banner246

banner176

banner242

banner184

banner191

banner148

banner179

banner145

banner182

banner263

20.01.2010, 01:08 18052

Tükürdük atalar kıblegâhına...

Çoğunluğu mason olan, ikisi Ermeni, biri Arnavut, diğerinin de hangi milletten olduğu açıkça bilinmeyen dört kişi tarafından tahttan indirilen, aldığı tedbirlerle devletin varlığı ve geleceği için önemli çalışmaları bulunan, bu nedenle de düşmanları oldukça çoğalan, Ermeni çetelerinin isyanlarını bastırdığı için Fransız tarihçi Albert Vandal tarafından kan dökücü manasında, "Le Sultan Reugo" olarak isimlendirilen, bizdeki kitaplara da bu manada "Kızıl Sultan" olarak geçen Osmanlı padişahlarından 2. Abdülhamid hakkında, Alman birliğini kurmuş olan Prens Bismark, "Dünyâda yüz gram akıl varsa, bunun doksan gramı Abdülhamîd Han´da, kalanı da diğer dünyâ sıyâsîlerındedir..." diyor.

Almanya´da bulunduğum süre içerisinde, bizde "Kızıl Sultan" denilen, ancak Alman tarih sayfalarında hakkında övgü ile tarif edilen 2. Albülhamit´ten, İsrail Devleti´nin kurucusu Teodor Herzl, Yahudilerin başlarını sokacakları bir arazi verilmesi karsılığında sıkısık durumda bulunan devlet bütçesine katkı yapabileceklerini söylediğinde, 2. Abdülhamit´in ona, "Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime emanettir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Böyle bir toprak parçası bizden kopartılmak istense bile, o toprağı kanlarımızla kaplarız ve yine bizim toprağımız olur. Türk imparatorluğu bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem" dediğini ben ne hazindir ki, buradaki kütüphanelerden faydalandığım kitaplardan okuyarak öğrendim.

Devlet düzeninin iyice bozulduğu, hatta  İngilizlerin hesabına çalışarak hem İngilizlerden, hem de hazineden para alan idarecilerin çoğunlukta olduğu zor bir dönemde idareyi eline alan, kurduğu kuvvetli istisbarat servisi ile devleti bu unsurlardan temizleyerek 30 yıl hiç toprak kaybetmeden devleti yöneten bu zatı neden öğrencilerimize "kötü" ve "hasta adam" diye tanımladığımıza anlam vermenin zorluğunu yaşıyorum.

Kendisi de bir Osmanlı subayı olarak yetişen büyük Atatürk´ün, devletin bekası için ömür harcayan böyle bir idareci için bu gün aleyhte karalama yapılmasına müsade verebileceğine kanaat getirmek mümkün değildir.

Tabii ki, demokratik olmayan yönetim biçimine sahip olmayan padişahlık sistemi kaldırılıp yerine halkın iradesi ile yönetilen Cumhuriyet rejimine geçilmeliydi.

Nitekim büyük Türk milleti, önderi Mustafa Kemal Atatürk ile bunu gerçekleştirmiştir.

Ancak yeni devletin modern düzen içerisinde gitmesinin teminini, modern olmayan padişahlık sistemi içerisinde yönetirken devlete ve millete faydası geçmiş yöneticilerin övgüyle anılması engellemez.

Demokrasisi ileri gitmiş devletlerin meydanlarında, demokratik olmayan dönemlerde önemli başarılar ortaya koymus olan idarecilerin heykellerine, sokak ve cadde isimlerine sıkça rastlamak mümkün bulunmaktadır.

Tarihimizi eğrisi ile doğrusu ile milletimize doğru öğretmeliyiz.

Biz doğru öğretmezsek, tabii ki birileri; milletin arasına karışıp eğrisini öğretmeye ve bu yolla da yasadısı organizasyonlar meydana getirip devlet ve rejim karşıtı büyük sıkıntılara sebebiyet veren, tamiri oldukça zor sosyal ve siyasal sıkıntılara yol açacak.

Tarihten de dersler çıkarmalıyız.

Sözlerimi 2. Abdülhamit´i sağlığında şiddetle eleştiren, ancak onun kıymetini sonradan fark edebilen Rıza Tevfik´in aşağıdaki mısraları ile bağlıyorum:

Nerdesin şevketli Abdülhamîd Han?
Feryâdım varır mı bârigâhına?..
Târihler adını andığı zaman;
Sana hak verecek ey koca Sultan!
Bizdik utanmadan iftirâ atan;
Asrın en siyâsî Pâdişâhına!..


Pâdişâh hem zâlim, hem deli dedik;
İhtilâle kıyâm etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse biz "belî" dedik;
Çalıştık fitnenin intibâhına...


Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz;
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz;
Sâde deli değil, edebsizmişiz;
Tükürdük atalar kıblegâhına...

Yorumlar (7)
Can Kalafatoglu 12 yıl önce
istanbul üniversitesi'nin de, o günkü adıyla darülfünun'un da...



günlerden bir gün, kuvayi milliyeciler anadolu'yu düşmandan kurtarmak için yoklukla savaşırken, düşman işgalindeki istanbul üniversitesi'nde bir konferans vardır, salon hıncahınç doludur. bir süre önce, osmanlı devleti'ni kuran osman gazi'nin babası, ertuğrul gazi için "tatar yavrusu" diyen, fuzuli'nin türk olmadığını söyleyen iran edebiyatı hocası hüseyin danış bey'in bu görüşleri tartışılacaktır. "filozof" sıfatı omuzlarına kadar inen uzun saçlarından menkul rıza tevfik konuşacaktır.



riza tevfik kürsüye çıkar:

"sizi merakta bırakmamak için kanaatimi hemen söyleyeceğim, sonra da iddiamı kanıtlayacağım. fuzuli, türk değil, acem'dir."



ön sırada oturan süleyman nazif ayağa kalkar:



"yanılıyorsunuz, fuzuli özbeöz türk'tür, azeri türk'üdür!"



türk'tür, değildir tartışması sürerken, rıza tevfik kestirip atar:



"fuzuli'nin türk olmasından ne çıkar? siz türkler, aranıza bir tek fuzuli'yi almakla ne kazanırsınız?"



bir öğrenci bağırır:



"sen türk değil misin?"



"hayır, değilim, türklükten çoktan istifa ettim. türk'ün kılıcından başka övünecek nesi vardı? o da bitti. hâlâ istanbul'da oturabiliyorsanız, bunu büyük devletlerin islam âlemine duyduğu saygıya borçlusunuz."



öğrenciler ayağa fırlar, rıza tevfik'i protesto etmektedirler, "filozof" diklenir:



"bana bakın, ingilizler burada oldukça, kimse beni susturamaz, istediğimi söylerim, bana bir halt edemezsiniz."



bardağı taşıran bu olur, bir öğrenci kürsüye fesini fırlatır, yüzlerce fes "filozof"a atılır, rıza tevfik çeker gider.



olaydan sonra öğrenciler bir sınıfta toplanarak, istiklal ve milliyet duygularına yabancı, saldırgan beş öğretim üyesi üniversiteden ayrılıncaya kadar "darülfünun grevi"ni başlatırlar.
Osman Tekeli 12 yıl önce




Musahibim evvelki gün fransızca 'küçük bir kitap getirdi. adı : «piyer kiyar'ın hatırasına»dır. methiye ve hicviyelerden yapılmış bir kitapçık. övülen, piyer kiyar, yerilen de ben..

piyer kiyar'ı, ismen bilirim. yirmi üç yıl önce istanbul'a gelmişti. ermeni mekteplerinde fesad muallimi idi. üç dört sene kaldıktan sonra da def olup gitti.

tuhaf!. bana : (kızıl hayvan - bete rouge) lakabını takan piyer kiyar'mış.. sözü bilirdimse de ortaya atanını bilmezdim. taşıdığım yabancı ülke nişanları kadar, yine o yabancı ülkeler tarafından bana yakıştırılmış böyle birçok unvanlarım vardır! ben, bunlarla iftihar etmekte haksız değilim, işte bakınız, «kızıl hayvan» payesinin verilme sebebini bu kitaptan öğrendim. ve öğreten de aharonyan, çobanyan adındaki iki ermeni hatibinin hararetli nutuklarıdır! musahibimin getirdiği kitapta ünlü, ünsüz bir sürü fransız edebiyatçısının da nutuk tarzında hicviyeleri var ise de «kızıl hayvan» isminin niçin konmuş olduğunu, insan dış düşmanlarından değil, iç düşmanlarından işitmek ve öğrenmek ister. böylesi daha belgeli ve güven verici olur. aharonyan efendi de, mösyö çobanyan da ağız birliği edip ballandıra ballandıra anlatıyorlar ki : piyer kiyar, ermeni okullarına öğretmen olarak 1893 yılında istanbul'a gelmiş, ermeni gençlerine felsefe ve edebiyat tarihi ile birlikte «türklerin boyunduruğundan kurtulmak için çalışmak» dersleri vermiş!.. ermeni öğrencilerinin felsefe ile edebiyat tarihi derslerinden ne kadar yararlandıkları belli değildir ama, ihtilâlciliği öğretmek ve inandırmakta o kadar başarı kazanmış ki; «sason» meselesinde, «zeytun» meselesinde, yâni. ermeni kanının dökülüp, ermeni ocağının sönmüş olduğu her meselede, bu piyer kiyarı minnet ve şükranla anmak, ermeni cemaatına kutsal bir vazife olmuş!.
Cem Bolayir 12 yıl önce
sultan hamit'in baba ve muhalif aydınların çocuk figürü ile ortaya çıktığı son dönem osmanlı siyasi hareketlerinin tarihsel değil psikolojik analize ihtiyacı var. babayı tüm kötülüklerin kaynağı olarak gören evlatlar onu safdışı bıraktıktan sonra yeise kapıldıkları her an o babanın kucağına oturmak istemişler. jöntürklerin hem hamit'i ha'l edip hem de işler ters gittiğinde misal rıza tevfik bölükbaşı'nın sultan hamit'in ruhundan özür dileyen şiirler yazması veya talat paşa'nın hamit'in cenaze töreninde türbenin köşesine çöküp hüngür hüngür ağlaması tesadüf değildir. tüm ittihat ve terakki, hamit döneminde onun rahminden çıkmıştır, onun eğitim müfredatına göre eğitilmiştir. babadan nefret ederek başladıkları serüvende babanın kopyası birer despota dönüşmüşlerdir. ermeni kırımının bile temelleri hamit tarafından hazırlanmış, evlatları babalarının başladığı işi bitirmiştir. evet ittihatçılar dünyadan bihaberdir. dış politika veya dünya ahvali hakkında safça hatta çocukça hayalleri vardır. zira yetiştikleri dönem, hamit sansürü onlara başka bir şans vermemiştir. gizli gizli okunan illegal bir kaç dökümandan ne olursa o olmuştur.



cumhuriyetin kurucusu da bir hamitoğludur. işte bu şanssızlık bir dönem olarak yaşanıp bitmesi gereken aydın despot döneminin hiç bitmezcesine başımıza çöreklenip kalmasına sebeptir. cumhuriyet sonrası islamcılar, mustafa kemal'in reddedilmiş evlatları, aynı baba-evlat nefret ilişkisinde isyankar çocuklar olarak babadan nefret edip babaya dönüşerek, herşeyi bilen imam döngüsünü tekrar üretmiş, aynı pragmatist totaliter zihniyetin gölgesi üzerimizden hiç kalkmamıştır.
Nedim Karakartal 12 yıl önce
"memleketimiz hakkında yazı yazan, fransız olsun, ingiliz olsun, alman olsun, her ecnebi, bizdeki bahşiş adetine dair, kitabında hususi bir bahis ayırmaktan kendini alamaz. hatta bir fransız kitabında, bahşişin, padişah'ın şahsından bile üstün olduğunu söylemiş, "sultan bahşiş!" diye ad takmıştır. bütün bu söylenenlerde mübalağa vardır. zaten bahşişin tam manasını garplılar anlayamazlar. (...) hakikat şudur ki asırlarca evvel garpta da bulunan bazı adetler bizde hala devam etmektedir. o zamanlar garpta şimdi bizde olduğu gibi muntazam bir mali bütçe yoktu, memurlar ellerinden geldiği kadar kendilerini kurtarmağa çalışırlardı. (...) bu sebeple memurlarımızın bahşiş kabul etmesi adetine, avrupalı muharrirlerin hiddetlenmeleri için hiç bir sebep yoktur.



evde aile açtır bu sebeple de bahşişten imdat beklenir. bu tamamiyle insani bir şeydir, anlayış göstermek lazımdır. böyle bir vaziyette alman, ingiliz veya fransız hangi milletten olursa olsun her memur aynı şekilde hareket edecektir."
Feridun Yildiz 12 yıl önce
istanbul'dan kuş uçuşu 250 km, edirne'den 10-15 kilometre ötede, osmanlı toprağı olan doğu rumeli'de üç beş tane çapulcu bulgar çetecisi tarafından huzursuzluk çıkarılır, ardından prens boris (teknik olarak abdülhamit'e bağlıdır), bulgar prensliğinin doğu rumeli topraklarını ilhak etiğini açıklar ve burada bulgar hakimiyeti kurulur. ul hakan, kutsal padişah abdülhamit ise bu durumu protesto eder! sadece protesto eder ama! rodop dağlarındai türk/müslüman halk padişahtan bir hareket bekler, ama abdülhamit ısrarla olayı kınar. bunun üzerkine halk kendi ayaklanmasını oluşturur, kendi silahlanır ve rodop dağlarına bulgar askeri sokmamak için direnir. bu sırad abdülhamit olayı kınamaya devam etmektedir. abdülhamit fetişistlerine göre, bu topraklar kaylbedilmiş sayılamaz, zira abdülhamit bsu topprakları kaybettiğine dair, (kendine bağlı) bulgar prensliği ile bir anlaşma imzalamamıştır!!!

yan işöyle düşünün. yarın diyelim ki yunan orduları ipsala'dan trakya(ya giriyor, başımızda da allah eksik etmesin ulu hakanımız abdülhamit zihniyetihnde bir neo-osmanlı var. yunan birlikleri elini kolunu sallaya sallya trakya'ya giriyor, ama neo-abdülhamit bu hamleye karşı sadece bir protesto metni yayınlıyorf örneğin edirne, tekirdağ, kırklareli, babaeski, enez hep yunanlıların kontrolüne geçiyor, abdülhamit de yıldız sarayındaki masasında bu olayı kınamaya devam ediyor. trakya halkı yunana karşı kendi çabalarıyla kaşı koymaya çalışıyor, neo-abdülhamit 'aman iktidarım riske girmesin, ordu miskinlikten sıyrılmasın' kafasıyla protestolarına devam ediyor!

düşman toprakları ele geçiriyor, götümüzün dibine kadar giriyor diyelim yarın, bunun karşısında abdülhamit süpper zekice bir tavır geliştiriyor: bir anlaşma imzalamayı kesinlikle reddediyor, böylelikle bu topraklar kaybedilmiş sayılmıyor! yunan otoritesi altında kalan trakya'nın türk halkı da, böyle bir imza atılmadığı için, kapısının önündeki düşman askerinden, topraklarındaki yunan hakimiyetinden hiç mi hiç huzusuz olmuyor. hatta tüm memleketin dindarları/milliyetçileri, bu harika hareket ile trakya topraklarının kaybedilmesini önleyen neo-abdül'e methiyeler düzüyor, her fırsatta onun sayesinde toprak kaybetmediğimizin propagandasını yapıyor. herkes de bunu yiyor!



işte ikinci abdülhamit zamanında kaybetmediğimiz toprakların inanılmaz kaybedilmeyiş hikayesi. hani ki bir gün bir neo-abdül ile karşılaşır da ona bu kaybedilmiş topraklardan bahsedersiniz, işte o zaman karşınıza, abdülhamit'in bu imza atmama dirayeti sayesinde tohrak kaybedilmeme hikayesini size anlatabilir. siz de artık yerseniz...



şahsen ben bir trakyalı olarak, tavuk gibi tırsıp üç kuruşluk prenslikler karşısında sakil konumuna düşüp de sadece hukuki olarak imza atılmadı diye vatanımın kaybedilmemesindense, adam gibi devlet tavrının konup, gerekirse savaşılıp o tohrakları nasıl aldıysak öyle kaybetmeyi tecih ederdim. zaten doğu rumelililer de bunu tercih etti ama ikinci abdülhamit, yıllar sonra internette milyonlarca genç türk gencini kendine hayran bırakabilmek için farklı bir tavır geliştirmiş. ileriyi gören bir adammış vesselam.)



konuya geri dönelim, bu kaybedilmeyen toprakların ötesinde, düyun-u umumiye'yi kuran padişahtır, ki bünyesini böyle bir kuruluşa teslim eden devletin topraklarının ne kadarının kaybedilmiş olduğunu tartışmak istemiyorum burada.



bu liste, ikinci abdülhamit'i mitleştirmeye çalışan aptalların gözüne girsin diye yazılmıştır. bu aptallar o kadar aptaldırlar ki, yalan attıkları için söylediklerinin değer-i harbiyesi kalmamakta, aslında bir çok açıdan geniş görüşlü ve diplomat zekalı olan bu padişahın bu iyi yönleri de böyle tarftarcılık oyunları arasında güme gitmektedir.



tarihin, art niyetlilerin ve cahillerin hobisi olması yasaklanmadıkça da maalesef böyle aptallıklarla karşılaşmaya devam edeceğizdir.
Demir Dikran 12 yıl önce
- adalet anlayışı:



ikinci abdülhamit polisiye romanlara düşkün bir adam olduğu kadar, yeni teknolojiyle de ilgili, özellikle de fotoğrafa meraklı bir kişiydi. son dönem tüm osmanlı padişahlarının doğal olarak sahip olduğu öldürülme korkusundan dolayı yıldız sarayı'ndan çıkmaz, ama memleketin durumunu çektirdiği fotoğrdaflarla takip etmeye çalışırdı.

ancak bu güzel hobinin, adalet anlayışıyla birleşmesi, nereden baksanız fantastik bir netice yaratmıştır: abdülhamit hapishanedeki tutukluların fotoğraflarını çektirir, sonra bunlara bakıp, onalrın iyi bir insan olup olmadığına karar verir, sonra da bu kaararına göre affeder ya da cezasının devam etmesine karar verirdi.



ayrıca bir tebaasının suça eğilimli olup olmadığını ortaya çıkarmak için dahice bir teknik geliştirmişti (büyük ihtimalle okudğu ingiliz hafiye romanlarının etkisiyle):





özel doktoru anlatiyor...

yazıda, 2. abdülhamit’in özel doktoru hüseyin atıf bey’in, "padişahın suçlu resimlerini inceledikten sonra parmak uzunluklarına göre kişilerin cinayet işlemeye eğilimli olup olmadıkları görüşünü bu fotoğraflarla ispatladığına" ilişkin şu sözlerine yer veriliyor:

"sözü canilere getirdi: ’bir ingilizce kitabın tercümesini okumuş idim. çünkü vaka-yı cinaiyeye (cinayet vakalarına) merakım vardır. o kitapta canilerin ekserisinin başparmağının ucu şahadet parmağının ortadaki boğumunu geçiyor, çok uzun oluyor. elleri yabani bir hayvan pençesi şeklini alıyor diye görmüş idim. merak bu ya, o zaman emrettim. hapishanelerde ne kadar kanlı katil varsa hepsinin fotoğraflarını aldırdım. filhakika başparmak hemen hepsinde uzun idi.

hem de her şeyi benziyor. lakin eller her şahısta başta şekilde oluyor. avrupa’da bundan bi’l-istifade canilerin resimlerinden bi’t-tatbik erbab-i ceraimi (suçluları) yakalıyorlar’ gibi hikayelerde bulundu." 2. abdülhamit döneminde çekilen ve "yıldız albümleri" olarak

anılan toplam 911 albümde 36 bine yakın fotoğraf yer alıyor.

albümlerin önemli bir kısmı, mühendishane-i berri-i hümayun’dan mezun olan gençlerin çektiği fotoğraflardan oluşuyor.

kendisi de bizzat fotoğraf çeken 2. abdülhamit döneminde fotoğrafçılığın büyük bir gelişme gösterdiği belirtiliyor.

abdülhamit’in, insanları bazı fiziksel özelliklerine göre değerlendirdiği ortaya çıktı. özel doktoru atıf hüseyin bey, ttk arşivinde yer alan hatıralarında 2. abdülhamit’in "başparmağının ucu, işaret parmağının orta boğumundan uzun kişilerin cinayete eğilimli" olduğuna inandığını belirtiyor.



yine iddialara göre, askeri okula kayıt olacak çocukları da fotoğraflardan seçmiştir" deniliyor.







adaletin memlekette gelişmesi ile ilgili gerçekten takdire şayan işler yapan ikinci abdülhamit'in, adalet ile ilgili böyle ilginç yaklaşımları olduğunu da blmek, tarihin tek tarflı değil, bol tarflı olarak okunması gerektiğinin altını çizmiştir diye umuyorum.



hatta yaptıği bir çok güzel hizleti burada kimse yazmamış, kısaca toparlayalım:



şunlar gerçekleştirildi onun saltanat yıllarında: emniyet teşkilatı modernleştirildi ve geliştirdi, komiserlik, başkomiserlik gibi rütbeler ihdas edildi. savcılık müessesesi kuruldu. ceza ve ticaret usulü kanunları çıkarıldı. askeri tersaneler, dikimevleri ve feshaneler kuruldu. istanbul, izmir limanları inşa edildi. tahta çıktığı zaman 252 milyon altın olan dış borç, tahttan indirildiğinde 30 milyon altına inmişti. hereke halı ve dokuma, beykoz deri, yıldız çini, cibali tütün, yedikule iplik ve havagazı, kireçburnu tuğla, çubuklu carrı, istinye buz fabrikalarını işletmeye açtı. zirai alanda haralar, örnek çiftlikler tesis etti; ziraat, veterinerlik, ipekböcekçiliği, alanlarında yatırımları destekledi. halkalı ziraat, orman ve maden, ticaret-i bahriye, mülkiye, hukuk, sanayi-i nefise, tıbbiye, ticaret ve hendese-i mülkiye, darü'l muallim, darülfünun ve benzeri halen de faal olan her dereceden okulları açtırdı. köylerdeki ilkokulların dışında 300 tane ortaokul açtırdı ki bu okullarda yabancı dillere kadar birçok yeni dersler okutuluyordu. arkeoloji, askeri müze, yıldız müzesi, yıldız ve beyazıt kütüphaneleri onun devrinde açıldı. gureba hastanesi, hamidiye etfal hastanesi, yıldız askeri hastanesi onun saltanat yıllarında hizmete girdi. kuduz hastanesi ve darülaceze yine o devirde hizmete girdi. hamidiye çeşmeleri ve terkos su şirketi'ni kurdurdu ve kırkçeşme ile halkalı suları'nın ıslahını gerçekleştirdi. hicaz demiryolu projesini ingiltere'nin muhalefetine ve finansmanına katılacaklara aleyhte propagandasına rağmen gerçekleştirdi...



suikastçisini affeden akilli devlet adami:



abdülhamit'in suikastçisi jorris'i affetmesi, jorris'in de padişah için çalışmaya başlaması, yine tarih biliminin ırzına geçildiği, yalanlar üzerine koca bir tarih kurulmaya çalışıldığının en ilginç örneklerinden biridir. abdülhamit, suikastçisini tamamen aczinden, avrupa devletlerine karşı güçsüzlüğünden affetmiştir ne yazık ki. padişahın ve devletin bu acziniin üstü de, jorris'in sözde osmanlı ajanı olarak kullanılması yalanı ile örtülmeye çalışılır.



belçika vatandaşı, anarşist ve ermeni sempatizanı edward jorris, yanındaki bir kaç ermeni ile (toplamda: edouard joris, kristophor mikaelyan ile kızı robina ve bir rus ermenisi) birlikte istanbul'un ortasında bombaları patlatır gerçekten de. abdülhamit şans eseri suikastten kurtulur. saldırganlar yakalanır.







soruşturma, işin arkasında ermeni komitacıların bulunduğunu ortaya çıkardı. üstelik yıldız'da patlayan bombayı kendileri hazırlamamış, taşeronluğu avrupalı teroristlere vermişlerdi. terör ekibinin başında charles-edouard joris isminde belçikalı bir anarşist vardı. joris yakalandı ve mahkemeye çıkartıldı.



kapitülasyon kanunu



duruşmalar birkaç ay devam etti. karar celsesinden bir gün önce, 1905'in 17 aralık'ında, belçika'nın istanbul'daki büyükelçisi zamanın osmanlı dışişleri bakanlığı olan hariciye nezareti'ne bir nota gönderdi ve ‘‘mahkûm edilmesi halinde joris'in kendilerine iadesini isteyeceklerini’’ bildirdi. büyükelçi, iade talebini istanbul'la brüksel arasında 3 ağustos 1838'de imzalanan ‘‘dostluk ve ticaret’’ yani ‘‘kapitülasyon andlaşması’’nın 8. maddesine dayanarak yapıyordu.



maddede gerçi suçluların iadesinden söz edilmiyordu ama belçika maddeyi kendine göre yorumlamış ve joris'in iadesini talep etmişti. üstelik daha da bir küstahlaşmış ve vatandaşı olduğu kişinin hükümdarın hayatına kastettiğini bile unutmuş görünerek ‘‘suikast hadisesi joris'in itirafları sayesinde aydınlanmıştır, dolayısıyla osmanlı ülkesinde kalmasının artık bir faydası yoktur ve cezasını belçika'da çekmelidir’’ demişti.



mahkeme bu notanın verilmesinden bir gün sonra, yani 18 aralık'ta kararını açıkladı ve joris'i idama mahkûm etti. belçika büyükelçisi ise babıali'ye hemen ertesi günü bir daha başvurup joris'in iadesini hiç sıkılmadan yeniden talep etti.



belçika’ya teessüfler...



yazışmalar birbirini takip ediyordu. osmanlı hariciyesi belçika'ya 23 aralık'ta verdiği cevapta ‘‘vatandaşınız olan kişinin padişahın hayatına kastetmiş olduğunu unutmayın. ...gerek osmanlı ülkesinde, gerekse de yabancı memleketlerde büyük nefret uyandıran bir suikast hakkında ve ülkenin huzuruyla asayişini çok yakından ilgilendiren böyle bir konuda belçika hükümetinin almış olduğu tavra teessüf olunur’’ diyor, belçika ise gittikçe küstahlaşıyordu.



küstahlığın böylesi



brüksel, 1906'nın 9 ocak'ında verdiği bir başka notada ‘‘belçika vatandaşı olan birisinin padişahınıza karşı saldırıda bulunmasına her ne kadar üzüldü isek de, padişahın suikastten zarar görmemiş olmasından son derece memnunuz. biz, joris'in iadesini onu hak ettiği cezadan kurtarmak maksadıyla talep etmiyoruz. belçika hükümeti işin mahiyetine bakmamakta ama yürürlükteki bir andlaşmanın kendisine sağlamış olduğu haklardan feragat etmeyi de istememektedir’’ diyebilecekti. belçika'yla bundan 95 sene önce yaşadığımız diplomatik krizin öyküsünü, dr. vahdettin ergin'in tarih kurumu ‘‘belleten’’inin ağustos 1995 tarihli sayısında yayınladığı makaleden özetledim. merak edenler için, joris'in akıbetini de söyleyeyim:



osmanlı hükümeti terörü padişahın hayatına kastedecek derecede ileri götüren belçikalı anarşisti geri vermemek için uzun zaman direndi. abdülhamid idamı müebbed hapse çevirdi ama joris hapishaneye değil, bir başka yere gönderildi: avrupa'ya... batı dünyası teroristin hükümdarın hayatına kastettiğini bile gözardı etmiş, sarayla babıali üzerindeki baskılarını arttırdıkça arttırmış ve abdülhamid için joris'i serbest bırakmaktan başka bir yol kalmamıştı.



o da öyle yaptı, teroristi gerçi belçika'ya iade etmedi ama cebine pasaportunu koyup avrupa'ya göndermeye mecbur kaldı. türkiye'nin diplomatik aczi, o günlerin basınında ‘‘hükümdarımız o kadar iyi yüreklidir ki, kendi hayatına kasteden bir caniyi bile affetme büyüklüğünü göstermekten kaçınmamıştır’’ ifadeleriyle yorumlandı; tarihlere de ‘‘abdülhamid, katili sonraları istihbarat hizmetlerinde kullandı’’ diye geçti.





tarih ile ilgili hemen her olayda, taraflardan birini kanatları altına girip saçma sapan, hiç bir gerçekliği olmayan, tek taraflı okumalara kanıp, kendi kafasını çalıştırmadan, sadece kendi önüne konanları yiyen, farklı kaynakları araştırmayan, bu eksikliğine rağmen de ortalıkta çok bilmiş tarihçi edasıyla dolaşıp oraya buraya yazılar döşenen, örneğin abdülhamit zamanında toprak kaybedilmediği safsatasını yüzyıldır sıkan insanların yaptığına, 'aptallık'tan başka bir tanımlama bulamıyorum ben, türkçemin eksikliğine verin.



son söz:

bir kez daha altını çizmek isterim ki, özelde ikinci abdülhamit, genelde tarih, tek tarflı ve takım tuta gibi yorumlanabilecek basitlikte konular değillerdir kanımca. daha önce de belirtiğim gibi, ikinci abdülhamit gibi gerçekten bir çok olumlu vasfı olan, belki de osmanlı tarihinin en zeki padişahı olan adam hakkında bu kadar aptalca olumlu şeyler yazılması, maalesef ikinci abdülhamit'in nesnel olarak incelenmesi ve algılanmasını güçleştirmektedir.

olumlu yanlarıyla olduğu kadar olumsuz yanlarıyla da görülebilen bir ikinci abdülhamit, benim gözümde daha gerçek, daha inanılır ve olumlu yanları daha net bir şekilde ön plana çıkan bir tarihi figürdür.

kişisel olarak öncelikle kendimden, sonralıkla tarih üzerine yazıp çizenm herkesten beklentim, özelde ikinci abdülhamit'e, genelde tarih bilimine karşı ahlaklı v ve nesnel yaklaşılması, iyinin içindeki kötünün, kötünün içindeki iyinin, kişinin kendi tarafından değerlendirilmesi, kafa yorulmasıdır.

bunları yapmadan, araştırmadan, eleştirmeden, sorgulaman yalan yanlış şeyleri buraya yazan bensem, ben de aptallık etmişimdir, lütfen yüzüme vurunuz.
mustafa izgi 11 yıl önce


Sultan ikinci Abdülhamit Hanı anlatan MEHTER marşını dinlemek isterseniz işte adresi=Serdar-ı Hakan Abdülhamit Han



esen kalın
20
açık
banner102
banner85
Namaz Vakti 28 Mayıs 2022
İmsak 03:36
Güneş 05:29
Öğle 13:06
İkindi 17:04
Akşam 20:33
Yatsı 22:18
Günün Karikatürü Tümü