında bizim gibi orta büyüklükteki ülkelere büyük ödül verilmez. O da bir kredi, ödül alır ama ihale daha büyük bir güce verilir. Nitekim Erdoğan’ın gittiği her yere arkasından Sarkozy’nin de gidiyor olması bunun en iyi işaretlerinden biri. Övünüyorken de eleştirirken de ölçüyü kaçırıyoruz.

Tezkereden sonra en büyük eşik

Şu da önemli bir nokta; ben Başbakan’ın Davos’taki çıkışının ötesinde Türkiye’nin Gazze’ye gösterdiği ilgi ve tepkiyi, tezkere krizinden sonra en büyük eşik olarak görüyorum ve başından itibaren bunu önemsiyorum. Ama yerli yerine oturtmak şartıyla bunun önemsemek gerekiyor. Türkiye barışın hakemi olacaktı artık olmayacak demek gerçekçi bir yaklaşım değil.

Prof Dr. Fuat Keyman (Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi)
Bu diplomatik skandal değil

Ben bu olayı kamu diplomasisi skandalı olarak görmüyorum. Dün iki tane konuşma yaptı Başbakan, bunlardan bir tanesi Kafkas zirvesindeydi, ikincisi Ortadoğu zirvesinde. Ben ikisini de izledim ve şu izlenimi edindim: Bir kere planlı olarak gidilmiş. Bu toplu konuşma hazırlanmış ve böyle bir konuşma yapılmasına karar verilmiş. Yani Türkiye, Arap ülkelerinin dışında ve batı ülkelerinin bu marjinlerinde ben böyle bir konuşmayı yapmak istiyorum ve bunu uluslararası bir zeminde yapmak istiyorum kararını almış. İsrail’e karşı bu tür bir konuşmayı yapma gerekliliği zaten sadece Arap kamuoyu değil Avrupa kamuoyu ve dünya kamuyu tarafından da dillendiriliyordu. Devletler tarafından değil ama halklar tarafından dillendiriliyordu. Türkiye’nin bunu üstlenmesi yani Arap dünyasının dışında bunu İsrail’e karşı bu açıklıkta ve insan odaklı olarak söylenmesi kararı doğru mudur, yanlış mıdır bunu tartışırız.

Erdoğan değil Türkiye konuşuyordu

Orada Recep Tayyip Erdoğan çok öfkeliydi ama Recep Tayyip Erdoğan konuşmuyordu orada Türkiye Cumhuriyeti devleti konuşuyordu ve Peres’in konuşması içinde yaptığı bütün müdahaleler AKP’ye değil Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılan hamlelerdi. Dikkatinizi çektiyse buna karşı Recep Tayyip Erdoğan basın toplantısında “Türkiye çadır devleti değildir” dedi bu da Libya’ya referanstı. Eğer buna karşı bir tepki olmasaydı o zamanda tekrardan Libya’ya referanslı olarak, “İsrail Türkiye’ye hakaret ediyor, siz buna karşı hiçbir şey yapmadınız” eleştirisi yapılabilirdi.

Bu olayı tartışırken de bence iç politika olarak değil Türkiye’nin dış politikası ve Türkiye-Avrupa Birliği- Ortadoğu üçgeninde ve Obama döneminden sonra dönüşebilecek Amerika’nın dış politikası içinde Türkiye’nin yeri olarak düşünmemiz gerekiyor. Bundan da şunu kastediyorum: Olayı öfkelerle ya da skandallarla değil de bundan sonra ne olacağıyla ilgili düşünerek değerlendirmemiz gerekiyor. Çünkü olayın dünyada algılanması da Türkiye-İsrail ilişkilerine indirgenmeyecek düzeydedir. Biz bunu sadece Türkiye-İsrail ilişkileri düzeyinde ve orada bir kamu diplomasisi skandalı oldu diye düşünürsek yanılgıya düşebiliriz. Ama şöyle düşünebiliriz; Bu yapıldı ve Türkiye’nin orada bir diplomatik bir yapı içinde bu kadar net İsrail’i eleştiren bir pozisyon alması bundan sonra Ortadoğu’daki yumuşak güce dayalı diplomatik hareketlerde Türkiye’nin elini zayıflatmış mıdır, güçlendirmiş midir?

‘Türkiye önemli hamle yaptı’

İsrail Lübnan’da askeri anlamda bozguna uğramıştı Hizbullah Gazze’de ise ahlaki anlamda bir yenilgiye uğradı. Yani artık benim görüşüme göre İsrail’in bu yapısını yeniden sürdürmesi mümkün değil. Artık bir şey yapılması gerekiyordu. Esasında Sayın Erdoğan’ın metni Türkiye’nin bu bağlamda bir şey yapmayı istediği ve bunun yapılması gerektiğini söyleyen bir metindi. Türkiye Ortadoğu’daki barışı artık daha ciddi, biraz daha gerçeklere dönük, biraz daha dökülen kana ve insan acısına dönük olarak ele aldı ve bence önemli bir hamle yaptı. Bu hamleden yalnızca bir hamaset ya da bir toplumsal kutuplaşma değil de Türkiye bu rolü nasıl daha iyi oynayabilir bunu ortaya çıkarmamız gerekiyor. Çünkü bu rolü daha iyi oynamaya başladıkça daha barışa dönük bir yapı ortaya çıkacaktır. Türkiye bu rolü oynamazsa o zaman da Hamas ve İran gibi aktörlerle bu süreci götürecektir.