banner244

banner242

banner176

banner246

banner191

banner184

banner148

banner145

banner179

banner248

banner243

09.12.2020, 12:44

Roseline A. Gemisinin Aranması ve Uluslararası Hukuk

Roseline A. Gemisi, 1998 yılında Almanya’da inşa edilmiş, yaklaşık 148 metre uzunluğunda, 25 metre genişliğinde, 18,5 Knots (Deniz Mili/Saat) azami hıza sahip bir konteyner gemisidir. Gemi, Mart 2013 tarihinden bu yana Arkas Denizcilik filosunda bulunmakta olup, Arkas Denizcilik’in diğer gemileri gibi, Türk Bayrağı taşımaktadır. 
Gemi, 20 Kasım 2020 tarihinde İzmit Körfezindeki Evyap Limanından, Libya’nın Misurata Limanı’na gitmek üzere 06:50 de hareket etmiştir. Gemi, Türkiye’deki son uğrak limanından çeşitli Marmara limanlarına da uğrak yapmıştır. 
Roseline A. Gemisi, 22 Kasım 2020 günü sabah yerel saat ile saat 10:30 civarında Libya sahillerine 110 Deniz Mili (Yaklaşık 200 Km) uzaklıkta uluslararası sularda (High Seas) seyretmekte iken, kendisini EU WARSHIP olarak tanıtan ve bir Alman gemisi olduğu anlaşılan F220 bandıra numaralı Hamburg Fırkateyni tarafından önü kesilmiştir. Fırkateyn, VHF ile temas kurdukları gemiye bazı sorular sorduktan sonra bir helikopter kaldırmış ve Roseline-A gemisine, kaptanın muhalefetine rağmen bir kısım askeri personel indirmiştir (Arkas, 2020). Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından Sözcü Hami Aksoy aracılığıyla yapılan açıklamada,  Birleşmiş Milletler’in Libya’ya yönelik  silah ambargosu kararının uygulaması amacıyla AB tarafından  Mart 2020 tarihi itibariyle başlatılmış olan MED IRINI Operasyonu'nun silahlı unsurlarının Saat 17:45’te gemiye çıktığı, saatlerce süren bir “teftiş” yaptığı, gemi kaptanı dahil tüm mürettebat üyelerinin zorla arandığı, toplanarak tek bir yerde hapsedildikleri, konteynırların güç kullanılarak arandığı, gemi kaptanının silahlı bir askerin gözetimine alındığı bilgileri verilmiştir (Aksoy, 2020). AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Sözcüsü Peter Stano tarafından yapılan açıklamada ise gemiye çıkılmadan, Türk Dışişleri Bakanlığına 4 saat önceden haber verildiği ve bayrak devletinin rızasını almak için iyi niyetle çaba sarf edildiği, Roma'daki Türk Büyükelçiliğinin talebi üzerine bu sürenin 1 saat daha uzatıldığı, yine cevap gelmemesi üzerine IRINI Operasyonu kapsamında gemiye çıkıldığı ve geminin NATO prosedürleri de dahil olmak üzere uluslararası kabul görmüş prosedürlere göre denetlendiği beyan edilmiştir. Aynı açıklamada Türkiye tarafından geminin aranmasına bayrak devleti olarak izin verilmediğinin resmen bildirilmesinden sonra gemideki aramanın durdurulduğu, arama müddetince gemide yasadışı malzemeye rastlanmadığı ve geminin rotasını takip etmesi için izin verildiği bilgilerine yer verilmiştir (Stano, 2020). 
Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada geminin yükünün boya, boya malzemeleri ve insani yardım malzemesi olduğu belirtilerek silah ambargosunu delecek bir malzemenin bulunmadığına vurgu yapılmıştır. Olayda mağdur olan gerçek ve tüzel kişilere bu eylemden doğabilecek zarar ve ziyandan dolayı tazminat hakkının saklı tutulduğu hatırlatılmıştır (Aksoy, 2020).
Roseline A. Gemisinin aranması sonrası bu operasyonun uluslararası hukuka uygunluğu konusunda çok sayıda görüşler ortaya konulmuştur. Avrupa Birliği kanadından gelen görüşlerde “operasyonun uluslararası hukuka uygun olarak ve büyük bir titizlikle yapıldığı” ısrarla vurgulanırken, Türkiye tarafında ise “uluslararası sularda ticari gemilere müdahale etmeden önce bayrak devletinin onayının alınmasının esas olduğu, Libya silah ambargosuna ilişkin BM Güvenlik Konseyi kararlarının bu yükümlülüğü geçersiz kılamayacağı” savları öne çıkmıştır.  Bu yazı kapsamında konu ile ilgili uluslararası hukukta yer alan kavram ve kurallar ele alınacaktır. 

Açık Denizlerin Serbestliği İlkesi

Açık denizlerin tüm devletlerin özgürce kullanım hakkına sahip deniz alanları olduğu fikri 17. Yüzyıla kadar uluslararası hukukta hakim bir anlayış değildi. Hollandalı düşünür Hugo Grotius, 1609 yılında yazdığı “Mare Liberum”  adlı eserinde bu fikri ortaya atmıştır ve 1800’lü yıllardan itibaren açık denizlerin serbestliği giderek daha yerleşik bir ilke haline gelmiştir. İkinci Dünya Savaşından sonra açık denizlerin serbestliği konusunda daha muhafazakar görüşler ortaya çıkmıştır. 1958 Cenevre Konferansından itibaren açık denizler konusunda uluslararası geçerliliği olan bir tanımlama üzerinde görüş birliği sağlanmak istenmiş ise de, 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne kadar bu başarılamamıştır. 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (BMDHS) 87. Maddesinde “Açık Denizlerin Özgürlüğü” ilkesi net bir şekilde ortaya konmuş, açık denizlerin, kıyısı bulunsun veya bulunmasın bütün devletlere açık olduğu temel ilkesi getirilmiştir. Şüphesiz açık denizlerin kullanım özgürlüğü koşulsuz ve sınırsız değildir. Bunun koşulu ve sınırı “barışçı amaçlarla kullanılmasıdır” (M. 88).  Yine BMDHS uyarınca gemiler bayrağını çekme iznine sahip oldukları devletin tabiiyetine sahiptir (M. 91). Açık denizlerde savaş gemileri ve devlet gemilerinin yargı bağışıklığı mevcut iken, ticari gemiler bakımından böyle bir bağışıklık söz konusu değildir (M.95-96). Ancak, ticaret gemileri açısından da esas yükümlülük bayrak devletine verilmiştir. Bayrak devleti yetkilileri dışında hiçbir makam tarafından soruşturma amacıyla da olsa, gemiye el konulması veya geminin seferden alıkonulması işlemi yapılamaz (M. 97/3). 

Açık Denizlerin Serbestliği İlkesinin İstisnaları

Açık denizlerin serbestliğinin BMDHS uyarınca tek koşulu bulunduğunu bunun da barışçı kullanım olduğuna değindik. Bunun ötesinde bayrak devletinin münhasır yetkilerini sınırlayacak veya devredecek başka uluslararası hukuk kaynakları da bulunabilir. Uluslararası hukuk, devletlerin egemen eşitliği üzerine inşa edilmiştir. Egemen devletleri ilgilendiren uluslararası uygulamalarda “Serbest Rıza İlkesi (Free Consent Principle) vardır. Devletlerin serbest rızası konusu o derece önemlidir ki Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesinde 70 ayrı yerde geçmektedir. Uluslararası hukukun kaynakları bakımından temel teşkil eden antlaşmalar hukuku da, teamül hukuku da devletlerin serbest rızası ilkesine dayanır (İstikbal, 2020, s. 99).
Her uluslararası antlaşma, sözleşme, mutabakat zaptı ve benzeri enstrüman, esas itibariyle onu imza, kabul ve onay aşamalarını geçirmiş devletlerin “rıza devri” anlamına gelir. Bir devlet, uluslararası bir antlaşmaya imza koyduğunda, aslında o antlaşmayı oluşturan hükümlere rıza gösterdiğini beyan etmektedir. Dolayısıyla serbest rıza ilkesi burada bu şekilde işlemektedir. 
Örneğin, Birleşmiş Milletler üyesi devletler, Birleşmiş Milletler topluluğunun esasını oluşturan bir uluslararası antlaşmaya imza koymuşlardır. Bu uluslararası antlaşmanın adı, “Birleşmiş Milletler Şartı (United Nations Charter)”dır. Antlaşmaya imza koyan her devlet, bu Örgütün belkemiğini oluşturan “Güvenlik Konseyi” nin alacağı kararlara uyacağını kabul etmiştir. Bu bakımdan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, üye devletler açısından bağlayıcıdır. Çünkü Birleşmiş Milletler Şartının 25. Maddesi, üye devletlerin “Güvenlik Konseyi Kararlarını kabul edecekleri ve uygulayacakları” hükmünü getirmiştir. “Pacta sunt servanda” (Ahde Vefa) ilkesi, üye devletleri bu hüküm uyarınca hareket etmeye mecbur kılacaktır (İstikbal, Kanal İstanbul, Montrö ve “Pacta sunt servanda”, 2020). 
“Ahde Vefa” ilkesi, Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesinin bir hükmüdür. Türkiye bu Antlaşmaya imza koymamıştır. Türkiye ayrıca, BMDHS’ne de imza koymamıştır. Bu o zaman, bu uluslararası antlaşmaların hükümleri, Türkiye açısından bağlayıcı değildir, diyebilir miyiz? Diyemeyiz, çünkü burada “teamül hukuku” devreye girmektedir. Türkiye ve diğer devletler, imza koymamış olsalar dahi, Ahde Vefa ilkesine de, BMDHS’nin ve diğer uluslararası antlaşmaların veya uygulamaların teamül hukuku haline gelmiş pek çok diğer ilkesine de rıza göstermiş kabul edilirler. Bunun nedeni, teamül hukuku ilkelerinin, “ısrarlı muhalif” konumunda olmayan devletler bakımından bağlayıcı olma niteliğidir. 
Açık denizlerin özgürlüğü ilkesinin istisnaları derken, işte yukarıda değindiğimiz özel durumları kastedilmektedir. Gerek uluslararası antlaşmaların hükümleri gerekse teamül hukukunun yerleşik kuralları bakımından bazı özel durumlar açık denizlerin özgürlüğü ilkesine yer yer sınırlamalar ve kısıtlamalar getirebilir. Devletlerin bu sınırlamalara ve kısıtlamalara tabi olmaları açısından ayrı bir rıza göstermeleri aranmaz. Çünkü bahse konu antlaşmalara imza koyarak veya teamül hukuku söz konusu ise bu hukukun getirdiği kurala en başından itibaren ısrarlı muhalif olmayarak, rıza göstermiş oldukları kabul edilir. 

BM Güvenlik Konseyi’nin 2292 (2016) Sayılı Kararı

...........

...................

(Yazının tamamı SeaNews Dergisi'nin Aralık Sayısında yer alacaktır) 

Yorumlar (0)
5
parçalı bulutlu
banner102