banner244

banner242

banner176

banner246

banner191

banner249

banner148

banner145

banner179

banner248

banner243

Patagonya'ya, Vahşi Mavi Buzullara Yolculuk

Patagonya dilimizde hayali, uyduruk yer anlamında kullanılır nedense. Fransızlar da aynı anlamda kullanıyorlarmış. Aslında Patagonya, Güney Amerika’nın güneyinde .

DENİZ TURİZMİ 17.01.2009, 11:00
2569
Patagonya'ya, Vahşi Mavi Buzullara Yolculuk

Patagonya’ya yolculuk

Türkiye kar ve soğukla boğuşurken ben dünyanın diğer ucuna, Patagonya’ya kaçtım. Bunaltıcı sıcakta, zirvesinden dumanlar tüten volkanların, derinliği bilenmeyen göllerin, yağmur ormanlarının, uçsuz bucaksız pampaların, buzulların arasında dolaştım durdum. Bu haftadan itibaren bu yolculukta gördüklerimi, yediklerimi, içtiklerimi ve hissettiklerimi sizlere anlatmaya çalışacağım.

Bu sefer dünyanın diğer ucuna gidiyordum. İstanbul, Frankfurt, Buenos Aires, Santiago... Havaalanlarındaki beklemelerle birlikte 30 saate yaklaşan bir yolculuk. Dünyanın diğer ucuna gitmeye karar verdiğimde bu uzun, yorucu yolculuğu göze almıştım zaten. Uçakların daracık koltuklarına, hosteslerin atarcasına verdikleri lezzetsiz yemeklere, üçüncü sınıf şaraplara rağmen gıkım çıkmamıştı. Tevekkülümü biraz da Charles Darwin’e borçluydum galiba. Yanıma, onun Beagle gemisiyle yaptığı yolculuğu anlatan kitabı almıştım. Ünlü doğa bilimcisi, benim gitmek istediğim yerlere 180 yıl önce gitmişti. İngiltere’nin Playmouth limanından 27 metrelik, iki direkli, 74 kişinin sıkış tepiş sığdığı bir gemiye binmişti. Bu gemiyle okyanusları aşmış, fırtınalarla boğuşmuş, dünyanın o zamanlar hiç bilinmeyen köşelerinde beş yıl dolaşmıştı. Bu zorlu yolculuğu okudukça, uçaktaki olumsuzlukları görmezden geliyordum. Hatta o yıllarda gezgin olmadığıma şükrediyordum.

Şili ile Arjantin arasında yükselen karlı And Dağları’nı görünce heyecanlandım. Yıllar önce, kamyon kasasındaki yolculuğumu anımsadım. Tozlu ve zorluydu. Yükseklere tırmandıkça nefes almakta epey zorlanmış ve büyülenmiştim. Dar geçitler, tehlikeli yollar, lama sürüleri, fakir köyler... Uçağın penceresinden aşağıyı seyrederken o yolculuk film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti.

İNGİLTERE’DEN GEMİYLE ÇİÇEK PASAJI TAŞIMIŞLAR

Şili’nin başkenti Santiago’da beni sıcak karşıladı. Halbuki İstanbul’da kar atıştırıyordu. Yani kışı atlamış, yeniden yaz başına dönmüştüm. Geçen gelişimde çok kısa kaldığım için Santiago görüntülerinin çoğu belleğimden silinmişti. En iyi hatırladığım, İstanbul’un Çiçek Pasajı’nı andıran "Mercado Central"di. Elimle koymuş gibi buldum. Koca demir yapı, İngiltere’den gemilerle taşınmıştı. Balıkçılar, manavlar, şarküterilerin arasında lokantalar vardı. Karnınızı en ucuza, en lezzetli doyurabileceğiniz yerdi. Yemeklere Şilili sokak müzikçilerinin şarkıları eşlik ediyordu.

Santiago’da zamanımın çoğunu Plaza de Armas’ta geçirdim. Meydandaki bir kahvede oturunca, bütün kenti görüyordum sanki. Gelen, geçenler, akıllılar, deliler, yerliler, yabancılar, dilenciler, portre ressamları... Zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu.

Aklım hep Şili Patagonyası’na yapacağım yolculuktaydı. Uzun yıllar önce Arjantin Patagonyası’nın yalnız topraklarında dolaşıp durmuştum. Şimdi ise sınırın diğer yanındaki pampalarda cirit atacaktım. Patagonya dilimizde hayali, uyduruk yer anlamında kullanılır nedense. Fransızlar da aynı anlamda kullanıyorlarmış. Aslında Patagonya, Güney Amerika’nın güneyinde, Antarktika’ya kadar uzanan, Türkiye kadar bir bölge. Yani gerçek. Adının anlamı "büyük ayaklılar diyarı." Yerlilerin ayakları çok büyük olduğu için Macellan bu adı uygun görmüş.

KUŞBAKIŞI VOLKANLAR, GÖLLER

Santiago’dan güneydeki Balmaceda’ya uçarken ilk yolculuklarımdaki gibi heyecanlandım. Çoktan unuttuğum bir duyguydu bu: Heyecanlanmak!.. Yolculukları kanıksamıştım artık. Heyecanlanacağım rotalar giderek azalıyordu. Çok zorlu rotalara gitmeyi göze alamıyordum artık. Kolayları da heyecan vermiyordu. Bu gezi diğerlerinden farklıydı. Ayak basılmamış fiyortlar, yanardağlar, dünyanın en derin volkanik gölleri, binlerce yıl öncesinden kalma buzullar...

Pencereden gördüklerim muhteşemdi. Önce And Dağları’nın karlı zirveleri, sonra volkanlar. Dağların arasındaki derin vadilere, turkuvaz renkli buzul göllerine hiç ulaşan olmuş muydu acaba? Vahşi, ürkütücü, şaşırtıcı görüntülerdi bunlar. Bir yanardağın öfkesi hálá dinmemişti anlaşılan. Zirvesinden duman püskürüyordu. Dağlar ormanlarla kaplıydı. Arjantin Patagonyası’nın düz ve boz renkli toprakları yerini dağlara, zümrüt yeşili ormanlara, yeşil otlaklara bırakmıştı.

Balmaceda, kasaba irisi bir şehirdi. Orada fazla oyalanmadım. Grubu taşıyan otobüse binip, Puerto Chacabuco’ya hareket ettim. Hava epeyce sıcaktı. Yörenin kışı çok soğuk ve uzundu, bu nedenle klimasızdı araçlar. Otobüsün içi fırın gibiydi. Yol eski bir buzul vadisini izliyordu. Her virajdan sonra manzara değişiyordu. Uçsuz bucaksız yeşil pampalar, uzaklarda karlı dağlar, ormanlar, otlayan sığır sürüleri. Arada bir de mor çiçek tarlaları görüntüye giriyordu. Mor salkımı andıran bu çiçekler, düzlüklerde mor bir halı gibi görünüyordu.

CENNETE GİDEN YOL

Deli deli akan ırmakların iki yanı rengarenk çiçeklerle süslenmişti. Yol virajlı ve dardı. Otobüs yavaş gidiyor, manzaranın tadını çıkartıyordum. Bu yolculuk hiç bitmese de olurdu. Cennete doğru giden bir yoldaydım sanki.

Coyhaique kasabasında mola verdik. Tiryakiler hemen sigara yaktı. Ben de ilginç görüntü bulma umuduyla ara sokaklara daldım. Hiçbir özelliği yoktu. İspanyolca bilmediğim için yemek ısmarlamakta zorlandım. Yağ içindeki patates kızartması ve mayoneze bulanmış sosisi didikleyip bıraktım. Kırmızı şarabı içebilmek için içine bol buz atmak zorunda kaldım.

Puerto Chacabuco’ya vardığımda akşam olmuştu ama etraf hálá aydınlıktı. Bu mevsimde karanlığın basması gece yarısını buluyordu. Otelim fiyordun kıyısındaydı. Havada kesif balık kokusu vardı. Kıyıdaki büyükçe balık fabrikasından geliyordu. Kasaba fakir ama manzarası çok güzeldi. Denize bitişik yükselen dağların zirvesi hálá karlıydı. Gökyüzünde yarım ay parlıyordu. Güneş çekilirken sıcağı da toparlayıp götürmüştü. Akşam üşütüyordu. Bulduğum en kalın giysilerimi giyip, balkonda bir koltuğa oturdum. Bir bardak şarap eşliğinde kendimi manzaranın içine attım. Yarım ay, fiyorda simlerini serpiştirmişti. Dağların ardından batan güneş bulutları kırmızılı, pembeli pamuk helvalarına benzetmişti. Yakamozları yara yara giden balıkçı motorları, siyah kuğular gibi süzülüyordu. Sonra gökyüzü yıldızlarla doldu. Bunlar şimdiye kadar hiç görmediğim güney yarım kürenin yıldızlarıydı. Baktım baktım, tanıdığım hiçbir yıldızı göremedim. Dünyanın diğer ucunda düş kurarak uykuya daldım.

YILAN BALIĞI KIZARTMASINI TATMAYANI ŞİLİ’Yİ GÖRMÜŞ KABUL ETMİYORLAR

Şililer güne ekmek, tereyağı ve reçelden oluşan basit bir kahvaltıyla başlıyor. İçtikleri çay ve kahvenin tadı yok. En iyisi süt katmak. Öğlen servisi saat 13.30 - 16.00 arasında. Salata, peynirle başlanıyor. Popüler ana yemek tercihleri etli kuru fasulye, tavuklu pilav. Arada küçük bir sandviç, kek atıştırıp 21.00 sonrası zengin akşam yemeğine başlanıyor. Ünlü şair Pablo Neruda’nın "Yılan Balığı Yahnisi Kasidesi"yle ölümsüzleştirdiği yemeğin tadına mutlaka bakılmalı. Şiir, yemeğin nasıl yapılacağını tarif eder ve hemen hemen her Şilili bu kasideyi ezbere bilir. Yılan balığı kızartılarak da yenir. Domates ve söğüş soğanla servis edilir. Şilililer "Eğer yılanbalığı kızartmasını tatmadıysanız Şili’yi görmüş sayılmazsınız" derler.

Şili mutfağında balık, tahıl ve sebzeler ağırlıkta. Kuzular ihraç edildiği için mönülerde pek görünmüyor. Şili’ye giderseniz, şu yemeklerin de tadına da bakmanızı öneririm. Kıyma, soğan, zeytin, kuru üzüm, katı yumurtayla yapılan börek (Empandos) sabah kahvaltılarının gözdesi. Kuru fasulye, erişte, soğan, sarı kabak, kuşbaşı et veya sosisle pişirilen erişteli fasulye ülkenin en sevilen yemeği. İnce ekmek dilimlerinin arasına dilimlenmiş domates, söğüş et, haşlanmış taze fasulye, acı yeşil biber, mayonez, avakado, hardal konarak yapılan Chacerepo en popüler sandviç türü. Malzeme bolluğundan ısırarak yenmez. Çatal, bıçak gerekir. Şişte kuzu, Patagonya’nın gözde yemeklerinden. 6 aylık kuzu, ortadan ikiye bölünerek bütün halinde şişlere geçirilir ateşe meyilli şekilde konarak, dört saatte kızartılır. Bütün bu yemekleri hazmetmek için, 23 aromatik bitkinin alkol içinde marine edilmesiyle yapılan Araucano bitter içmek gerekir. Bütün restoranlarda ve barlarda yemekten sonra servis edilir. Tabii yıldızı hızla yükselen Şili şaraplarını da unutmayın.

Vahşi fiyortta mavi buzulların arasında

Şili Patagonyası’ndaki yolculuğumda bu hafta daha da güneye indim. Aysen Fiyordu’nda kıyı kıyı gidip, insanlardan uzakta, vahşi doğanın tadını çıkartan fok balıklarıyla tanıştım. Dev buzulun nasıl yok olmaya başladığını izledim. Gölleri, dağları aşıp Şili Patagonyası’na veda ettim. Bu hafta vahşi doğanın içinde yaptığım bu büyüleyici yolculuğu sizinle paylaşacağım.

Bir sabah, Türkiye’den çok uzakta, Şili Patagonyası’nın güneyinde, bir fiyordun kenarındaki otel odasında uyanacağımı hiç aklıma getirmemiştim. Perdeyi açtığımda zirvesi karla kaplı dağları gördüm. Her yerden bir dağ yükseliyordu. Zirveler sanki yükseklik yarışındaydı. Yattığım yerden dağ görmeyeli uzun yıllar olmuştu. Heyecanlandım. Aslında bugün heyecanlı bir gün olacaktı. Bir katamarana binip daha güneye gidecek, asırlar öncesinden kalma buzulla tanışacaktım.

Kıyıya indiğimde, buzul yolcuları etrafı daha iyi seyredebilmek için pencere kıyısında yer kapma telaşındaydı. Dağlara daldığım için kuyruğun en sonuna kalmıştım. Bulduğum yere razı olacaktım...

Aysen Fiyordu, Şili’nin en önemli su yollarından biriydi. Bir çok kenti Büyük Okyanus’a bağlayan bu labirent ve değişken formlu fiyortta, yolu bulmak için usta bir kaptan olmak gerekiyordu. Kataraman hareket ettiğinde, üst kattan her yeri rahatlıkla görebiliyordum. Fiyordun solunda And Dağları yükseliyordu. Sağda ise irili ufaklı volkanlar sıralanmıştı. 18 bin yıl önce oluşumunu tamamlayan bölgenin vahşi doğası görkemini koruyor, keşfedilmeye izin vermiyor, gizlerini hálá saklıyordu. Aslında 19. yüzyıla kadar insanoğlunun gözünden uzakta kalmıştı. 1831’de Charles Darwin, yörenin ilk haritasını çıkarmıştı. Kaptan FitzRoy’la birlikte tepelere çıkmayı denemiş, ormanın içlerine girememişti. Ellerini yüzlerini yırtan keskin dallar, bambu sarmaşıkları ilerlemelerini engellemişti. Bölgenin haritasını böylesine zorluklara katlanarak çıkarabilmişti.

DARWİN’IN FOKLARIYLA KARŞILAŞTIK

Bir süre gittikten sonra, sağımızda Maca Yanardağı göründü. Zirvesini karlarla örtmüş, mışıl mışıl uyuyordu. Kıyıları ve dağları kaplayan ağaçlar, sarmaşıklar, bambular öylesine vahşi bir görünüm sunuyordu ki, Darwin’in anlattıklarının bugün için de geçerli olduğuna inanıyordum. O günden beri değişen bir şey olmamıştı anlaşılan. Katamaran bir süre sonra yavaşlayıp, kıyıya yanaştı. Taşların üstünde bir sürü fok balığı, birbirine yaslanmış uyuyordu. Bazıları ürküp kendini denize attı. Darwin fokları, aynı kıyıda görmüş, defterine şu notu düşmüştü: "Domuzlar gibi birbirlerine sokulmuş uyuyorlardı. Ancak pisliklerinden ve yaydıkları korkunç kokudan domuzlar bile utanç duyardı." Ünlü araştırmacıyla gördüklerimiz tıpatıp aynıydı ama arada tam 180 yıl vardı. Aysen Fiyordu’nda zaman çok yavaş ilerliyordu anlaşılan.

Ertesi gün erkenden kendimi bir yağmur ormanında buldum. Özelleştirilmiş bir parktı. Ağaçların gölgelediği patikalardan yürürken, ilgimi en çok dev yapraklı bitkiler çekti. Yaprakları masa büyüklüğündeydi. Yağmurda altına sığınabilirdim. Şelaleler, delice akan ırmaklar, gövdesini tuttuğunuzda huzur bulduğunuz ağaçlar, dev defneler, ilginç çiçekler derken yürüyüşün sonunda, öğle yemeğini yiyeceğimiz mekana ulaştık. Ortadan ikiye ayrılarak şişlere geçirilen kuzular, ateşe yaslanmıştı. Acıkmıştım. Görüntü ve koku aklımı başımdan aldı. Patagonya müziği ve dansları eşliğinde kızarmış etlerin tadını çıkarttım.

Artık Arjantin Patagonyası’na doğru yola çıkmanın zamanı gelmişti. Balmaceda’dan uçakla Puerto Varas’a geçtim. Bundan sonraki yolculuk görsel şölendi. Gölleri tekneyle geçecek, otobüse binip diğer göle gidecektim. And Dağları’nı aşıp Arjantin’e varacaktım... Otobüs kimsesiz toprakları aşıp, Llanguihue Gölü’nde beni indirdi. Tekne hareket edince Şili Patagonyası’nın en görkemli volkanı Osorno göründü. Çocukların çizdiği dağları andırıyordu. Tam ve pürüzsüz bir koni. Tepesi kar kaplıydı. Tekne adeta Osorno’nun eteklerine sürünerek geçiyordu. Büyülenmiş gibiydim. Hiçbir şey düşünmeden sadece seyrediyordum.

GÖZÜM OSORNO’NUN ZİRVESİNDEYDİ

Şimdi mışıl mışıl uyuyan volkan, 174 yıl önce öfkesini kusmuş, Darwin buna şahit olmuştu. "Darwin ve Beagle Serüveni" adlı kitapta patlama şöyle anlatılmıştı: "Haftalarca uygarlıktan uzak, fırtınada geçen yolculuk sonunda tekrar Chiloe Adası’na vardılar. 18 Ocak 1835’te San Carlos Limanı’na ikinci kez demir attılar. Kıyıdan 150 kilometre içerideki Osorno Yanardağı’nın patlaması o geceye rastlar: Saat 12’de nöbetçi, büyük bir yıldıza benzeyen ve saat 03’e kadar yavaş yavaş büyüyen bir şey gördü. Çok görkemli bir manzaraydı. Dürbünle bakıldığında büyük bir kırmızı ışığın ortasında, art arda yukarıya fırlayıp sonra aşağı düşen siyah nesneler görülüyordu. Işık, deniz üzerinde uzun, parlak bir yansıma bırakacak kadar güçlüydü. Sabah volkan sakinleşmişti. Sonradan 770 kilometre kuzeydeki Aconcagua ve 4350 kilometre kuzeydeki Coseguina yanardağlarının da aynı zamanda patladığını duyduklarında çok şaşırdılar."

Dalgın dalgın Osorno’ya baktığımı gören yanımdaki İnka yüzlü Şilili, Darwin’i düşündüğümün, onun gördüğü püskürmeyi için için arzuladığımın farkında değildi. Sessizliği bozup, "sen çok cesur olmalısın" dedi. "Neden" diye sorduğumda şunları söyledi: "Ülkemizde tamı tamına 2900 volkan var. Bazılarının tepesinden hálá duman tüter. Bastığımız toprak rüzgardan bile kararsızdır. Ne zaman ne tarafa doğru kayacağı belli olmaz. Yani bir anda kıyamet kopabilir. Zamanı, saati yok. Biraz sonra bile olabilir. Bunları göze aldığına göre çok cesursun!" Cesur muydum acaba? Bana hiç de öyle gelmiyordu!..

ELVEDA ŞİLİ

Üç göl daha aştıktan sonra nihayet Şili’den çıkış kapısına geldim. Dağ yolunun başlangıcındaki kulübe benzeri binaya girince, örgü ören bir kadınla karşılaştım. Yanında ayakları çıplak küçük bir kız oynuyordu. Kadın pasaportumu inceledi, giriş damgalarına baktı, önündeki listedeki isimleri kontrol etti, sonra da çıkış damgasını vurdu. Otobüse binerken küçük kız bana el sallıyordu. Otobüs ormanın içinden geçen daracık yolları aştı. Üstünde, "Arjantin’e Hoşgeldiniz" yazan kütüklerden yapılma bir takın altından geçip ülke değiştirdi. Yine kırık dökük bir kulübede pasaportuma giriş damgası vurulduktan sonra, iki göl daha aşıp Bariloche’deki otelime vardım. Yeşillikler arasındaki bu güzel otelde, Arjantin Patagonyası’nın lezzetli etlerinin, Mendoza bölgesinin Malbec şarabınının tadını çıkarttım. Artık Buenos Aires’e gidip, tangonun ve lezzetli etlerin keyfini sürme zamanı gelip çatmıştı...

DEV BUZUL GÖZÜMÜN ÖNÜNDE DEV PATLAMALARLA ERİYORDU

Katamaran tam yol gitmesine rağmen Aysen Fiyordu’ndan San Rafael Buzulu’na ulaşmamız beş saat sürdü. San Rafael, 40 kilometre uzunluğu, 3-4 kilometre eni ve 55 metre yüksekliğiyle güney yarım kürenin en büyük buzullarından biriydi. Açık mavi rengiyle göz kamaştırıyordu. Gruplar halinde zodyak motorlara binip, buzula daha da yakınlaşmaya çalıştık. Koyda büyüklü küçüklü buz parçaları yüzüyordu, çarpmamak için zigzaglar çiziyorduk.

Buzulla aramızda 300 metre kalmıştı ki, birden patlama sesleri duyulmaya başladı. Sonra bir çatırdı koptu. Bir süre sonra buzulun ön yüzünden koskocaman bir parça kopup, denize gömüldü. Buzul parçası birkaç dakika sonra suları fışkırta fışkırta tekrar su yüzüne çıktı. İnsanı ürküten, büyüleyen bir görüntüydü bu. Buzullun dalgaları bizi bir süre salıncak gibi salladı. Orada bulunduğumuz bir iki saat içinde bir çok parça buzuldan kopup denize düştü. San Rafael Buzulu hızla eriyordu. Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) verilerine göre, 2003’ten bu yana 2 trilyon tondan fazla buzul erimişti. Küresel ısınmanın somut sonuçları 300 metre ötemde gerçekleşiyordu. Ben de çaresizlik ve dehşet içinde seyrediyordum.

Çevredeki dağların üstüne sis çökerken, katamarana binip dönüş yolculuğuna geçtik. Yolculuk gelişten daha neşeliydi. Çünkü herkes buzul parçalarıyla soğutulmuş viskilerini yudumluyordu. Buzullu viski içmek, bu yolculuğun vazgeçilmez geleneğini oluşturmuştu. Güneşin son ışıkları dağlara, küçük adalara, kıyılara bir gizem yüklemeye başlamıştı. Işık, dönüş yolunu başka türlü biçimlendiriyordu sanki. Görüntünün değişimine buzullu viski de yardımcı oluyordu eminim.

Dünyanın diğer ucunda unutulmaz bir yolculuk yapmıştım. O gece, adını bilmediğim yıldızların altında, binlerce yıl öncesini düşleyerek huzur içinde uyudum.

Yorumlar (1)
yıldırım DELİDUMAN 12 yıl önce
TBMM Grup Toplantısında Yapmış Oldukları Konuşma /20 Ocak 2009 /

Bundan tam 23 gün önce İsrail’in tecrit altındaki Gazze’ye başlattığı saldırılar, önceki gün geçici bir ateşkes kararı ile şimdilik sona ermiş görünmektedir. Tehditle orantılı güç kullanımı adı verilen uluslararası meşruiyetin sınırlarını çok aşarak, sivil halkın katliamına dönüşen bu üç haftalık süreçte, sağlanan ateşkesin kalıcı olması ve daha fazla acılara neden olmaması en büyük temennimizdir.



İsrail ile Hamas arasındaki son çatışmalar ve İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonları bütün dünyanın konuya yaklaşımı için önemli bir gösterge olmuştur.



Yıllardır PKK terörüyle haklı ve meşru mücadelemize köstek olan, terörizmin çok sayıda can kaybına göz yuman uluslararası camia, İsrail saldırıları karşısında sessiz kalmayı tercih ederek ikiyüzlü siyasetlerini bir kez daha göstermişlerdir.



Başta Arap ve diğer İslam ülkeleri olmak üzere yöneticilerinin duyarsızlığına öfke duyan milyonlarca Müslüman, sokak ve caddelerde bu acıları paylaşmış ve İsrail’e haklı olarak öfkelerini ortaya koymuşlardır.



Partimiz Filistinli kardeşlerinin yanındadır. Acılarını paylaşmakta, bu konuda sessiz ve suskun kalanları eleştirmektedir.



Ancak, son zamanlarda Gazze saldırılarını protesto için ülkemizde yapılan gösterilerin maksadını aşan bir seyir izlemeye başladığı da gözlenmektedir.



Giydikleri tuhaf kıyafetler ile ellerinde Türk bayrağı taşımayan, Filistinli liderlerin resimleri ve bayrakları ile gösteri yapanların niyetinin ne olduğunu sorgulamak, bunun ne manaya geldiğini ayrıca anlamak gerekmektedir.



Milliyetçi Hareket, elbette ki bütün mazlum milletlerin huzur, barış ve hakkaniyet içinde yaşamalarını savunan küresel bir düzen tesisini arzulamaktadır.



Bu konuda büyük devletler kurmuş ve kıtaları yönetmiş Türk milletine tarihin ve yaşanan gerçeklerin bir rol ve sorumluluk yüklediğine, Türkiye’nin de buna hazır ve talip olması gerektiğine inanmaktadır.



Ancak bahsettiğimiz bu stratejik vizyonun merkezinde mutlaka Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti ve başkentimiz Ankara olmalıdır. Biz sorunlara ne Ortadoğu’dan, ne Avrupa’dan ne de Amerika’dan bakamayız.



Değerli Arkadaşlarım,



Yaşanan bütün gelişmeler artık tam bir iflasa sürüklenen Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının yeni bir hezimetini ortaya çıkarmaktadır.



Yıllardır şişirilen büyüyen ülke, gelişmiş Türkiye, aktif politika balonları birer birer patlamaktadır. Son patlayan balon ise Ortadoğu’da sözü geçen ülke olduğumuza dair ispatı sahibinden menkul efsanenin gerçek durumunun ortaya çıkmış olmasıdır.



Bilindiği gibi, İsrail’in Gazze‘ye saldırısı İsrail Başbakanı’nın, Başbakan Erdoğan ile Ankara’da görüşmesinin üzerinden beş gün geçtikten sonra başlamıştır.



Başbakan’ın geçtiğimiz haftaki grup toplantısındaki açıklamalarından Ankara’daki görüşmelerde sadece İsrail-Suriye ilişkilerinin ele alındığı, Gazze konusunun gündeme gelmediği anlaşılmıştır.



Ancak, Başbakan’ın bu sözlerini, İsrail Başbakanı ile yapılan görüşmelerin içeriği hakkında açıklama yapan bizzat Başbakanlık Basın Merkezi yalanlamıştır.



Yapılan yazılı açıklamada “görüşmelerde Gazze’deki durum ve ateşkesin ele alındığı” da belirtilmiştir.



Yine Başbakan Erdoğan, 4 Ocak 2009 günü El-Cezire televizyonuna verdiği mülakatta; Ankara görüşmesinde Gazze konusunda Olmert’e arabuluculuk teklifi yaptığını, “arkadaşlarla konuşarak yarın size döneriz cevabını aldığını” bizzat kendisi açıklamıştır.



Bu gerçekler, Başbakan Erdoğan’ın Olmert’le Gazze konusunu görüştüğünü ve İsrail saldırısından önceden haberdar olduğunu ortaya koymaktadır.



Hükümetin bir yandan kamuoyunun gönlünü almak için olaylar karşısında sarf ettiği hamasi sözler, öte yandan İsrail’e yönelik yaptırımlardan ısrarla kaçınma çabası ve diğer taraftan ise medya üzerinden İsrail’e dönük eleştirisi tam bir müflis siyasetçi kurnazlığı olarak tarihe geçmiştir.



Başbakan, bir yandan Hamas’a göz kırpmakta, diğer yandan İsrail’le ilişkileri hiç birşey olmamış gibi sürdürmek istemektedir.



Bir yandan Filistinli yaralı konuklarımızı gözyaşları arasında ziyaret etmekte, öte yandan İsrail’in bomba atan uçaklarının eğitimi için Türkiye’nin imkânlarını kullanmasını görmezden gelmektedir.



Bunlar tam bir çelişkidir. Bunlar tam bir iki yüzlüktür. Tam bir çaresizlik ve acziyetin emareleridir.



Hükümet son olaylar karşısında çok kötü bir diplomasi sınavı vermiş, Türkiye’yi iddia edildiğinin aksine; çözümde etkisiz ve gelişmelerden habersiz, arabulmakta taraflı, karanlıkta ıslık çalan, karnından konuşan bir ülke durumuna düşürmüştür.



Bizim yıllardır dile getirdiğimiz gerçeği, bu sefer bütün kamuoyu, görmüş ve hükümetin nasıl bir itibar kaybı yaşadığını anlamıştır. Hükümetin telaşı ve içe dönük mesaj verme kaygılarının esası budur.



Değerli Arkadaşlarım,



Biz, içinde binlerce masum çocuğun korku ve endişelerinin olduğu ve cansız bedenlerinin bulunduğu bu trajediye başkalarının baktığı basitlikte bakmıyoruz.



Meseleye, bekârlık ve boşanma arasında kurulmaya çalışılan ilkel ve argo anlayışla yaklaşmıyoruz.



Biz kimseye İsrail’le ilişkileri şu aşamada kes de demiyoruz. Ancak Mehmetçiğin başına çuval geçirildiğinde gösterilen, “nota dediğin müzik notası değildir” pişkinliğinin burada da sergilemesini istemiyoruz.



Telefonlardan kaçmamasını, aksine görüşmesini, dostluğu ile övündüğü muhataplarını ihtar ve ikna etmesini, ilişkilerinin yakınlığını kullanmasını talep ediyoruz.



Türkiye’nin geçtiğimiz yıl, haklı ve meşru nedenlerle hiçbir sivilin bulunmadığı Kandil Bölgesine yapmayı denediği Kara Harekâtını, daha altıncı gününde durdurmaya yeltenen Amerikalı Savunma Bakanı’nın 20 gün boyunca çocuklar bombalanırken nerede olduğunu bir de bu çerçeveden sorgulamasını istiyoruz.



Bu siyaset anlayışı içte ve dışta maalesef Türkiye’yi omurgasız, çaresiz, ilkesiz ve güvenilmez bir ülke durumuna düşürmüştür. AKP kendi karakterini, maalesef ülkemizin uluslararası ilişkilerine de taşımış ve itibarını zedelemiştir.



İsrail-Filistin meselesinde Başbakan’ın ikircikli ve yanar döner tavrının tam özeti Anadolu insanının ferasetiyle şudur:



Eline almış çekici, “hem nalına, hem mıhına.” Ya da “ne nalına ne mıhına.” Durum tam olarak bundan ibarettir.



Değerli Arkadaşlarım,



Bildiğiniz gibi, uluslararası alanda edineceğiniz mevkii, elinizdeki stratejik, jeopolitik, beşeri, ekonomik, kültürel, tarihi ve askeri milli imkânları kullanabilme kabiliyetinizle sınırlıdır. Gücünüz bu mevcudiyeti harekete geçirebildiğiniz kadardır.



Bu imkân ve yetenekleri konjonktürün verdiği fırsatlar içinde değerlendiremeyen ülkelerin, potansiyeli yalnız başına bir anlam taşımayacaktır.



Dinamik ve devam eden süreçlerden oluşan uluslararası ilişkiler ağı, gücünü harekete geçiremeyen ülkelerin atalete sürüklenmesini kaçınılmaz hale getirmektedir.



Bu nedenle, küresel boyutla müdahalelere ve aktörlüğe heveslenen ülkelerin yalnızca niyetleri yeterli değildir, imkânlarının da elverişli ve uyumlu olması uluslararası ilişkilerin kaçınılmaz bir gerçeğidir.



Tarih yanlış hevesler ve dürtülerle, milli imkânlarını küresel kargaşada heba etmiş, itibar kaybetmiş ülkelerin nafile hamleleri ile doludur.



Ancak bu tedirginlik; ortam, kuvvet, imkân, fırsat ve risk arasındaki dengeler gözetilerek uluslararası alanda yapılacak akıllı ve etkili stratejik hamlelerin önünde bir engel olarak da çıkmamalıdır.



Bu itibarla kurulacak küresel ilişkilerin gerçek güçle orantılı olacak şekilde muadiliyet, denge, istikrar, hakkaniyet, mütekabiliyet, saygı ve işbirliği üzerine kurulması esas olmalıdır.



Bunlar yapılırken de en önemli husus, diplomasinin ve uluslararası ilişkilerin ciddiyet taşıdığının bilinmesi ve bir milletin şeref ve haysiyetinin temsil edildiğinin şuurunda olunması gerçeğidir.



Uluslararası temsil ve ilişkiler, deneme yanılma tahtası değildir ve olamaz. Yapılan yanlışlar milletimizin siciline işlenir ve AKP hükümetinin yerinde yeller estiği vakit de karşımıza bir utanılacak kara leke olarak getirilir.



Son yaşadıklarımız yeni bir AKP iflasını daha ortaya çıkarmış, bizzat Başbakan geçtiğimiz haftaki grup konuşmasında “Eşbaşkanı“ olduğunu iftiharla ve kuruntu ile defalarca dile getirdiği “Büyük Ortadoğu Projesinin” “doğmadan ölen bir proje” olduğunu itiraf etmiştir.



Birer birer darbeler yedikçe gerçeklere nihayet dönmeye başladığı anlaşılan Başbakan, bu konuşmasında “ölü doğmuş” Büyük Ortadoğu Projesinden bahsederken;



Bu projenin Ortadoğu barışına yönelik olarak kurulduğunu,

Bölgedeki ekonomik kalkınmayı, özgürlüğü, kadın haklarını, eğitimi geliştirmeyi amaçladığını,

Eşbaşkanlığın, bir görev olarak verildiğini ve hükümetinin bu görevi üstlendiğini,

Ve bunun bir insani görev olduğunu söylemiştir.

Yine bu konuda ortada kalmışlık duygusu yaşayan hükümetin, Ortadoğu’da özel temsilci sıfatı ile ülke ülke gezinen bir amatör diplomatı da “BOP’un çöktüğünü” ilan etmiştir”



Bu itiraflar, tam bir teslimiyete sürüklenmiş Adalet ve Kalkınma Partisi ve elbette ki ülkemiz açısından dönüm noktası ve sevindirici gelişmelerdir.



Bizim Milliyetçi Hareket Partisi olarak bu konuda söyleyeceğimiz ve cevaplarını arayacağımız konular ve hususların başlıcaları şunlar olacaktır:



Türkiye, başkalarının yazdığı bölgesel senaryolarda figüran olmayacak kadar değerli, önemli ve güçlü bir ülke; diplomasi geleneği ise eksiklerine rağmen dublaja ve suflöre gerek duymayacak kadar köklü ve derindir.

Bize göre her Cumhuriyet hükümeti, Başkentimiz Ankara’yı merkezine alan projeleri cazibe merkezi haline dönüştürmeli, milletimizin yüzlerce yıllık kucaklayıcı kültürü bölgede Türkiye’nin etrafında bir çekim alanı oluşturmalıdır.



Türkiye’nin küresel projelerin, bölgesel taşeronluğunu yapacak kadar aciz ve ilkesiz bir ülke olarak görüntü vermesi kabul edilemez bir yönetim zafiyetidir.



Bu nedenle, uluslararası alanda atılacak her adım, mutlaka ince hesaplar ve derin analizler sonucu olmalı; milli beka ve ülkenin itibarı, ham hayaller ve basit meşruiyet arayışlarının üstünde tutulmalıdır.



Uluslararası ilişkiler, üzerine hesapsızca atlanarak denenecek, tutmayınca da “ne yapalım ölü doğdu” denilerek üstünün toprakla örtüleceği bir “mevta” değildir.



Büyük Ortadoğu Projesi veya diğer tanımı ile “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnsiyatifi” soğuk savaş yıllarının ardından ortaya atılan ve “Yeni Dünya Düzeni” denen tek kutuplu dünya arayışının, Avrasya ve Ortadoğu’yu terbiye etme ve dönüştürme projesidir.

Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çok sayıda ülkenin fiziki ve siyasi sınırlarını değiştireceği yetkili ağızlardan dile getirilen bu projenin muhtemel bölge haritaları çeşitli vesilelerle ortaya çıkmıştır.



Enerji ve su kaynaklarının bulunduğu Afrika’nın batı ucundan, Orta Asya’nın doğusuna, Kafkaslardan Kuzey Afrika’ya kadar olan muazzam coğrafyaya, küresel güçlerin yalnızca insaniyet namına ve iyi niyetle yaklaştıklarına inanmak için ancak Recep Tayyip Erdoğan olmak gerekmektedir.



Kendi partisi içinde de buna inanacak kimse kalmamış, bir taraftan İsrail’e, öte yandan ise Hamas’a kimlerin umut ve cesaret verdiği “tavşana kaç tazıya tut politikasının” kimlerce savunulduğu ortaya çıkmıştır.



Bütün bu gerçeklere ulaşmak için, geçtiğimiz hafta Sayın Başbakan’ın söylediği gibi değerli diplomatlara danışmaya veya uluslararası ilişkileri uzman seviyesinde bilmeye ihtiyaç yoktur. Kaldı ki, hariciye geleneğini hiçe sayan etrafındaki mekik diplomasi memurları da bunu itiraf etmeye başlamışlardır.



Türkiye köklü devlet ve demokrasi geleneğine sahip, kuralları olan bir devlettir. Bu ülkenin hükümeti ve Başbakanı Anayasadan ve Yüce Meclisten aldığı yetki ve sorumlulukları icra eder ve sonuçlarından da millet adına Meclise karşı sorumludur.

Hal böyle iken, 2004 yılının Haziran ayında, Amerika Birleşik Devletlerinde gelişmiş sekiz ülkenin (G-8) toplantısında alınan bir kararla Başbakan Erdoğan’ın üstlendiğini söylediği “Eşbaşkanlık” görevinin Anayasamız’daki dayanağı nedir?



Türkiye Cumhuriyeti, Başbakanı’na başka ülkelerin devlet adamlarınca görev verilecek kadar küçük görülen bir taşeron ülke midir?



Talip olunan bu projenin milli bekamızla olan ilişkisinin projeksiyonu çıkarılmış mıdır?



Milli menfaatlerimizle küresel güçlerin menfaatlerinin örtüşen ve çatışan noktalar açısından stratejik analizi ayrıntıları ile yapılmış mıdır?



Küresel aktörlerle AKP’nin düşe kalka beraber yürüdüğü bu yolda, kaçınılmaz çatışma ve kavşak noktaları karşımıza geldiği vakit ne yapılacağı hesaplanmış mıdır?



Yoksa öngörülmeyen bu pürüzler ilerleyen süreçte karşımıza çıktığında, tıpkı şu anda Ermenistan’la ve Barzani’yle kucaklaşıldığı gibi, milli bekanın gerekleri küresel oyunlara feda mı edilecektir?



15 Temmuz 2006 tarihinde, Artvin’de bir konuşma yapan Başbakan, İsrail’in yine Filistin’e karşı saldırılarda bulunduğu o dönemde de Büyük Ortadoğu Projesi ile ilgili olarak, “durumu gözden geçireceğini” söylemişti.

Bu sözlerin üzerinden ikibuçuk yıl geçmiş, ancak Başbakan eşbaşkanlığı bırakmak konusunda hiçbir adım atmamıştır.



Bu itibarla, 2004 yılında G-(8)’ler tarafından görevlendirildiği günlerde, heveslisi ve hayranı olarak “demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, adalet gibi değerlere çok önem verdiğini” açıklayan Başbakan, geçen hafta ilan ettiği “ölü doğmuş proje” için aldığı bu görevi ilgili ülkelere iade etmiş midir? İstifa ettiğini açıklamış mıdır?



İsrail ile Hamas arasındaki son gerilimden sonra “BOP Eşbaşkanı” kartvizitini yırtıp atmış mıdır?



Geniş bir dünya coğrafyasında, çok sayıda ülkeyi ve yüz milyonlarca insanı ilgilendiren bu projenin arkasındaki güçler, son yarım yüzyılda yaşanmış savaşların tamamına doğrudan müdahil veya müsebbip ülkelerdir. Tarihleri barışla değil savaşla doludur.

Irak’taki ve Ortadoğu’daki kan gölü orta iken, bunların gerçekten barışı arzuladıklarına ve huzuru istediklerine Başbakan’ı kim ikna etmiştir?



Bugün gerçekleri yaşayınca ölü doğduğunu anladığını umut ettiğimiz ve pişman olduğunu değerlendirdiğimiz bu yanlış yola; Başbakan’ı ve hükümetini kimler, hangi saikler ve arayışlar yöneltmiştir?



Gelişmiş sekiz ülkenin tevdi ettiği Eşbaşkanlık görevinin üstlenilerek ülkemize dönüldüğü 16 Haziran 2004 tarihinde, Başbakan tarafından havaalanında yapılan açıklamada; Türkiye’nin “artık tribünden dünyada olup bitenleri izleyen seyirci değil, sahada bizzat tüm oluşumların içinde “ olacağı heyecan ve iştahla açıklanmıştı.

O halde, bu proje “ölü doğmuş” ise Türkiye uluslararası ilişkilerde AKP eliyle yeniden tribüne mi çıkmıştır?



Ve mekik diplomasi danışmanın ifadesiyle bu proje “çöktüğüne” göre enkazın altında hangi ülke, hangi hükümet, hangi başbakan ve hangi parti kalmıştır?



Değerli Arkadaşlarım,



Adalet ve Kalkınma Partisi’nin uluslararası ilişkileri, ülkemizde bulamadığı siyasal meşruiyeti ve sözde itibarı başka yerlerde aradığı bir saha olarak yorumladığı; ülkemizi şikâyet için başvuracağı hakem kurulu olarak görmekten hicap duymadığı bilinen bir gerçektir.



Bu itibarla, bu oyun bozulduğuna göre şimdi hangi küresel senaryonun bir parçası olma peşinde koşacaklarını; hangi mazlum toplumu küresel çıkarlar için terbiye etme arayışı içine gireceklerini, Türkiye’nin dış politikasını şimdi kimin tezgâhına sokacaklarını sormak ve öğrenmek lazımdır?



Bizim Başbakana samimi tavsiyemiz, geçtiğimiz yıllarda Amerika ziyaretlerinde Musevi kuruluşlarından "Türkiye ile İsrail arasındaki dostluk, anlayış ve güven temelindeki ilişkiler geliştireceğini söyleyerek” aldığı “cesaret ödüllerini”, maksat hasıl olmadığına göre, ödülün anlamına uygun bir cesaret göstererek sahiplerine iade etmesidir.



Şüphesiz, Başbakan Erdoğan’ın bütün bu konularda takınacağı tavır ve sorulara vereceği cevaplar, kendisinin ve partisinin bundan sonraki gelişmelerde izleyeceği rotayı ve yol haritasını belirleyecektir.



Hükümet ya bugüne kadar geldiği yolda taviz ve tam teslimiyetle “ölü doğmuş” veya “çökmeye mahkûm” başka projelerin figüranı olacaktır.



Ya da şimdiye kadar gösteremediği ilkeli, onurlu, milli ve dik bir duruş sergileyerek, ülkemizin gerçek önem ve değerine uygun kendi senaryosunu yazan ve oynayan bir başrol oyuncusu olacaktır.



Birinci yol olan teslimiyetin en yakın örneği Osmanlı İmparatorluğunun yıkılış haritasında yerini almıştır.



İkinci yol olan onurlu duruş, bağımsız siyaset ve milli gerçeğin en canlı örneği ise aziz Cumhuriyetin kuruluşu ile taçlanmıştır.



Başbakan Erdoğan’a sesleniyorum;



Teslimiyet yolunu, geçtiğimiz altı yıl boyunca tercih ettiniz. Sonunda ölü doğduğunu da itiraf ettiniz.



Şimdi ikincisini, milli duruşu denemek ve tarihe geçme zamanıdır. Başarırsanız alkışlar, destekleriz.



Ama yapamayacaksanız, yüreğiniz yetmeyecek, anlayışınız imkân vermeyecek ise demokrasi bu yolu açmaktadır.



Bilinmelidir ki, mili iradenin tecellisi ve tercihi bellidir: Yapamayan gider, yapacak olan gelir.



Değerli Arkadaşlarım,



ABD’nin yeni başkanının bugün yapılacak törenle görevi devralmasıyla gerilim, baskı ve tehditlerle dolu sekiz yıllık Bush yönetimi sona erecektir.



Bu yeni dönemin nasıl şekilleneceği, yeni Başkan’ın uluslararası temel sorunlarda izleyeceği politikalar ve bunların Türkiye-ABD ilişkileri üzerindeki yansımaları zaman içinde daha iyi anlaşılacaktır.



Amerika Birleşik Devletlerinin yeni Başkanı;



ABD çıkışlı küresel krizin yıkıcı etkilerinin giderek ağırlaştığı,

Başta Ortadoğu sorunu olmak üzere uluslararası barış ve istikrarı tehdit eden kronik ihtilafların sıcak çatışmaya dönüştüğü,

Irak ve Afganistan’daki durumun ciddiyetini ve belirsizliğini koruduğu,

Enerji güvenliğinin, ağırlaşan küresel sorun halini aldığı bir dönemde göreve başlamaktadır.

Obama döneminde, Türk-Amerikan ilişkilerinin nasıl bir seyir izleyeceği, önümüzdeki süreçte Türkiye’yi en çok meşgul edecek dış politika sorunu olarak karşımızdadır.



Irak’tan çekilme süreci ve sonrasında Türkiye’den talep edilecek hususlar,

Kerkük’ün statüsü,

Kuzey Irak’taki bölgesel yönetimin devletleşme çabaları,

PKK ile mücadele,

Etnik bölücülük sorunu için siyasi çözüm süreci başlatılması ve

Sahte Ermeni soykırım karar tasarısının akıbeti gibi konular ikili ilişkiler gündemini belirleyecek temel sorunlar olacaktır.

Başkan Obama’nın seçim kampanyasında 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıyacağı sözünü vermesi ve başkan yardımcısının siyasi kariyeri boyunca Rum ve Ermeni tezlerinin savunuculuğuyla öne çıkması, Türkiye için büyük bir endişe kaynağıdır.



Elbette ki bu konularda süreci öncelikle belirleyecek olan Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin göstereceği tutum ve tavır olacaktır. Ne var ki, AKP hükümetinin bu durumun vahametini kavradığına dair hiçbir emare mevcut değildir.



Obama yönetiminin Irak politikaları ve Türkiye’nin bu denklem içindeki yeri ve görevi konusunda ortaya koyacağı yaklaşımlar, bu alanda da Türkiye’nin karşısına çok karanlık bir tablo çıkarmaya adaydır.



AKP hükümetinin Barzani ile başlattığı ve PKK’nın siyasallaşmasına hizmet edecek siyasi müzakere sürecinde karşımıza çıkacak tehlikeleri hala göremeyen Başbakan Erdoğan, ABD’nin telkiniyle girdiği bu yolda hiçbir fikri hazırlık yapmadan gözü kapalı devam edeceğinin işaretlerini vermektedir.



Bu durum önümüzdeki dönemde Türkiye ile ABD ilişkilerini zor ve sancılı günler beklediğinin işareti olarak görülmelidir.



Dileğimiz, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilişkilerde içine düştüğü eski zafiyetlerini tekrarlamaması, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Başkanlık değişiminin ise başta Ortadoğu coğrafyası olmak üzere bütün insanlığın barış ve huzuruna katkıda bulunmasıdır.



Değerli Milletvekilleri,



Türkiye, iyi yönetilememesinin sonucu olarak; ihmal ve siyasi becerisizliklerden kaynaklanan sorunlar yumağına teslim olmuş, gelişmelerin öznesi olmaktan uzun bir süre önce uzaklaşmıştır.



AKP’nin devri iktidarında kavramlar birbirine karışmış, yanlışı doğru, çirkini güzel, haksızı haklı, suçluyu suçsuz sunma ve kabul ettirme densizliği siyasi kural haline gelmiştir.



Siyasetteki değer bunalımı, hukuktaki anlam kayması, ekonomideki alan daralması hep bu sürecin bir sonucu olarak karşımıza çıkmıştır.



AKP iktidarına hâkim olan ekonomik politikalarla, yapısal sorunların giderilmesi bir yana, sürekli ertelenerek birikmiş ve oluşturulan sanal gündem gerçek meselelerin üstünü şal gibi örtmüştür.



Tırmanan ve sosyal barışımızı tehdit eden işsizlik; Başbakan’ın utanmadan ve sıkılmadan her fırsatta savunduğu sözde istikrarı, nereden nereye geldik tekerlemesini ıskartaya çıkarmıştır.



Bir sel gibi yayılan işsizlik, yoksul ve muhtaç insanımızın sayısını arttırmakta, toplumsal huzur ve birliğimizi tehdit etmektedir.



Hayatın getirmiş olduğu zorluklar karşısında vatandaşlarımız çaresizlik ve sefalet içinde kıvranmaktadır.



Her hanede bir kardeşimiz hayatını nasıl kazanacağının, evine ekmeği nasıl götüreceğinin derdine düşmüştür.



Çözülen toplumsal değerler, büyüyen aile içi dramlar, sokaklarda kol gezen tehlikeler işsizliğin neden olduğu başlıca problem alanları olarak karşımızdadır.



AKP hükümetinin olan biten bütün bu sorunlara bigâne kalması, her şey iyiymiş gibi hareket etmesi, vatandaşlarımızın gerçek durumunu görmezden gelmesi ikiyüzlü ve meselelere kayıtsız bir siyasetin varlığının göstergesidir.



Yaşanılan kriz nedeniyle kapanan işyerleri, sönen umutlar, tükenen hayaller, çileli bir hayatın varlığını tüm kasvetiyle hissettirmektedir.



Buna rağmen, Başbakan Erdoğan’ın; hizmet üretmek, eser üretmek, milletin derdine derman üretmek, meselelerine çözüm üretmek için yola çıktıklarını söyleyebilmesi gerçeğin ters yüz edilmesinden başka bir anlam taşımayacaktır.



Sayın Başbakan’ın kast ettiği, kendi yandaşlarının ve siyasi çıkar gruplarının dertlerine derman olmak ise, söylenenlerde elbette haklılık payı vardır.



Muhterem Arkadaşlarım,



Küresel ekonominin içine düştüğü mevcut kriz; reel ve finans sektörlerini birbiriyle yakın zamanlarda etkilemiş ve birçok ülke ekonomisinin peşi sıra durgunluğa girmesine sebep olmuştur.



Türkiye’yi, özellikle reel sektör boyutuyla son derece olumsuz etkileyen; derin ve uzun bir süreç olma özelliği taşıyan ekonomik krizin en önemli ve ciddi sonuçlarından birisi de işsizlikte görülen endişe verici artış olmuştur.



Son bir yıllık dönemde iş arayan vatandaşlarımıza 385 bin kişi ilave olmuş ve toplam işsiz sayısı 2 milyon 687 bin kişiye yükselmiştir. Buna paralel olarak issizlik oranı da geçen yıla göre 1,2 puanlık bir artış kaydederek yaklaşık yüzde 11’e ulaşmıştır.



İş aramaya başlayan 385 bin kişiden, 118 bininin daha önce sanayi sektöründe çalıştığı anlaşılmaktadır. Bu durum, işsizlikteki artışın yoğun olarak sanayi sektörünün içine düştüğü darboğazdan kaynaklandığına işaret etmektedir.



İşsizlikteki yükseliş eğiliminin önce inşaat sektöründe başladığı, arkasından perakende sektörü başta olmak üzere, hizmetler sektöründeki istihdam kayıplarıyla belirginleştiği, son aylarda ise sanayi üretimindeki çökme sebebiyle toplam issizliğin süratli biçimde derinleştiği görülmektedir.



Bu kapsamda geçtiğimiz yılın Aralık ayında; işsizlik ödeneğinden yararlanmak için yapılan başvuru sayısı, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 184 oranında artış göstererek 59 bin 382 kişiye yükselmiştir.



Nitekim Aralık ayında 59 bin, Ocak ayının ilk 12 gününde ise 30 bin çalışanımız maalesef işini kaybetmiş ve bu sayı her geçen gün artış göstermiştir.



Küresel finansal kriz, Türkiye’nin kronik problemlerini açığa çıkarmış, takip eden zaman diliminde etkisini daha da ağır hale getirmiştir.



Ekonomik sistemin kriz vurgununu yediği andan itibaren; işsizlik sadece rakam bazında çoğalmamakta, aynı zamanda niteliği de değişmektedir.



İşsizlikte ki artış, ekonomik aktivitedeki durgunluğa paralel olarak, küresel krizin başını kaldırmasından çok daha önce belirginleşmeye başlamış, ancak AKP hükümeti, vatandaşımızın işsiz kalması pahasına olumsuzlukları sineye çekmekten başka bir şey yapmamıştır.



Bu itibarla, hükümetin küresel ekonomik yapıdaki dengesizliğe sığınmaya, bunu mazeret göstermeye hakkı olmadığı gibi, böyle bir siyasi davranışı da doğru olmayacaktır.



İktidarın vurdumduymazlığına, işsizlik ve ekonomik sorunları ciddiye almamasına kanıt olarak; sanayi kuruluşlarımızın desteklenmesi icap eden bir dönemde, tam aksi bir tutum içine girilerek, elektrik ve doğalgaz zamlarıyla maliyet artışına seyirci kalınması gösterilebilecektir.



İç talepteki durgunluğa, ihracatımızın yaklaşık yüzde 47’sini oluşturan Avrupa Birliği’ne üye birçok ülkenin resesyona girmesi de eklenince, ihracat ekseninde üretimi artırma sürecinin de sonuna gelinmiştir.



Bu şartlar altında birçok şirket çalışanını işten çıkartmakta, faaliyetlerine ara vermekte yâda tümüyle son vermek zorunda kalmaktadır.



İç talep ve dış talebin teslim bayrağını çekmek üzere olduğu bir zaman diliminde; AKP hükümeti, ekonomide istikrarı sağlamak, büyüme ve istihdamı korumak için gerekli olan hamleleri bir türlü yapmamış, bize bir şey olmaz zihniyetiyle, ne yazık ki vatandaşlarımızı kendi kaderine terk etmiştir.



Türkiye 2003 yılından itibaren, geçtiğimiz yılın üçüncü çeyreğindeki düşük büyüme süreci dâhil olmak üzere, yıllık ortalama yüzde 6,2 oranında büyümüştür.



Büyüme oranındaki bu manzaraya karşılık, işsizlik azalmamış, bu dönem içinde ortalama yüzde 10,3 olarak gerçekleşmiştir.



Bu kapsamda, geçtiğimiz yıllar boyunca Başbakan Erdoğan ve hükümetinin iftihar ettiği ekonomik büyüme, yeni fabrikaların açılmasına, işsizlerin iş bulmasına, umutların yeşermesine zemin hazırlayamamıştır.



Artık bir gerçeğin herkes tarafından kabul ve ikrar edilmesi gerekmektedir: AKP hükümeti işsizlik sorununu çözememiş, bilakis daha da büyütmüştür. Kaldı ki başarısızlığı ayan beyan ortadadır.



Meselenin daha da hazin boyutu ise, yakın gelecekte işsizliğin çözümüne yönelik umut verici gelişme ve iyileşme belirtilerinin görünmemesidir.



Bu haliyle Başbakan Erdoğan, siyasi ve ekonomik uygulamalarıyla ocakları söndürmekte ve aziz millet fertlerini mutsuzluğa mahkûm etmektedir.



Başbakan, artık sorunların üstesinden gelemeyeceklerini itiraf etmeli ve milli iradenin tecellisine hazır olmalıdır.



Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,



Milliyetçi Hareket’e göre, işsizliğin çözümü imkânsız değildir. Başlangıç olarak; gerekli olanın kararlı bir hükümet etme anlayışı, bunu tamamlayacak donanımlı kadrolar ve beraberinde iyi tasarlanmış sosyal ve ekonomik politikalar olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.



Beklentimiz, AKP hükümetinin tedbir almaktan imtina ettiği işsizlikle mücadeleyi siyasi gündemine bir an önce alması ve bu konuda gereğini gecikmeksizin yapmasıdır.



Bize göre, işsizliğin yakıcı etkisini azaltabilmek ve sosyal devletin zorunlu bir ön şartı olarak iş güvencesi ve işe iadeyi yeniden ve öncelikle sağlamak için lazım gelen önlemlerin alınması yerinde olacaktır.



Ayrıca, ekonomiyi canlandırıcı bir önlem olarak, verilecek işletme kredilerinin; üretim ve istihdam şartı ile uzun vadeye yayılmış bir biçimde uygulamaya sokulması işsizliğin yayılmasının önüne geçebilecektir.



İşsizliğin etkisini azaltabilmek için, üretimi ve özellikle ara malı üretimini teşvik edecek bir politika geliştirilmeli, nihai ürün içinde yerli katma değer oranını artıracak teşvik politikaları uygulanmalıdır.



Beni bugün burada dinleyen, televizyonları başında izleyen vatandaşlarımıza şunları hatırlatmak istiyorum:



İşsizlik tehlikesi henüz kapınıza kadar dayanmadıysa, bu yarın size kadar ulaşmayacağı anlamına gelmeyecektir.



Asla temenni etmeyiz, ama bu gidişle siz ya da bir yakınınızın önümüzdeki süreçte işinden olacağını söylemek kehanet olmayacaktır.



Buradan işsiz kalan, geçim derdi çeken, işini kaybetme endişesi taşıyan, borcunu ödeyemeyen, taksitini geciktiren, tefecinin ağına düşen, ekmek alamayan, ısınamayan tüm vatandaşlarımıza şunu açıklıkla söylüyorum ki; sizin her sorununuzu gidermek, her meselenizi çözüme kavuşturmak bizim siyaset anlayışımızın vazgeçilmez hedefidir.



Bunu sadece siyasi söz ve vaat olarak görmeyiniz. Bu samimi ve içten siyasi tutumumuz, aziz millet fertlerinin bugününün ve geleceğinin iyileşmesi, rahat ve huzura kavuşmasına olan inanç ve bağlılığımızdan güç almaktadır.



İyi niyet ve kararlılığımızdan hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır.



Konuşmama burada son verirken hepinizi saygılarımla selamlıyorum.







Dr. Devlet Bahçeli

Milliyetçi Hareket Partisi

Genel Başkanı

5
hafif yağmur
banner102
Günün Karikatürü Tümü