banner246

banner176

banner242

banner191

banner148

banner179

banner248

banner145

29.09.2007, 16:22 19377

Ülkemiz adına önemli bir konu

Ülkemiz denizciliğinin uluslar arası sularda başarılı olabilmesi için dünya denizciliğindeki gelişmelerin ve denizciliğin yapısındaki yeniliklerin yakından izlenmesi zorunludur. Günümüzde bilgi ve teknoloji rekabetin en temel unsurları haline gelmiştir.

İşte bu yüzden sivil toplum kuruluşları ve odalar, meslek disiplini ile ilgili konulardaki gelişmeleri ve yenilikleri ortaya koyarak sektöre fayda sağlayabileceğine inandığı ortamları yaratabilmek adına kongre ve seminerler düzenlemeyi kendine bir görev kabul etmelidirler.

Sektörümüzün gelişmesi, büyümesi ve dünya ile rekabet edebilmesi için gerekli olabilecek faktörlerin neler olduğu tespit edilip detaylı olarak incelenmelidir.

Bu faktörlerden en önemlisi, henüz ülkemizde yürütmede olmayan ancak gelişmiş birçok ülkenin yapısındaki mevcut uygulamalardan biri olan “Denizcilikte Sivil Toplum Örgütlerinin Dinamizmi” olduğu kuşkusuzdur.

Dinamizmden kasıt, bu örgütlerin sektör ve İdare için gerçekleştirdikleri projelerdir.

Henüz ülkemizde adı dahi duyulmamış olan bu uygulamanın hayata geçmesi konusunda atılım yapılması gereklidir.

Gemi makinelerinin teknolojik gelişimindeki en önemli husus teknolojinin, çevre uyumlu gelişime ve sürdürülebilir çevre bilincine birinci derece ağırlık vermesidir.

Bu durum,  özellikle ağır sanayilerini teknolojinin gelişimine paralel yürütebilen ülkelerde en hassas konu olarak ortaya çıkmaktadır. Açıkçası bu ülkeler, sanayileşmenin vermiş olduğu avantajı eko dengenin aleyhine kullanan üreticiler imajından uzaklaşmak hedefi gütmektedirler. Bu hedefin gerçekleştirilmesi, sadece dünya ölçekli uluslararası rekabetin sınır şartları ile değil, aynı zamanda çevresel teşvik kredilerinin zamanında ve uygun kullanımı ile de gemi makine üreticilerinin amaçlarını belirlemelerini sağlamıştır.

Buna birincil örnek olarak egzost gazı içerisindeki azot oksit ve kükürt oksit emisyonlarının düşürülmesi verilebilir.

Doğal olarak çevre dostu bu makinelerin üretilmesi, makine fren gücünde bir miktar düşme meydana getirmekle birlikte, özellikle MARPOL Ek VI gereklerini sağlamaktadır.

Bu çerçevede gemi makinelerindeki teknolojik gelişimin günümüzdeki en önemli adımını, çevre dostu makinelerin üretilmesi ve bunların her geçen gün eko dengeyi bozucu etkilerinin asgari ölçülere indirgenmesi şeklindedir.

Buna en güzel örnek, emisyon açısından avantajlı ve aynı zamanda ucuz bir yakıt olması nedeni ile LNG (Doğalgaz) ile çalışan ve şu anda tüm işletmecilerin ve çevrecilerin dikkatini çekmekte olan makineler üretilmiş ve uygulanmaya başlanmıştır.

Günümüzde özellikle otomasyon sistemlerinin inanılmayacak hızda geliştirilmesi ve bunların uzman sistemler ile geri beslemelerinin yapılması ve hatta yapay zeka uygulamalarının sanayilerin her kolunda aktif faaliyet göstermesi, ister istemez gemi makineleri üreticilerini de bu yolda adım atmaya zorunlu kılmıştır.

Bu sebeple;  gemi makinelerindeki teknolojik gelişim sadece makinenin asıl veriminin, volumetrik veriminin ve hatta mekanik veriminin artırılması yönündeki araştırma, geliştirme faaliyetleri ile sınırlı kalmamıştır.

Günümüzde otomasyon sistemlerindeki adaptif gelişmelerle akıllı makineler, uzun ömürlü yedek parça kullanımı, bakım ve onarım sürelerindeki daha geniş zaman dilimleri, makine kondisyonunun dijital monitorizasyonu kullanılarak bir takım işlerin yapılması makine işletmecilerine avantaj olarak görülmektedir.

Gemi makineleri teknolojisinde bir diğer önemli değişim ise özellikle ağır devirli dizel motorların  kullanıldığı gemi sevk sistemlerinden, buhar türbinlerine doğru açık bir yönelişin olduğudur.

Bu süreç özellikle gaz taşıyıcı (LPG ve LNG) gemilerde kendini göstermektedir. Makinelerin çevre uyumlu olması zorunluluğu ile gemi bünyesinde makinelerin çalışması yüzünden oluşan titreşimin tüm malzemeler üzerindeki yorulma etkisi ve güvenlik olgusu, buhar türbinlerine olan açık yönelişi ortaya koymaktadır.

Yine gelişmiş ülkelerde, söz konusu bu durum özellikle Gemi Makineleri İşletme Mühendisliği disiplini eğitimini veren yüksek öğretim kurumlarının, eğitim müfredatları içerisine oldukça kapsamlı olarak, buhar türbinleri ve ilgili tamamlayıcı derslerini koydukları görülmektedir.   

Sonuç olarak ; Ülkemiz adına çok önemli bir konuya değinmek istiyorum.

Doğal yapısı itibarıyla gemi makineleri teknolojilerini takip etmek ve bu konuda fikir sahibi olmak, bir değerlendirme konusu,
bu teknolojilerin büyük kısmını ulusal sanayide üretmek ve uluslararası pazarda rekabetçi olmak bir başka değerlendirme konusudur.

Kanımca,  öncelikle doğru olanı kavramamız gerekir.

Bunun için ise hedef, ülkemizde geçmişte Pendik Tersanesi’nde bir örneği başlatılmaya çalışılan, ancak daha sonra göz ardı edilen, dünyadaki prestijli gemi makinesi üreticilerinin ülkemizde üretim yapmalarını sağlamak olmalıdır.

slında bu durum için geçerli şartlar ülkemizdeki gemi sanayinde mevcut olmakla birlikte, gerçekleşememesinin sebebi bunları değerlendirici ilk hareket mekanizmalarının atıl olmasıdır.

Bu durumdan kurtulduğumuz ve yabancı patent ile üretim yaptığımız takdirde bu süreç ülkemizde ister istemez gemi makineleri yan sanayini güçlendirecek ve uzun erimli hedef olarak da ileride kendi markalaşmamızı sağlayacaktır.

Yorumlar (5)
Kurt Aethewulf 14 yıl önce
Sıra sıra dizilmiş yığınlar hayal edin. her yığın diğer yığınlardan ayrı ve hepsine karşı duruyor. her yığının kendine has bir rengi var; kırmızılar, sarılar, yeşiller, siyahlar liste uzayıp gidiyor, kırmızıların arasında tek bir siyah nokta bile yok, yeşiller mavilerden tamamen ayrılmış, sarılar beyazdan uzakta.



yığınlara dikkatle baktığınız zaman insanları görüyorsunuz. her yığına ait olanlar aynı renk elbiseleri giymişler, aynı şekilde duruyorlar. yüzleri donmuş bir ifade ile ileri doğru bakıyor. hepsinin ellerinde aynı eşyalar var, saçları aynı şekilde aynı yöne doğru taranmış, hepsi aynı yöne dönmüşler. koro halinde sürekli ve sonu gelmez bir şekilde aynı şeyleri tekrarladıklarını duyuyorsunuz, kelimenin tam anlamıyla herşeylerini aynılaştırmışlar. aynı anda aynı müzikle aynı şekilde salınmaya başlıyor, aynı anda aynı çiçeğe bakıp aynı nidayı atıyor, aynı anda hepbir ağızdan aynı şarkıyı söylüyorlar.



yığınların ön sıralarındaki insanları görüyorsunuz, "bu iyidir." diyorlar, "doğru olan budur" diyorlar, "bize ait olanlar bunları yapmak zorundadır" diye tıslıyorlar. çok sessiz söylüyorlar bunları, sonra bir arka sıra da aynısını tekrarlamaya başlıyor, sonra onların arka sıraları, onların arka sıraları derken en nihayetinde bütün yığın aynı şeyi söylüyor, o kısık ses kocaman bir gümbürtüye dönüşüyor, kafanızı toparlayamıyorsunuz, gürültü kafanızın içinde yankılanıp duruyor.



arka sıralara doğru gittikçe yığınlardaki insanların birbirlerinin önüne geçmek için çabaladıklarını farkediyorsunuz. ancak o kadar yavaş o kadar naif çabalar ve küçük adımlarla bunu yapıyorlar ki yığının ahengi hiç bozulmuyor. bir kaç zıpçıktı -muhtemelen koroya katılmayanlar, yavaş atmaları gereken adımları hızlı atanlar, hızlı adım atmaları gerektiğinde ise duranlar ve bu tipte bozguncular- ortaya çıkıyor arada bir, bütün yığın ani ve şiddetli bir tepki ile onları kendi yığınından dışarı atıyor, "düzen bozucusu" diyorlar onlara, "işte bir radikal!" diye bağırıyorlar, parmakları ile bu insanları yanlarındaki çocuklara gösterip "işte bu kişi bir suçludur sakın böyle olma" diye tembihliyorlar. bu "düzen bozucuları" bu "başıbozuklar" bütün yığınların ortasındaki büyük bir arazide -bir dairenin ortasında- tek başlarına kalıyor. kimileri başka yığınlara karışıyor, kimileri ise her yığından gelen bütün sesleri tek başlarına bastırmaya çalışıp kendilerini dinlettirmeye ahdediyor. çabaları çok naif, çok anlamsız ancak gene de bağırıyorlar işte. o kadar çok ve sürekli bağırıyorlar ki bazen yığınların içinden birileri bunların birisinin veya ikisinin sesine kulak verip sıradan kendi istekleri ile ayrılıp seslerine kulak verdikleri insanın arkasına geçiyor. sonra başkaları, sonra daha başkaları en nihayetinde o kadar fazla insan bu ilk zıpçıktının arkasına geçiyor ki daire deki alan bu insanları alamaz oluyor. işte o zaman o yığınlar açılıyorlar, büyük dövüşler başlıyor, yığınlara dahil olan insanlar bu yeni yığının sesine kulak veriyor veya onla savaşıyor, her neyse bu yeni yığın bir eski yığının yerine geçiyor. hepsi aynı şekilde, aynı yöne, aynı elbiselerle ve aynı saç kesimleriyle, aynı şarkıyı söyler bir halde bir kez daha duruyorlar. "en doğru bu" diyorlar, "işte size sarsılmaz bir gerçek!".



bebekler var. yavaş yavaş büyüyorlar, yığınlar bebeklere o yığına ait olduklarını söylüyor, o yığının müziğini dinlemelerini, o yığının baktığı yöne bakmaları gerektiğini, o yığınların tekrar ettiği herşeyi sorgulamadan sual etmeden tekrar etmeleri lazım geldiğini, çünkü kuşkusuz kendi yığınlarının en doğru, en iyi, en güzel, en asil, en harika olduğunu anlatıyorlar. bebeklerin büyük çoğunluğu bu sese kulak veriyor, büyüdükçe kendi üstüne giydirilen elbiseleri kabul ediyor, yığının şarkılarını söylüyor ve hararetle yığının ne kadar harika olduğunu savunuyor. içlerinde diğer yığınlara karşı geliştirdikleri herhangi bir merak varsa bile diğer yığınların kötü olduğu "gerçeği" ile yok ediliyor ve en nihayetinde diğer yığınları hiç tanımayan veya pekala çok iyi tanıyan bu bebekler o yığınların içinde yerlerini alıyorlar.



yığınlar; kocaman yığınlar, bebekleri büyütüyor, içlerine alıyor, sıranın önlerine geçebilenlerini önderleri yapıyor, sıradan ayrılanlarını hain olarak yaftalayıp sonsuza kadar dışlıyor ve hatırasına hakaret ediyor, diğer yığınlarla girdikleri savaşlarda yığınını korumak için ölenleri sonsuza kadar saygı ile anıyor, içlerinde en yüksek sesle, en karşı konulmaz şekilde, en fazla sefer terennüm edilen şarkıyı söyleyeni baştacı ediyor, başarılı buluyor, en az farklı ses çıkaranı rahmetle anıyorlar.



yığınlar insanları öğütüyor, basit birer makine parçasına çeviriyorlar.



bu uzak ve hayali bir galaksideki hayali bir gezegenin sonsuz döngüsü ve kaderi, onlar yığınlar içinde kaybolan benzerlerimiz.



bireysel markalaşma, bu uzak ve hayali galaksideki benzerlerimiz ile ortak yönlerimizden bir tanesi.



her insan kendi varoluşuna bir anlam arayışı içinde, bu varolan ve soyut akıl sahibi olan insanın lanetlerinden bir tanesi, zira manasızlık yaşama içgüdüsü ile dolu ve yaşama içgüdüsünün boyunduruğu altında kalmış insanın yaşaması için gereken motivasyonu sağlayamıyor. manasızlık korkutucu bir boşluk bırakıyor insana.



bu arayış içerisinde varolmuş ve soyut akıl sahibi insan kendi varoluşuna bir değer de biçiyor. hegelist bir ifade ile thymos diye ifade edebileceğimiz bu durum kişinin kendi değerini biçmesi, bu değerin gereklerini yerine getirmesi ve kabul edilmesi/onaylanması olarak zikredilebilir. kendi değerini kendine biçen insan bununla yetinemiyor, bunun dış çevre tarafından onaylanılarak ve dış çevredeki diğer faktörlerle manalandırılarak kendisine yansıtılmasını bekliyor, zira sosyal bir toplum içinde yaşayan insan kendi manalandırılmasını ve değerini toplumun içindeki statüsü ile ifade edebiliyor.



kabul edilme arayışı, sosyal toplum içinde yaşayan insanın ancak bir aidiyet duygusu geliştirmesi ve aidiyet duygusu ile ait olmaya değer biçtiği veya ait olması gerektiği kendisine öğretilmiş grup tarafından nihayete erdirilebilir. ancak devamlı değişen ve dönüşen sosyal toplumun dinamikleri böyle bir nihayete erdirilmeye asla imkan bırakmıyor, aidiyet hissedilen grubun kendisi sürekli değiştiği için, o grubun bireyleri de tekrar tekrar ve yaşam sürelerine ıraksayan bir sürede kendilerinin o grubun değerli bir mensubu olduklarını ispatlamaya çalışıyor.



bireysel markalaşma tam da burada başlıyor. öncüsü kişinin kendisine verdiği değer, ancak değer sabit ve miktarı belli bir şey değil, değerin kendisi de sürekli gelişen bir şey, dolayısıyla birey her seferinde olduğu değil, olmak istediği bireye doğru yürüyor, olmak istediği bireyi konumlandırdığı koordinatlara ulaşmak için belirli güzergahlardan geçiyor. sosyal güzergahlar arasında birey belirli gruplara karşı kendi öğretilmiş veya öğrenilmiş değerleri hasebiyle yakınlık duyuyor ve o grubun bir mensubu olmaya doğru ilerliyor. bireysel markalaşmanın bu ilk adımı atıldıktan sonra geri kalan kısım aynı bir şirketin marka stratejisine, pazarlama biçimlerine, pazara uyumlu mamül üretmesine, pazara mamüllerini satmak ve markasının imajını düzelterek pazar içinde hakim duruma geçmek için halkla ilişkiler yapmasına benzetilebilir.



gruba giren birey ilk önce grubun değer sistematiğine kendini uyumlaştırmalıdır. bu konsensus neticesinde gruba ait olan birey, düşüncelerini gruba doğru yontuyor, grubun bir üyesi olduğunu ve aidiyetini göstermek için tüketim alışkanlıklarını grubun genelinin tüketim alışkanlıklarına göre biçimlendiriyor. bu, popülerleşme ve yeniden değerlenme beklentisinin zorunlu bir sonucudur. birey tüketim alışkanlıkları ile modern çağda kendini ifade edebildiği için temel tüm tüketimini grubun popüler tüketim biçine yaklaştırırken, tüketim maddeleri grubun sembolleri oluyor. örneğin bir tikky kızımızın chanel parfüm sürmesi, dkny giymesi veya marjinal bir kızımızın illaki çok sayıda dairesel ve farklı renkten oluşan çorap giyip bot alması bunun günlük yaşamdaki göstergeleridir. solcular parka giyer, stalin bıyığı bırakır, ülkücüler ise hilal şeklinde hakikaten korkunç sayılabilecek bir bıyığı gayet zevkle bırakırlar. bu sembollerin edinilmesi öcelikle gruba ait olmanın, aidiyetin timsalleri ve göstergesi olurken diğer gruplara da bir misilleme oluyor "benim değerli bulduğum ve iyi olarak gördüğüm işbu grubun kutlu bir üyesiyim" mesajı grup harici insanlara karşı da verilip "üstünlük" gösterilerek, kişinin kendi değerlendirilmesi karşı cephelerin varlığı ile yeniden onaylanıyor.



markalaşmanın ilk adımlarından imaj böylelikle semboller vasıtasıyla kurulduktan sonra, grup içindeki imajın sürekliliği ve popülerliğin arttırılarak aidiyetin güçlenmesi için birey, pazarlamaya başlıyor. pazarlanan şey grubun değer olarak atfettiği herhangi bir bireysel üretim olabilir. bu manada ben aslında bir tüketim objesi olan şeyleri de üretilen değer olarak sayıyorum zira burada birey sayacağım şeyleri tüketerek aslında kendine bir değer yaratıyor ve o değeri pazarlıyor. örneğin tikky olarak tabir edilen cenahtan bir delikanlı illaki belirli semtlerdeki belirli cafelere gidiyor, belirli yerlerde yemek yiyor, belirli içkileri içiyor ve mümkün mertebe benzerlerinin olduğu yerlerde vaktini geçiriyor. gazete seçimi, izlediği televizyon kanalı ve programı buna göre bir gösterge olarak ortaya konuluyor. aynı şeyler marjinaller, solcular, dinciler vesair aidi grup üyeleri için de geçerli. bir aşırı dinci cumhuriyet gazetesi değil vakit gazetesi okuyor zira vakit gazetesi okuması bir değer olarak kendi hanesine kendi grubu içinde yazılıyor. pazarlama faaliyetleri grubun popüler değerlerine göre değişiyor, "out" olan bir şey "in" olana kadar icra edilmiyor. beğeniler ve zevkler grubun genelinin beğenileri ve zevkleri ile özdeşleşiyor.



düşüncelerini gruba katılmak için grupla özdeşleştirmiş, tüketim alışkanlıklarını gruba ait olmak için gruba göre belirlemiş, ortaya koyduğu ürünleri grubun beklentilerine göre ayarlayıp statüsünü sağlamlaştırmak için biçimlendirmiş birey bundan daha ileri de gidiyor, basit halkla ilişkiler taktikleri de uygulamaya başlanıyor. tüketim alışkanlıkları ile sınırları belirlenen giysilerin giyilmesi, müziklerin dinlenilmesi, filmlerin izlenmesi, gazetelerin okunması, bireysel üretimlerin tamamının (örneğin bir yazı) grubun beklentilerine ayarlanması ve o şekilde ifa edilmesi gibi göstergeler özellikle kör gözün parmağına bir şekilde yapılıp grup içindeki bireylere gösteriliyor ve bunlardan övgüyle bahsediliyor.



teker teker bireylerden oluşan bu grup bir yerden sonra aynı şeyleri dinleyen, aynı yerlerde yemek yiyen, aynı tip elbiseler giyen, aynı şeyleri düşünen, aynı şeylerin doğru olduğuna hararetle inanan, aynı "erdem"lere sahip, aynı tip insanlardan ibaretleşiyor. bu aynılaşma süreci teker teker bireylerin kendi doğrularını grubun doğruları olarak adlandırılmış bir genel kabule yaslamalarından ve daha sonra grubun "popüler" değerlerine seçimlerini bırakmalarından kaynaklanmakta. bunun bilinçsiz bir hareket olduğunu ifade etmeye gerek var mı bilmiyorum, popülerleşenin (temelde en çok insanın tükettiği demektir popüler olan) değer olduğu bir yerde kendi değerini de popülerleşme üzerinden anlayacak (en çok talep gören en iyidir) olan insan, kabul görme ve değerini bulma arayışı içinde popüler olana yaslanacak, popüler olan ait olduğu grup için bir değer addettiğinden ve grubun diğer bireyleri de popülerin bu olduğuna inandığından ortaya grup ortalamasına en çok uyanın popülerleştiği bir x çıkacak, en nihayetinde grubun hepsi ona dönecek, bireyde böylelikle popüler olana riayet edip zor bir seçim yapmaktan kurtulacaktır. grup onun yerine belirli mekanizmalarla seçimini yapmaktadır, bireyin sadece uyması lazım gelir.



ait olan bireylerinin hararetle kendi özgür iradelerine ve hür seçimlerine dayandığını zannettiği grubun bireyleri artık korteje katılmış ve grubun iyi bir üyesi olarak gruba uyumlu yaşamaya başlamıştır. bu halde, birey için en korkunç şey gruptan uzaklaşmak, gruptan dışlanmaktır zira gruptan dışlanılan birey yalnız kalmakta, yalnız kalan birey ise kendi değer arayışını refere edebilecek bir değer bulamamaktadır. bu halde kendi değersizliğine hararetle inanan ve gruba dahil olmadığı için başarısız, kötü olduğuna, popüler olmayan olduğuna inandırılan birey -aksi olsa bu birey zaten bu gruba ait olmayacaktır- gruptan uzaklaşmamak, dışlanmamak için herşeyi yapabilecek bir hale gelir. tüm değer yargılarını, düşüncelerini, nihayetinde yaşamını gruba ait olmaya adayan birey grubun dışında olmanın nasıl bir şey olduğunu ve gruptan dışlanmanın "korkunç" sonunu hayal dahi edemeyecektir. benzetmemiz cehennemdir. bu korku insana her şeyi yaptırabilir. grup bu korku sayesinde kendini sevdirmeyi de başarır.



birey böylelikle özgür olduğu sanrısı içinde yaşar, herşeyini gruba adar, grubun üyesi olmakla övünür ve bu sanrı grubun devamlılığını sağlar. birey zorunda olduğunu bilse gruba girmeyecektir, birey gruba "doğru" olduğu için ve buna kalben inandığı için dahil olmaktadır. bu "özgür irade" yanılgısı bireyin grup içinde markasının parlamasını sağlarken grubun sürekliliğinin anahtarıdır.



bireylerden bir grup, gruplardan bir yığın oluşur, yığınlar yanyana dizilirler, her yığın kendi sesini duyurmaya çalışır, kendi şarkılarını söyler, kendi erdemlerinin en iyisi olduğunu, kendi doğrularının mutlak ve değişmez olduğunu, yığın için yaşamanın en doğrusu ve tek yol olduğunu sonu gelmez bir şekilde tekrarlar.



uzakta durmuş, bir tepenin üstünde, işte bu yığınlara bakıyorsunuz. kocaman bir arazide toplanmışlar, her yığın diğer yığınlardan ayrı ve hepsine karşı duruyor. her yığının kendine has bir rengi var; kırmızılar, sarılar, yeşiller, siyahlar liste uzayıp gidiyor, kırmızıların arasında tek bir siyah nokta bile yok, yeşiller mavilerden tamamen ayrılmış, sarılar beyazdan uzakta.



mahşeri bir gümbürtü duyuluyor, sesler birbirine karışıyor, farklı bir galakside farklı bir dünyada olduğunuzu düşünüyor, bu anlaşılmaz ve korkunç olayı idrak etmeye çalışıyorsunuz: "tanrı aşkına bu nasıl olabilir?"



gümbürtüden kendi sesinizi bile duyamıyorsunuz..



en sonunda karar veriyorsunuz, bu anı ölümsüzleştireceksiniz. diesel marka kotunuzun cebindeki yeni sony cybershot dsc-t1 fotoğraf makinasını çıkartıyor, ray-ban gözlüklerinizi vakko gömleğinizin cebine özel kutusu ile yerleştiriyor, dakik rolex marka saatinize bu kutsal anı son bir kez hatıralarınıza anı anına gömmek için bakıyor, bir ritüeli gerçekleştirir gibi hassasiyetle manzarayı ayarlıyor ve deklanşöre ufak bir dokunuşla, mahşerin fotoğrafını çekiyorsunuz.



eve döndüğünüzde homestore marka koltuklarınızda oturup, bir jack on rocks içerken arkadan sesini varla yok arasında duyduğunuz pink floydın namelerine kendinizi kaptırıyorsunuz. yüzünüzdeki tebessüm ne güzel. sevgiliniz yanına geliyor, hararetle bu anlaşılmaz, bu akıl ermez korkunç olayı anlatmaya başlıyorsunuz. sevgiliniz inanamıyor nasıl, nasıl insanlarmış bu uzak galaksidekiler ve nasıl böyle yaşayabiliyorlar, sözünüzün doğruluğunu kanıtlamak için fotoğraf makinanızı cebinizden çıkartıyorsunuz. 7 megapixel ile çektiğiniz bu mahşeri görüntüyü gösteriyorsunuz, resme zoom yapıyorsunuz, "bakar mısın şu insanlara hepsi aynı!". sonra bir zoom daha yapıyorsunuz, bir insan yüzüne kilitleniyor fotoğraf, ağzınız açık kalıyor, sesiniz kayboluyor, gözleriniz kararıyor, kız arkadaşınız bir çığlık atıyor.



fotoğrafdaki sizsiniz...



knock knock



wake up neo
Lal Nocturnal 14 yıl önce
hayat sürekli bizleri terbiye etmeye çalışıyor.karşımıza çıkardığı akıl almaz sorunlarla yaşama olan bağlılığımızı bize karşı kullanıyor.yaşama isteğimizi arttıran,üretkenliğimizi besliyen heyecanımızı söndürüyor.toplumun devamlılığını sağlamakla görevli kurallar veya inanışlar zamanla şekil değiştirerek dogma halini alıyor ve toplumun düşünsel olarak gelişmesindeki en büyük engel olarak bireylerin karşısına çıkıyor.bu dogmalarla dolu çevre içinde kendi düşünsel evrimini tamamlayamayan bireylerde süreç içinde değiştiremedikleri yozlaşmış değerlerin esiri oluyor.hatta değişime inanan ve yaşama dair heyecanını,umudunu koruduğunu düşünen bireyler bile geçici olarak yaşam gailesi denen kaygı nehrine kapılarak birlikte yola çıktığı değerlere kolaylıkla ihanet edebiliyor.bu gelişmeler ışığında günümüz toplumlarının gelişmesini sağlamakla yükümlü maddi ve kimi manevi araçlar süreç içinde araçtan ziyade edinilmesi gereken amaçlar halini almakta bu vesile ile de biryleri tatminsizliğe ve mutsuzluğa itmektedir.bir başka deyişle marx'ın da değindiği gibi bireyler dinamik ekonomi içinde kendi ürettikleri ürünlere (mal) karşı bağlılık duymakta, ona karşı duygusal tapınma ve bağlılık hissi duymaktadır.kimi felsefecilerin belirttiği gibi tanrıyı yaratan insanoğlu kendi yarattığı ürünlere de soyut değerler,anlamlar yükleyerek ekonomik değer yaratmaya çalışırken bir yandan da sahip olduğu erdemi ve bilinci köreltmeye çalışmakta.
Turan Tolog 14 yıl önce
farklilastirma amacli ve ayirici niteliklerin tarifi olarak marka kavraminin, artik kentlere de uyarlanmaya baslanmis halidir. kentlerin markalasmasi icin, kuresel isbolumunun daha dogrusu post-fordist dizgenin masasi oldugu savi yanlis olmaz. bu kapsamda uluslararasi arastirma ve pazarlama sirketlerine yaptirilan yuzey arastirmalari ve bu sonuclar neticesinde hazirlanan raporlar, bu surecte guclu bir ele sahip olmak adinadir. bu raporlar ulkelerin egitim, saglik, ekonomik vb. dinamiklerini ele alarak yeni yonelimin rotasini belirler.



isik karsidan vuruyor!



kuresellesmenin onemli bir ayagi olan coktarafli mutabakat, adeta bu isin abc’sidir. yeryuzundeki herturlu hegemonyanin, tek yanli guc kullaniminin bu dizgeye de zarar verdigi ya da en azindan kuresellesme projesinin basina yeni isler actigi dusunulmektedir (kisaca uzerinden gecmeden edemeyecegim, irak yikimi sonrasinda amerika icinde baslayan temel fikir ayriliklarinin altinda bush’un emperyal tek yanli politikalarinin yattigi tartismalari bu baglamdadir. yeni amerikan yuzyili projesi (http://newamericancentury.org/) uzerinde ve amerikali is adamlari ve sosyal girisimcileri arasinda suren hararetli tartismanin altinda tek yanli “sahin” siyasete karsi ekonomist ve pazarlamacilarin savundugu coktaraflilik siyaseti vardir. bu tip gaflarin kuresel entegrasyonu baltaladigi savunulmaktadir. bu fikirleri savunan onemli kuruluslardan olan carnegie council (http://www.carnegiecouncil.org) tum dunyada arastirmalarini surduren bir orgutlenmedir. entegrasyon icin altyapilarin hazirlanmasi ve bu konudaki raporlarin uretilmesi icin hukumetler duzeyinde ve ozellikle taze pazarlarda faaliyetlerini surdurmektedir.). savastan yikilmis bir ulkenin kentlerinin yeniden sosyal, ekonomik ve moral insasi ve “entegrasyonu” digerlerine gore cok daha zor olacaktir (ancak dizge, bu trajik durumdan da kendine fayda yaratmayi bilmistir. ornegin savasta yikilmis afgan magaralarindaki teror turizmi herhalde afganistan’in gordugu en buyuk turistik istilalardan birisidir.).



kentler ve daha ust olcekte de ulkeler icin belirlenen pazarlama politikalari, bir dizi yasal duzenleme ve uyum paketlerinin uygulamaya konmasi yaninda kapsamli bir planlamayi da gereksinir. bahsedilen, sadece kenti (kentsel mekani) degil tum aktorleriyle kentsel yasami yeniden bicimlendirmektir. ya da dunyada ornekleri mevcut oldugu uzere, belediyelerin kamusal alandan cikarilip sirketlesmesi hatta sirketler ile organik ve koklu baglarinin olusturulmasidir.



kentlerin markalasmasi surecinde musteriler sadece o kentin sakinleri degildir. onlar o markanin unsurlari olarak gorev alacaktir. yasam alanlari, olusturabildikleri finansal degerle orantili olarak hizmet alabilecek, zaten hizla ozel sirketlere devredilen kamusal hizmet alanin da musteri memnuniyeti musteri olmaya layik kentliler icin gozetileceklerdir. geriye kalan kentsel dokunun cevresiyse (mekansal ya da sosyal) tahta paravanlarla kapatilip uzerileri reklam panosu olarak kiraya verilecektir. hedef musteri, kenti tuketebilecek, donusturebilecek kapital sahibi alicilar ya da turistlerdir. bu nedenle kent pazarlanirken, iyi sinanmis nitelikleri marka olarak afise edilip uygun bir sloganla piyasa arzina hazir hale getirilmeli ancak bu arada her turlu kentsel dokuyu, mudahale sirasinda elde kalmayacak bir esneklige kavusturarak degisime acik kilabilmelidir.



arkasindan…



sermayenin ve hizmetin kuresel dolasimini sinirlayan her tur engelin ortadan kaldirilmasina yonelik baskilar gunumuz kentini de bicimlendiriyor. dunya ticaret orgutunun statejilerini saptadigi ve dunya bankasi, imf ve diger uluslararasi finans orgutleriyle yuruttugu ve gatt, wta, nafta gibi anlasmalarla yuruluge soktugu yeni duzen, ekonomik hayati yonlendirirken, ticari, kulturel ve kentsel yapilari da bu duzene uymaya zorluyor. ekonomik mudahalelerin sahnesi olan bu yapilar ya arka arkaya krizlerden geciyor ya da sisteme entegre olabildigi noktada toplumsal beklenti ve ihtiyaclari gormezden gelmeye basliyor.



bugun belli basli dunya kentleri birer kuresel pazar yeri haline gelmistir. uluslararasi sermayenin cekim merkezleri olabilmek icin hazirlanan yasalar, ozel vergi duzenlemeleri, tanitim kampanyalariyla, olusturulan estetik kurullar, komisyonlar ve mahalli orgutlenmeleriyle “kent-devlete dogru mu?” dedirten bir organizasyon semasi kent yonetimlerini belirlemekte. bu senaryonun rol dagiliminda gorev almis kentler dizgeye tabi kilinirken, gormezden gelinen tasra kentleri ise zaten surekli zayiflatilan merkezi hukumetlerden gittikce daha az destek goruyor ve hizla fakirlesiyorlar.



artik kent planlamasi ve yonetimi adeta ozelleserek reklam ve halkla iliskiler sirketlerine devredilmektedir. bu konudaki en carpici orneklerden birisiyse hong kong’tur. 2001 senesinde hong kong’ta toplanan fortune global forum ( aol time warner grubuyla cok yakin iliskiler icerisinde bulunan amerikan fortune dergisi her sene dunyanin en guclu ilk 500 isletmesi aciklar. bir dizi finansal ve ekonomik forumu da sponsoru olan grup, 95 senesinde fortune global forum adi ile yeni bir orgutlenmeyi hayata gecirmistir. dunyanin en cok konusulan ve mansette olan kentlerinde devlet baskanlari, taninmis politikacilar ve akademisyenlerle kuresel sirketlerin yoneticileri ve ceo’larini (chief executive officer) bulusturmaktadir. daha fazla bilgi icin bkz. www.fortune.com)’da hong kong “marka”si dunya kamuoyuna tanitilmistir.young&rubicam’s brandasset valuator (bav) firmasina yaptirilan arastirma sonucu hong kong’u dunyada one cikaran karakteristikler ve hong kong’un sosyal, kulturel ve tarihsel altyapisi ortaya serilmis ve hazirlanan rapor uluslararasi birkac firmaya gonderilerek hong kong icin bir imaj yaratilmasi istenmistir. “asya’nin dunya kenti” sloganiyla ilan edilen hong kong alamet-i farikasi, “ilerici, ozgur, sarsilmaz, firsatlara acik ve kaliteli” bir imaji on plana cikarip, geleneksel ejderha motifini albenili renklerle logosu olarak tescillemistir (www.brandhk.gov.hk).



asya kaplanlarinin uretim ve finans sektorlerinde edindigi saglam yerinin tescillenmesi ve bu niteliklerinin ulusal kimlik haline getirilmesi, markalasma surecinde pozisyonlarini guclendirmistir. bir baska uzak dogu kenti olan seul’deki gelismeler de bu duruma ornek olarak verilebilir. seul belediye baskani myung-bak lee, ceo’lar icin is idaresi egitimi ardindan kitle iletisim egitimi almis bir yoneticidir. 77-92 yillari arasinda hyunai ceo’lugu da yapmis, 2001 senesinde ise ulusal reform komitesinde komisyon uyesi olarak “gelecegin rekabeti” alt komisyon uyeligi yapmistir. bu altyapisini seul belediye baskanligina da tasiyan lee, 2002 yilinda seul icin vizyon 2006 programini uygulamaya koymustur. 2002 senesinde duzenlenen yarismada seul sembolunu aramistir. yapilan kamuoyu yoklamasinda “hiseul” sloganina gelen oylar cogunlugu olusturmus, bu imaj uzerinden gelistirilen kampanya seul metropolitan hukumeti’nin koordinasyonunda yurutulmeye baslanmistir (http://english.seoul.go.kr).



ozellikle son on yillik donemde hizlanan bu markalasma sureci doguyu oldugu kadar batili ulkeleri de etkisi altina almistir. 2002 senesinde bir kentsel yonetim modeli olarak ortaya cikan edinburg ortak grubu, etag (edinburg tourism action group) pazarlama grubu ile anlasarak edinburg kenti icin bir marka stratejisi belirlemesini istemistir. grubun gelistirdigi strateji dogrultusunda olusturulan calisma grubu “yaraticiligin ve toplumsal ve mekansal kalitenin yukseltilmesi” temasiyla calismalarina baslamistir. 2007 vizyonlu bu calisma halen devam etmektedir.



bazi uluslararasi sivil toplum kuruluslarinin da bu kuresellesme projesine katki verdikleri gorulmektedir. bunlardan 1981’de kurulan ashoka grubu, 53 ulkede temsilcileri bulunan ve o ulkelerdeki “sosyal mutesebbisler”le baglantiya gecerek koklu sosyal projeler ureten bir grup. grubun uyesi ve yoneticileri arasinda bulunan andrew kuper ayni zamanda carnegie council uyesidir ki bu durum izi suruldugu taktirde carpici noktalara varmaktadir. kuper’in yonetici ortagi oldugu kuper arastirma sirketi bircok ulkede arastirma yapan bir kurulustur. sirketin arastirma yaptigi ulkeler arasinda, guney afrika, hindistan, dubai, avusturalya, ingiltere, galler, brezilya, ispanya, yeni zelanda gibi ulkeler bulunmaktadir (http://www.imc.org.za/main/resources.stm).



ornegin dubai’deki yatirimlar, daha fazla turist cekmek yaninda burj-al arab oteli orneginde goruldugu gibi bir prestij mucadelesi olarak gorulmekte. sosyal ve ekonomik alanlardaki gelismelerin bu zengin ulkedeki yasam standartlarini gelistirmesi yaninda, uygulamaya konan kampanya, dubai’nin uluslararasi pazarlara farkli nitelikleriyle tanitimi amaciyla ortaya cikmistir. peki bu yogun cabalar ne adina gosterilmektedir? yasamin koklerine donus amaciyla mi (hindistan’in son tanitim kampanyasindan)? dogu-bati arasinda kurulmak istenen kopruler adina mi (istanbul’un olimpiyat adayligi icin kullandigi logoya ilham veren slogan)? ya da yeryuzu cennetinin kesfi icin mi (colomb’un santa dominik kiyilarinda haykirdigi gibi)? kulaga hos geliyor ama neyi, nicin ve kim icin bir tarife sokmak gerekiyor? kendi kentinde turist olmak ve bakakalmak, talep etmek yerine arz surecine entegre olmak, edilgen “iyi vatandas” profilini de tamamliyor.



aksama dogru bir oneri



artik bizi cevreleyen ve cevreledigimiz seylerin kontrolunu kaybediyoruz. yasam ve yasam alanlarinin insasi icin vazgecilmez olan otonomi ise yalnizca uretim alaninda degil ayni zamanda tuketim alaninda da soz sahibi olmayi gerektiriyor. nasil bir yerlesim merkezinde yasamak istiyoruz? yasadigimiz cevrede hangi hizmetlerin olmasini istiyoruz? sehrin yerlesim planinin nasil olmasini istiyoruz? nelerin uretilmesini istiyoruz (oz-yonetimli hareketlerden oz-yonetimli sehire dogru, tom wetzel, turkcesi: asuman algin, cansu sipar. bkz. www.zmag.org)? bunlarin cevabini bizim vermemiz ve bunu saglayabilmek icin de onlarin kavramlariyla dusunmemeyi becermek gerekiyor.



ozetle, bir deger olusturmak icin yapilan iyi seylerin kavramlarini bozuma ugratilmis kullanimlarindan uzak tutarak yola devam etmek gerek. emperyal politikalarin, yol actigi savaslar ve ekonomik ambargolar icin kullandigi demokrasi ya da kuresellesme kavramlari ile dusledigimiz demokrasi ve kuresellesme (yapay sinirlarin otesinde bir birlik adina, serbest dolasim adina, kulturel iletisim ve kaynasma adina ve kafatasciliga inat bir kuresellesme) kavramlarini karistirmadan…
Ersin Sui 14 yıl önce
yanlış bir şekilde marka değeri ile aynı şey zannedilen kavramdır.



oysa ki, marka ederi ingilizcedeki brand equityyi karşılar. buna mukabil, marka değeri ise brand value kavramının karşılığıdır. temelde birbirine benzer görünmekle birlikte, aslında aralarında dağlar kadar farklar olan bu iki kavramı gelin bir inceleyelim kuzucuklarım.



marka değeri, bir markanın belli bir zaman kesitindeki mali (parasal) değeridir. bir başka deyişle, bilançoların aktif hanesinde şerefiye ya da goodwill olarak gösterilen şeydir. bunun anlamı şudur: eğer ben bugün bu markayı satın almaya kalkarsam, üç aşağı beş yukarı bu fiyatı veririm.



oysa ki marka ederi öyle mi ya? değil. bir kere marka ederi, bu yukarıda bahsi geçen marka değerini kapsar, yani markanın bugünkü finansal değerini. bunun yanı sıra, marka ederinin içine aldığı iki unsur daha vardır ki, bunlardan birincisine pazar bazlı marka ederi (market based brand equity), ikincisine de müşteri bazlı marka ederi (customer based brand equity) diyoruz.



pazar bazlı marka ederi, markanın o anda içinde bulunduğu sektörlerin değerliliğini ya da değersizliğini, ya da gelecekte bu sektörle ilgili olabilecek değer beklentilerini ve bu değişimlerin markayı ne ölçüde etkileyeceğini içerir. örneğin şu an bir inşaat markasının marka değeri yüksek olmayabilir, anca mortgage yasasının çıkması dolayısıyla önümüzdeki 5 sene içerisinde bu sektörde büyük gelişmelerin olacağını ve bunların da markayı olumlu yönde etkileyeceğini bekliyorsak, marka ederi otomatikman daha fazla olacaktır.



ikinci ve daha önemlisi ise, müşteri bazlı marka ederidir. bunu çok basit bir şekilde şöyle tanımlayabiliriz: tüketicinin benzer özellikleri olan iki üründen birini seçerken, daha iyi olduğunu inandığı marka için ödediği fiyat fazlası (price premium). örneğin ben tatları benzer olmasına rağmen, coca colanın litresine 1,5 ytl, pepsi'ye ise 1 ytl veriyorsam, aradaki 50 kuruş coca-colanın (birim ürün başına) müşteri bazlı marka ederidir. (not: ama ikisinin tadı farklı diye geleni döverim, bi blind test yapayım da gör bakalım ayırt edebiliyor musun). birin başına bu fiyat priminin toplam üretim üzerinden markaya etkisini varın siz hesaplayın.



şimdi efendim bu müşteri bazlı marka ederi, bütün marka-pazarlama kitaplarında karşılaştığınız marka kavramlarının da koruyucu şemsiyesidir. yani o marka imajı, marka kişiliği, marka farkındalığı, marka sadakati falan fişman hepsi bu müşteri bazlı marka ederini etkileyen şeylerdir. dolayısıyla, marka ederinden ya da değerinden bahsederken bu kavramları kullanan arkadaşlar, aslında müşteri bazlı marka ederinden bahsetmektedirler. oysa biz bugün gördük ki, marka ederi (brand equity) denilen şey çok daha geniş bir şeymiş.



bir de şu brand equity'i, marka denkliği diye çeviren bazı akademikçikler var, onların hakkı kızılcık sopasıdır. titre almışsınız, chicken translate yapmayın kardeşim, hasta etmeyin insanı.
Süha Denizci 14 yıl önce
Gerek Denizcilik Müstesarligimizda; gerekse diger idari kademelerde son iktidar döneminde daha önceleri hiç olmadigi kadar denizci kökenli, akademisyen altyapisi olan kisiler göreve getirildi.



Bu görevlendirmelerde Bakan Sayin Binali Yildirim'in büyük payi var. Kendisi denizciligin denizci kisiler tarafindan yönetilmesi gerektigini düsündügü için "isi ehline vermeli" prensibinden hareketle dogruyu yapti; denizcilik kadrolarina denizcileri getirdi. Ve isi ehline verdi.



Sayin Binali Yildirim'in bu yerinde girisimi denizcilik dünyasinda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluslari, meslek kuruluslari ve meslek odalarindan büyük destek gördü. Hatta o derecede destek gördü ki; 23 Temmuz 2003 Tarihinde bir basin açiklamasi yapan denizci meslek örgütleri, hakkinda basin kampanyasi yürütülen Bakanin destekleyici su açiklamalarda bulundular: (Basin açiklamasinin tamami http://www.turkishpilots.org.tr/HABERLER/2004/2003_07_23_STO_Destek.html adresindedir)



"Sayin Bakanimiz, denizcilik sektörünün sorunlarinin ve ihtiyaçlarinin belirlenmesinde ve bunlarin giderilmesinde her zaman en dogru çözümleri bulmaya özen göstermis ve ilgili bütün taraflarin ve Sivil Toplum Örgütlerinin görüslerini almaya, ilgili konudaki dünya uygulamalari ve Avrupa Birligi uygulamalarini dikkate alarak uluslararasi niteligi bulunan denizcilik sektöründe en iyi ve en dogruyu bulmaya özel önem vermistir. Sayin Bakanimiz, yaptigi atamalarin çogunda sektörü bilen, iyi yetismis kisileri isbasina getirmeye dikkat etmis, gözlemledigimiz kadariyla bunu gerçeklestirirken, kriter olarak, kisinin isinin ehli olup olmadigina birinci önceligi vermistir.



Bugün Denizcilik Müstesari bile Rahmetli Prof. Dr. Resat ÖZKAN’dan sonra yillardir ilk kez denizci kökenli birisi olmustur. Bakanimizin bunun gibi olumlu icraatlarini takdirle karsilamamamiz mümkün degildir. Bakanimiz, denizciligin sorunlarini dinlemede kapisini her zaman sivil toplum kuruluslarina ve meslek kuruluslarina açik tutmus, bizlerin sorunlarini dinlemis, çözüm arayislarinda bizlerden sürekli görüs almis, ve almaya devam edecegini her vesileyle ifade etmistir. "



Yukarida bir bölümünü aldigimiz basin açiklamasindan sonra; Hürriyet Yazari Bekir Coskun'dan "Yalaka" tabirine varacak kadar bayagilasan hakaretlere maruz kaldi denizci örgüt yöneticileri (Bakiniz: http://www.turkishpilots.org.tr/HABERLER/2003_07_28_STOlere_Hakaret.html)...



*******



Ve bugün gelinen noktada bir kaç tespiti yapmakta fayda var:,



*

Yillardir ITÜ Denizcilik Fakültesinde yapilmakta olan gemiadami sinavlari; Fakülteden alinarak TÜDEV'e verildi. Artik Fakülte mezunlari mezun olduktan sonra fakülte olmayan bir egitim merkezinde sinavdan geçirilecekler.

*

Denizcilerin yönetici kadrolarda görev yapmaya basladiklarinda ortak platformlarda denizcilerin bir araya getirilerek görüslerini almaya gösterilen özen; giderek azaldi ve artik bu tür toplantilar hiç yapilmiyor. Ya da sadece Deniz Ticaret Odasi ile sinirli tutuluyor. Oysa Deniz Ticaret Odasi denizcilik alanindaki sivil toplum kuruluslarini birakin temsil etmek; onlara faaliyetleri ile ilgili hiç bir bilgi vermiyor.

*

Denizcilik alaninda yapilan hukuksal düzenlemelerde "ben denizden geldim, en iyi ben bilirim" tarzi giderek hakim olmaya basladi. Yapilan islerde denizci örgütlerin fikirleri artik ya sorulmuyor, ya da dikkate alinmiyor.

*

Uluslararasi denizcilik Örgütü Karar'larina göstermelik olarak uyuluyor; özünde pek çoguna uyulmuyor. Denizcilik alaninda uluslararasi meslek kuruluslarinin fikir, görüs ve kararlari dikkate alinmiyor; bu kuruluslardan yazilan yazilara cevap verilmiyor.
banner255
9
parçalı az bulutlu
banner102
banner85
Günün Karikatürü Tümü