banner209

banner191

banner148

banner179

banner176

26.01.2008, 19:51

Özelleştirme ve Limanlar-Tekrar

 (Yazar tarafından yaklaşık iki buçuk yıl önce kaleme alınan "Özelleştirme ve Limanlar-1" ve "Özelleştirme ve Limanlar-2" yazılarının bir araya getirilmiş şekli olan bu yazı; güncel konular içermesi nedeniyle tekrar yayınlanmaktadır)

ERDEMİR gibi stratejik önemdeki büyük tesislerimizin, Mersin Limanı, İskenderun Limanı gibi büyük limanlarımızın özelleştirilmesine yönelik çalışmalara hız verilmesi; özelleştirme tartışmalarını da beraberinde getirdi.

Stratejik tesislerimiz küresel sermaye güçlerine teslim mi ediliyordu? Küresel rant ekonomisinin oyun alanı haline mi geliyorduk? Yoksa tesislerimizin rekabet edebilir ve verimli çalışmalarına yönelik bir iş mi yapılıyordu?

Bu görüşlerin hepsinin taraftarları var ve kendilerine göre haklı argümanlarla ortaya çıkıyorlar.

Ben de denizcilik alanındaki olaylara kafa yormaya çalışan bir kimse olarak kendi kendime şu sorunun cevabını aradım:

Bu liman özelleştirmeleri acaba gerçekten ülkemize yarar getirecek sistemli bir çalışmanın sonucunda yapılan olumlu bir iş midir; yoksa ülkemizin önemli altyapı yatırımları olan limanlar küresel rant ekonomisinin eline mi teslim edilmektedir?

Elbette bu sorunun yanıtı yukarıdaki birbirinin zıddı iki önermeden ibaret de olmayabilir. Her ikisinin belli oranlardaki bir bileşimi de olabilir.

Liman özelleştirmeleri ile ilgili gerçek verilere dayanan bir durum değerlendirmesi yaparak özelleştirme yoluyla ne gibi artılar ve ne gibi eksiler elde edeceğimizi bulup ona göre bir seçim yapmak tabii ki en akıllıca çözüm olacaktır.

Sizlere bu tür bir değerlendirme yapmaya çalışacağım. Liman özelleştirmelerini övmek veya yermek gibi bir kaygım yahut önyargım yok. Eğer ülkenin çıkarları (sadece ekonomik çıkarları değil) açısından özelleştirme bir çıkar yol ise, neden olmasın?

Özelleştirme nedir?

Özelleştirme, rekabete dayalı serbest piyasa ekonomisinin babası sayılan Adam Smith'in öğretisinde köklerini bulur. İlk kez tanımı ise bu öğretiyi savunan Peter Drucker tarafından yapılmış. Siyasi hayatla tanışması nispeten çok yeni. İlk kez 1979 yılında İngiltere'de Margret Thatcher'in seçim programında yer almış ve Şili hariç tutulursa, ilk özelleştirme uygulamaları da yine bu ülkede gerçekleşmiş.

Özelleştirme; sözlük anlamı olarak "Kamu malını satarak mülkiyetinden çıkarmak" anlamına geliyor. [1] Ekonomik olarak ise, kamu sektörünün ekonomik hayattaki varlığını azaltmak amacıyla kamunun elindeki mal ve hizmetlerin mülkiyet ve yönetiminin özel sektöre devri şeklinde tanımlanıyor.

Özelleştirmeyi; ABD ve İngiltere’nin icadı olup dağılan Sovyet bloku ülkelerindeki ve gelişmekte olan ekonomilerin ellerindeki kamu şirketlerinin uluslar arası sermayenin eline geçmesini sağlamak için IMF ve Dünya bankasının denetiminde küresel kapitalizmin bir aracı olarak görenler de mevcut.[2]

Gerçekten de, özelleştirme ile ilgili nereye el atarsanız karşınıza iki kurum mutlaka çıkıyor: IMF ve Dünya Bankası.  Bu iki kurum; ABD ve İngiltere'nin geri kalmış ülkelere ve dağılan Sovyet Bloku ülkelerine empoze ettikleri özelleştirme fikrinin adeta taşeronları gibi çalışmışlar.

Dünya Bankası: ve Özelleştirmenin 8 Altın kuralı

Küresel ölçekteki özelleştirme hareketinde önemli bir rol oynayan Dünya Bankası, deneyimlerden ortaya çıkardığını belirttiği "Özelleştirmenin 8 altın kuralını" şöyle sıralamakta[3]:

  1. Özelleştirme en iyi sonucu etkinliği amaçlayan büyük bir reform programının bir parçası olduğunda verir: Yeni Zelanda, İngiltere, Meksika ve Şili örneklerinde özelleştirme başarılı oldu. Buralardaki özelleştirme hareketine açık pazar reformları, serbest giriş yoluyla özel sektörün kalkınmasının teşvik edilmesi gibi etkinlikler de eşlik etti. İlgili KİT'i en yüksek fiyattan satmak özelleştirmede birinci amaç değildir. Tekelin son erdirilmesi ve potansiyel rekabetçi faaliyetlerin önünün açılması düzenlenmemiş bir pazarda yüksek fiyatta satıştan çok daha iyidir. Aynı şey müşterinin refahı için gerekli düzenlemelerin yapılması konusunda da söylenebilir.
  2. Tekellerin özelleştirilmesinde başarılı olunması için yasal düzenleme yapmak kritik önem taşır: Şili Telekom'un satışında herkes kazanmıştır: -müşteriler, işçiler, hükümet, satın alanlar-ve şirketin üretim etkinliği iyi geliştirilen ve iyi yönetilen kanuni düzenlemeler sonucunda artmıştır.
  3. Ülkeler, varlıklarının mal sahipliğini koruyarak da yönetim özelleştirmesi yoluyla özelleştirme yapabilirler: Özel yatırımcılar açısından cazip olmayan sektörlerde yönetim anlaşmaları, kiralama ve hizmet özelleştirmeleri yöntemleri başarıyla uygulanmaktadır. Fildişi Sahilinde, su şirketinin kiralama   yoluyla verilmesi teknik yeterliği arttırmış, yani hatların açılmasını sağlamış, faturaların ve alacakları toplanmasındaki etkinliği arttırmış ve bununla birlikte ülke dışından gelen çalışan sayısını da %70 oranında azaltmıştır.
  4. Büyük işletmelerin satışı büyük hazırlık gerektirir: Büyük işletmelerin özelleştirmesinde başarılı olmak için bunların rekabet edebilir ve pazarlanabilir birimlere bölünmesi gerekir (Doğu Almanya, Arjantin ve Meksika özelleştirmeleri)
  5. Ekonomik ve siyasi başarı için şeffaflık esastır: Meksika ve Filipinler rekabetçi ihale yöntemleri geliştirerek, ihalenin kabulünde objektif kriterler ortaya koyarak, bütün programın izlenmesinde bürokrasiyi en aza indirerek işletmelerin satışını şeffaflaştırdılar. Şeffaflıktan verilecek ödün siyasi zafiyet getirecektir; Polonya'daki özelleştirmenin başlangıcında olduğu gibi.
  6. Hükümetler, bir sosyal güvenlik ağı oluşturulmasına özel özen göstermelidirler: Tunus'ta cömert ayırım paketleri işçilerin kendi rızalarıyla ayrılmalarını teşvik etmiştir. Son zamanlarda Doğu Avrupa ve Orta Asya da görüldüğü gibi pek çok ülkede de özelleştirmenin sosyal maliyetini azaltmak üzere çalışanların işletmeleri satın alması programları, işsizlik yardımı, yeniden eğitme-işe alma programları yürürlüğe konulmuştur.
  7. Eski sosyalist ekonomiler rekabeti teşvik eden bütün olası yöntemlerle özelleştirilmelidirler.
  8. Herhangi bir ekonomideki özel sektör-kamu sektörü bileşimini değiştirirken, yeni özel girişimcilerin ortaya çıkmasını sağlamak özelleştirmeden daha önemli olabilir:  Kore’de olduğu gibi ve şimdilerde Çin’de de yaşanmakta olduğu gibi, ülkeler kamu şirketlerini özelleştirmeksizin dondurabilir veya büyümelerini kısıtlayabilir ve serbest giriş yoluyla dinamik bir özel sektörün gelişmesini teşvik edebilirler.

Ne oldu da KİT’leri bu hale getirdik?

KİT’ler aslında Türkiye’ye özgü kuruluşlar değiller. Dünyada pek çok gelişmiş ülkenin kalkınmasında başrolü oynamışlar.

Örneğin; 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sının canlanması özel sektörle değil; devlet şirketleriyle olmuş.

Japonya ve Güney Kore’nin bugünkü güçlü yapıya ulaşmaları KİT’ler sayesinde olmuş.

Ünlü Rothschilds Bankası'nın özelleştirme ekibi başkanı ve küresel özelleştirme kampanyasının fikir babası Oliver Letwin bile "Devlet sektörü ve özel sektör, çeşitli görünümlerde, ta tarihin başından beri birlikte var olmuşlardır” itirafında bulunmuş[4] .

Ülkemizde ise; 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar doğrultusunda yapılan liberal ekonomi deneyimleri başarısız olunca; 1930’lu yıllarda devletçi ekonomiye dönülmüş. Bu dönemde ülkemizin ilk KİT’i olan Sümerbank 1933 yılında kurulmuş.  Bunu diğerleri takip etmiş ve KİT’ler uzun yıllar milli ekonomiye başarıyla hizmet etmişler.

KİT’lerin bozularak ekonomiye yük olmaya başlamaları ile dünyadaki özelleştirme rüzgarı ne ilginçtir ki aynı tarihlere denk düşüyor.

Dünyada özelleştirme rüzgârları 1980 sonrasında hızlı esmeye başlıyor. Ülkemizde ise bu yıllarda önce demokrasi kesintiye uğruyor; daha sonra 1983 yılında liberal bir iktidara yerini bırakıyor.

KİT’lerin bozulması, zarar etmesi işte bu dönemden sonra hızlanıyor.

O kadar ki; Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 5 Temmuz 1994 tarihinde, bu konuda şunları söylüyor:

"KİT'leri 1980 yılında pırıl pırıl bırakmıştık. 1991 yılında iktidarı devraldığımızda tanınmaz halde bulduk... Bu güzelim tesislerin 1987 yılına kadar zararı yoktu."

1987 yılına kadar zarar etmeyen KİT’ler; bu dönemden sonra özelleştirme rüzgarına teslim oluyor ve sanki gözden çıkarılmış gibi yeni sahiplerini  beklemeye başlıyorlar.

Bir de tabii KİT’lerin verimli çalışmadığı iddiası var.

Oysa ülkeye en büyük zararı veren “batan şirketler” içerisinde neredeyse tamamını özel sektör kuruluşları oluşturuyor.

Ülkemize en büyük mali depremleri yaşatan; çeşitli varsayımlara göre 50 Milyar Amerikan Dolarına yakın ekonomiye yük oluşturan “batık bankalar” ın hepsi de özel kuruluşlardı.

Zor durumda kalan bazı devlet bankaları da yine o dönemde özel kuruluşlara verdikleri ve geri dönmeyen krediler yüzünden zorluklar yaşamışlardı.

Demek ki bir kuruluşun “batması” veya “ekonomiye büyük yük” getirmesi için ille de KİT olması gerekmiyor. Özel kuruluşlar da iyi yönetilemeyebiliyorlar veya asıl amacı dışında çeşitli nedenlerle kullanılabiliyorlar.

Gelelim “KİT’leri neden bu hale getirdik” sorusunun cevabına.

Bu sorunun cevabı aslında biraz karmaşık.

Çünkü; daha önce de değindiğimiz gibi KİT’lerin durumu esas itibariyle 1990 sonrası bozuldu.

KİT’lere ne oldu sorusunun cevabını biraz da bu dönemin ekonomik politikaları ve bu politikaların oluşturulmasında en önemli etkenlerden bir tanesi olan  Türkiye-Dünya Bankası-IMF ilişkilerini irdeleyerek incelemekte fayda vardır.

İçinde Türkiye'nin de bulunduğu "kalkınmakta olan ülkeler"in 1980 yılında toplam dış borcu 658 milyar dolardı. 15 yıl sonra, yani 1994 yılı sonu itibariyle bu miktar bir trilyon dokuz yüz kırk beş milyar dolara çıkmıştır[5]. Yani hemen hemen üç katına çıkmıştır.

Bu noktada IMF Nedir? Başlığı altında kısaca IMF’ye ve daha sonra da Türkiye-IMF İlişkileri’ne kısaca bir göz atmakta yarar görüyorum.

IMF (Uluslararası Para Fonu)  Nedir[6]?

İkinci Dünya Savaşı'nın ertesinde, Birleşmiş Milletler'in yanısıra Uluslararası Para Fonu günümüzde Dünya Bankası  olarak bilinen Uluslararası Yatırım ve Kalkınma Bankası [International Bank for Reconstruction and Development, IBRD] Bretton Woods'ta toplanan konferansta kurulan önemli uluslararası ekonomik örgütlerdi. IBRD (Dünya Bankası) savaşta yıkılmış Avrupa'nın yeniden inşasının finanse edilmesine ve dünyanın en yoksul ülkelerinin kalkınmalarına yardım etmek üzere kurulmuştu. IMF'nin görevi ise egemen devletleri kendi parasal, mali ve uluslararası yatırım politikalarında serbest bırakırken küresel ticareti teşvik etmek üzere konvertibil ulusal paralara dayanan uluslararası para sisteminin düzenlenmesiydi. Dikkat çekicidir ki Uluslararası Ticaret Örgütü [International Trade Organization, ITO] kurulmasına yönelik çabalar başarısız kalmış, geriye bunun "minimalisti" Genel Tarife ve Ticaret Anlaşması'nı (GATT) kalıntı olarak bırakmıştır. Ancak bunların tümü 50 yıldan daha fazla bir zaman önceydi. IMF bugün uluslararası ekonomik sistemin "liberalize edilmesi" veya deregüle edilmesi çabalarının "gözlemcisi" haline gelmiştir.

IMF 20 yıldan beri sorunlu üçüncü dünya ülkelerine aynı ilacı tavsiye etmektedir:

  • Parasal sıkılık: faiz oranlarını yerel paranın değerini istikrarlı kılmak için gerekli olan seviyeye yükseltmek için para arzını daraltmak 
  • Mali sıkılık: dramatik bir şekilde toplanan vergileri arttırmak ve hükümet harcamalarını düşürmek 
  • Özelleştirme: Kamu girişimlerinin özel sektöre satılması 
  • Finansal liberalizasyon : Uluslararası sermaye girişi ve çıkışı önündeki engelleri olduğu kadar, yabancı şirket ve bankaların almaya, sahip olmaya ve işletmeye yetkili oldukları önündeki kısıtların kaldırılması.

Ancak hükümetler bu "yapısal uyum anlaşmasını" imzaladıklarında, IMF, vadesi gelen ve aksi takdirde ödenemeyecek olan uluslararası borçların ödenmesine yetecek kadar bir parayı ödünç vermeye razı olur. Yeni kredilerin verilmesi de dâhil olmak üzere, bir ülkenin borçlarını özel uluslararası kreditörlerle birlikte yeniden düzenler.

IMF’nin ülkelerin ekonomilerine reel bir katkıda bulunup bulunmadığı çok tartışılan bir konu. Örneğin; Yugoslavya’nın çöküşü ve parçalanmasını IMF’nin bu ülkeye uyguladığı “şok tedavi” ye bağlayan batılı uzmanlar var. Dış borçları 1970’ten 1980’e on kat artan Yugoslavya’da, 1980’lerin sonlarında IMF tarafından uygulattırılan "şok tedavisi” ile işçi ücretlerini dondurmak, devalüasyon, ve özelleştirme gibi önlemler alındı ve sonuç; Yugoslavya’nın sonu oldu.

IMF nedir’e cevap ararken; “ne değildir” konusunda Milliyet gazetesinde 10 Aralık 2000 tarihinde yayınlanmış bir yazı gözüme ilişti. Ahmet Turan Altıner imzalı bu yazıya göre; bakın IMF ne değil:

  • Demokratik değil (182 üye devlet içinde ABD en çok oya sahip, istediğini veto edebilir; öte yandan, 45 Afrika devleti örgüte üye iken oy oranları ancak yüzde beş)
  •  Kurtarıcı değil (ödeme güçlüğüne düşen ülkeleri zoraki tasarrufa, endüstrilerini özelleştirmeye, kaynaklarını yabancı sermayeye açılmaya zorlar; bunların sonucunda, yoksulların ücretleri, sağlığı, eğitimi kötüleşir)
  • Adil değil (örneğin, Batılı kaynağa göre, Afrika ülkeleri sağlığa ayırdıkları paranın dört katını IMF’ye faiz olarak ödüyorken Afrikalılar dünyadaki AIDS virüsü taşıyanların yüzde 66’sını oluşturuyor)

IMF’ye Karşı Çıkanlar Neler Söylüyorlar?

IMF’ye karşı çıkanların hangi argümanları kullandıkları konusunda yaptığım araştırmada pek çok fikirle karşılaştım. Bu konud Internet kaynaklarından ulaştığım Michael Albert, Elaine Bernard, Peter Bohmer, Jeremy Brecher, Dorothy Guellec, Rohin Hannel, Russell Mokhiber, Mark Weisbrot ve Robert Weisman'ın çalışmasını ilginç buldum. Burada ükemizin ekonomik politikalarıyla da bazı benzeşimler dikkatimi çekti. Aşağıya alıyorum:

IMF’nin ekonomiye etkileri konusunda tahmin edilebilir sonuçlar daima felaketvari olmuştur. Sıkı para politikası ve sınırsız yükselen faz oranları yalnızca üretken yatırımları durdurmakla, tasarrufları uzun vadeli yatırımlar yerine kısa vadeli finansal yatırımlara yönlendirmekle kalmaz, sıradan faaliyetlerini dahi devam ettirebilmek için pek çok şirketin aydan aya borçlanmasını gerektirir.

Bu işsizliği besler ve üretimi ve böylece de geliri düşürür.

Mali sıkılık --vergilerin arttırılması ve hükümet harcamalarının düşürülmesi-- toplam talebi daha da daraltır, keza üretimde azalmaya ve işsizlikte artışa yol açar.

Benzer şekilde, ortadan kaldırılan hükümet harcamalarından herhangi birisi eğer aslında insanların yaşantılarını iyileştiriyorsa, o zaman bu programlardaki azalmalar bu faydaları ortadan kaldıracaktır. Kamusal hizmetlerin, ulaşımın, ve bankaların özelleştirilmesine daima işten çıkarmalar eşlik eder. Uzun dönemde üretkenliğin ve etkinliğin artıp artmayacağı ise kamu teşebbüsünün ilk başta ne kadar kötü işletildiğine dayanır --tabii özelleştirme operasyonunun bir gelişme olduğu ispatlanırsa eğer.

"Yapısal uyum"un, kendi terimleriyle bile, en çok göze batan etkinsizliklerinden [randıman düşüklüğü] birisi ise kamu sektörü bütçesini azaltmaktaki aceleciliğindedir; IMF, kötü veya iyi işletilen kamusal işletmeler arasında ayırım yapmak için pek az bir zaman ayırır. Özelleştirme için yürüttüğü kutsal seferinde, IMF etkin kamusal işletmeleri, yönetici siyasi partilerin politik destekçilerine ve akrabalarına şişkin ücretler öderken kamuya kötü hizmet sunan "beyaz filler"le rutin bir şekilde bir arada toplar. Özel sektörün (kamu işletmesinin) yerini almasının daha da kötü olabileceğini IMF asla dikkate almaz.

Uluslararası sermaye akışları üstündeki kısıtlamaların aceleyle kaldırılması, zengin vatandaşların ve uluslararası yatırımcıların servetlerini yurt dışına çıkarmalarını kolaylaştırır; yani "sermaye kontrolleri"nin kaldırılması sermaye kaçışını kolaylaştırır, üretken yatırımları, üretimi, geliri ve istihdamı daha da azaltır. Sermaye kontrollerinin kaldırılması dahası, "bulaşma" [ing. contagion] hastalığı dahil olmak üzere, yerel ekonomiyi küresel sermaye hareketliliğinin belirsiz değişimlerine maruz bırakır.

IMF’nin ülke ekonomilerine zarar verdiğini iddia edenlerin görüşleri böyle. Bir de IMF’nin yararlarını ileri sürenlerin görüşlerine bakalım.

IMF Yararları Konusunda neler söyleniyor?

IMF'nin temel yararı; yapısal değişim veya istikrar programları yürütülmesinde hükümetlere destek olması olarak görünüyor. Bu destek teknik destek olmasının yanında genelde acı reçeteler içeren ekonomik politikaların taviz vermeden yürütülmesi için hükümetlerin elini kuvvetlendiren bir araç olarak da işlev görebiliyor.

Türkiye-IMF İlişkileri

Dr. İbrahim TURHAN  ve Dr. İbrahim GÜNDÜZ tarafından hazırlanan ve MÜSİAD tarafından yayınlanan “Türkiye IMF İlişkileri Kronolojisi” adlı kitaptan kısaca Türkiye-IMF ilişkilerinin tarihçesini öğreniyoruz:

  • Eylül 1946 tarihinde IMF’ye üye olma hazırlıklarını yürüten Recep Peker hükümeti; %53,6 lık oranla Cumhuriyet tarihimizin ilk önemli devalüasyonunu da yapıyor. Nisan 1947’de ise Türkiye IMF üyesi oluyor.
  • 1958 yılında ise IMF’nin baskısı ile dövize ek vergi konulmasıyla fiilen %69 luk devalüasyon gerçekleştiriliyor.
  • 1 Ocak 1961’de IMF ile ilk stand-by anlaşması yapılıyor. 1962 ve 1963 yıllarında yeniden stand-by anlaşmaları yapılıyor. Stand-by anlaşmaları 1970 yılına kadar her yıl yapılıyor. 1970 yılında ise  TL %40 oranında devalüe edilirken; stand-by anlaşması da yenileniyor.
  • 1977 yılında %10; 1978 yılında %30 devalüasyona gidiliyor; bu arada IMF ile stand-by anlaşmalarına devam ediliyor.
  • 1980’lerde ise serbest kur uygulamasına geçiliyor. Döviz kurları günlük olarak ayarlanmaya başlıyor.
  • Eylül 1987’de Kara Pazartesi olarak adlandırılan olayda New York Borsası çöküyor ve gelişmiş ekonomiler krizle tanışıyor.
  • Kasım 1988’de Türkiye’de faiz oranları serbest bırakılıyor.  Bu yıl aynı zamanda Türkiye için IMF’siz dönem başlıyor.
  • 1990’lı yıllar Türkiye’de ekonomik dalgalanma ve kriz yılları oluyor. Dönemin başında TL konvertibiliteye geçiliyor.
  • 1991 yılında SSCB tarihe karışırken; eski SSCB Cumhuriyetlerinin pek çoğu IMF üyesi oluyor. Ve nihayet; Haziran 1992^’de Rusya da IMF üyesi oluyor ve ilk stand-by anlaşmasını imzalayarak kredi alıyor.
  • Ocak-Şubat 1994’te Türkiye’de büyük bir ekonomik kriz yaşanıyor. TL iki ayda %60 değer kaybediyor. Nisan 1994’te %30 devalüasyon daha oluyor. IMF ile kredi anlaşmaları yapılırken; KİT’lerin bütçe dışı borçlanmalarına sınır getiriliyor.
  • Haziran 1998’de IMF ile daha yakın ilişki içine giriyoruz. Yakın İzleme Anlaşması ile “Staff Monitored Program” başlıyor. Artık IMF görevlileri bizi daha yakından izlemeye başlıyor.
  • 1999’da 3 yıllık stand-by anlaşması yapılıyor.
  • Ağustos 2000’de özelleştirme ile ilgili beklentilerin zayıflaması sonrası Kasım 2000’de Türkiye; likidite krizi yaşıyor. Gecelik faizler %5000’leri görüyor.
  • Şubat 2001’de çıpalı kur sisteminden vazgeçildi; TL serbest dalgalanmaya bırakıldı.  IMF Direktörü Kohler; serbest dalgalanmayı desteklediklerini açıkladı.
  • Ekonominin kontrolsüz bir şekilde dalgalanmasının ardından; Mart 2001’de ekonomi Kemal Derviş’e teslim ediliyor; “Güçlü Ekonomiye Geçiş” programı açıklanıyor.
  • Derviş 2002 ağustos’unda istifa ediyor. Kasım 2002’de Genel Seçimlere gidiliyor.

Özelleştirme konusuna girerken önce dilerseniz, özelleştirmeye karşı olanların hangi argümanları kullandığına bir bakalım:

Özelleştirmeye karşı olanların öne sürdükleri tezler:

Limanlar stratejik önemde yatırımlardır; özelleştirilmemelidir.

  • Limanlar stratejik önemde yatırımlardır; özelleştirilmeli ancak yabancılara satılmamalıdır.
  • Limanlar vatandır; vatan satılmaz.
  • Devletin otel, mandıra, ayakkabı işletmesi gibi işletmelerden çekilmesi normaldir; ancak ulusal çıkarlar gereği, demir-çelik tesisleri PETKİM, limanlar devlet tarafından yönetilmeli.[1]
  • Limanların uluslararası sermayenin eline geçmesi demek, Türkiye’nin egemenlik haklarının tehlikeye düşmesi demektir. Kaldı ki limanların özelleştirilmesinin sakıncaları, geçmişteki örneklerinden anlaşılmıştır. Bu limanların tamamı ekonomik değerini yitirmiş, ülkeye katkıları sıfırlanmıştır.[2]
  • Ekonomik alanda dengeleri oluşturan kar güdüsünden uzak araştırma ve geliştirmeye kaynak ayıran devlet tekellerinin yerini özel sektör tekelleri almakta bunlar kartelleşmekte kar dürtüsü ile fiyatları sürekli yukarı çekmektedirler.[3]
  • Özelleştirme mutlak gereklilik değildir; sadece rant ekonomisinin ayrılmaz bir parçasıdır.[4]

Özelleştirme Taraftarlarının tutundukları tezler:

Özelleştirme tarafında olanlar ise şu özelleştirmenin gereğini şöyle açıklıyorlar[5]:

  • Özelleştirme ile liman hizmetlerinin etkinliği ve verimliliği artacak.
  • Özelleştirme ile liman kolaylıkları ve kaynaklarının azami kapasite kullanımı sağlanacak,
  • Özelleştirme ile ulusal ve bölgesel rekabet artacak,
  • Özelleştirme finansal bağımsızlık sağlayacak
  • Özelleştirme bürokrasiyi azaltacak,
  • Özelleştirme liman üstyapı ve altyapı yatırım gereksinimlerini karşılayarak limanların teknolojik gelişmelere ve modern işletme tekniklerine uygun olarak işletilmesini   ve yönetilmesini sağlayacak;
  • Özelleştirme bölgesel ve ulusal ekonomiye katkıda bulunacak,
  • Özelleştirme sanayinin ve yan sanayinin gelişmesine katkıda bulunacak.

Özelleştirme Master Planı

Özelleştirme konusuna kafa yormaya başladığımdan itibaren mantığım bana hep özelleştirmeden arzu edilen yararın sağlanabilmesi için bir özelleştirme master planının yapılmış olması gerektiğini söylüyordu. Ben de bu amaçla ülkemizde bir özelleştirme master planı yapılmış olup olmadığını araştırdım.

Sonuç: Evet, bir özelleştirme master planımız mevcut.

Özelleştirme uygulamalarının stratejik bir plana dayandırılması amacıyla, 1985 yılında, amaçların, önceliklerin, kapsamın ve termin planının belirlendiği bir stratejinin oluşturulması gereğinden hareketle Devlet Planlama Teşkilatı tarafından Özelleştirme Ana Planı hazırlatılmasına karar verilmiş.

Açılan uluslararası ihale sonucunda, Morgan Guaranty Trust Company of New York firması, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası, Sınai Yatırım ve Kredi Bankası, Yatırım Finansman A.Ş. ve Price Waterhouse/Muhaş A.Ş. ile birlikte Özelleştirme Ana Planı hazırlamakla görevlendirilmişler. 

Özelleştirme Ana Planı kapsamında, öncelikle Türkiye şartlarında özelleştirmenin amaçları öncelik sırasına göre şu şekilde belirlenmiş[6]; 

1.      Pazar güçlerinin ekonomiyi harekete geçirmesine imkan verilmesi, 

2.      Verimliliğin ve randımanın artırılması, 

3.      Malların ve hizmetlerin kalite, miktar ve çeşitliliğinin artırılması, 

4.      Halka açık şirketlerin teşvik edilmesi, 

5.      Sermaye piyasalarının geliştirilmesinin hızlandırılması, 

6.      Hazinenin KİT'lere sağladığı mali desteğin asgariye indirilmesi, 

7.      KİT'ler tarafından uygulanan tekelci fiyatlandırma ve dolaylı vergilendirmenin azaltılması, 

8.      Kamu görevlilerinin politika ve yönetmelik konularında çalışmalarına izin verilmesi, 

9.      Modern teknoloji ve yönetim tekniklerinin cezbedilmesi, 

10.  Çalışanlara hisse senedi vermek suretiyle iş verimliliğinin artırılması, 

11.  Kamu ve özel sektör kuruluşları arasındaki dengenin değiştirilmesi, 

12.  Yabancı yatırımlarla uluslararası ekonomik ve politik bağların kuvvetlendirilmesi, 

13.  Mevcut sermaye yatırımlarındaki iç karlılığın artırılması ve 

14.  Devlete gelir sağlanması. 

 Ayrıca Plan'da, KİT'lerde 657 sayılı Kanuna tabi olarak çalışan personelin maaşlarının teşvik unsurlarıyla ilişkilendirilmesi ve bu personelin devlet memuru niteliğinden çıkarılarak özel firmalardakine benzer bir personel rejiminin oluşturulmasına, fiyat kontrollerinin kaldırılmasına ve KİT borçları üzerindeki devlet garantilerinin alacaklılarla yapılacak anlaşmalar çerçevesinde kaldırılmasına garantilerin devam etmesi halinde bu garantilere karşılık Hazine tarafından bir komisyon alınmasına yönelik diğer yasal düzenlemeler de önerilmektedir[7].

Yukarıdaki öncelikli özelleştirme hedeflerine baktığımızda; bugünkü özellştirme mantığının o zamanlar hedeflenenden bir ölçüde farklılaştığını söyleyebiliriz.

Başlangıçta en son öncelik olarak belirlenen “devlete gelir sağlanması” bugün 1. öncelik halini almış.

Başlangıçta hedeflenen “çalışanlara hisse senedi verilmesi” konusunu ise bugün hatırlayan yok. Sermayenin tabana yayılmasından söz eden yok.

Böylece, örneğin Telekom özelleştirmesinde; Türk girişimci grubu yerine vadeli olarak biraz daha fazla veren Arap asıllı gruba özelleştirme yapılmış.

Çalışanlar ise bırakın hisse senedi verilmesini tamamen göz ardı edilmiş durumdalar.

Gerçi yukarıdaki “özelleştirme master planı” nın günümüzdeki geçerliliğinden ben emin değilim. Bizde planlar çoklukla adet yerini bulsun diye hazırlanan luzumsuz ayrıntılar halindedir. Bunun için plana ihtiyacımız olduğunda önce uygulatmak için başkalarını çağırırız.

Sayın Kemal Derviş’i çağırdığımız gibi.

IMF ve Dünya Bankası ile özelleştirme hareketinin yakın ilgisine değinmişken; Sayın Kemal Derviş’in Dünya Bankası geçmişinden sonra Türkiye’ye gelerek ekonomide yeniden yapılanma hareketinin başına geçirilmesi; daha sonra çeşitli siyasal manevralarla ülke siyasetindeki belirgin değişmeler ve bugün özelleştirmelerde gelinen nokta ve bir türlü akıl ermeyen cari açık-enflasyon-ucuz döviz denklemi arasında ilişki kuracak ekonomistlerimiz yok mu?

*****

Geçtiğimiz ay Ataköy Marina'da Denizciler Dayanışma Derneği'nin ev sahipliğini yaptığı gerçekleştirilen Dünya Denizde Can Kurtarma Teşkilatları Kuruluşları kongresinde karşılaştığımız ve daha önceden kılavuz kaptan olup bugünlerde Avrupa Deniz Güvenliği Örgütünde (EMSA)  görevli bir İspanyol meslektaşımla Küba’da yapılacak IMPA 2006 Genel Kurulu’nu da konuştuk.  Kendisi pek çok kereler Küba’da bulunmuş bir kişi olarak bana; “İnşallah bu kongre yapıldığında Fidel Castro hayatta olur ve sen de Küba’yı görürsün” dedi.

“Fidel Kastro’dan sonra Küba’da ne değişecek ki?” diye sorduğumda ise meslektaşım açıkladı.

“Küba şu anda bizler için çok farklı bir ülke. Çok zengin ya da çok yoksul yok. Herkes hemen hemen eşit zenginlikte. Sokaklarda araba pek yok. Çoklukla toplu taşım araçları var. Onun için insanlar kapitalizm’in esası olan para’nın gücüne henüz tapmıyorlar. Para orada şimdilerde hiç önemli değil. Biz Avrupalıların alışkın olmadığı bir şey bu. Castro’dan sonra Küba muhtemelen karışacak ve kapitalizm burayı da fethedecek. Onun için Castro hayatta iken Küba’yı görmeni isterim” dedi.

*****

Bu anekdotu anlatmamın nedeni şu:

Sosyal olaylar, matematik bilimler gibi dört işlemle açıklanamaz.

Dolayısıyla; sosyal olaylarda çoğu kez neyin doğru neyin yanlış olduğu; bir başka söylemle neyin daha iyi neyin daha kötü olduğu; zamana, mekâna ve insanların tercihlerine göre değişir.

Örneğin; kapitalizm bir sistemdir. Sosyalizm de bir sistemdir.

Bu iki sistem için şu daha iyidir; yok şu daha da iyidir şeklinde bir karşılaştırma yapmak aslında çok anlamlı değildir.

Çünkü burada toplumsal tercihler önem taşır. Toplumsal tercihler de zaman içerisinde çok değişik etkilenmelerle şekillenir.

Ama eğer ölçü insanların mutlu yaşayacağı bir sistemi bulmak ise; her iki sistemde de yeterince mutsuz insan bulabileceğinizden emin olabilirsiniz.

*****

Liman özelleştirmeleri de bundan çok farklı değil.

Kamunun elindeki limanlar mutlaka kötü işletilir; veyahut bunun tersi; özel sektörün elinde limanların olması mutlaka daha iyidir şeklinde kesin çizgilerle ayrılmış doğru-yanlış ikilemine saplanıp kalmak yerine; her iki durumda da sistemi en iyi işletmek için nelerin yapılması gerektiğini tartışmak daha pozitif bir yaklaşım olacaktır.

Dünyada kamunun elinde olan ve son derece iyi işleyen limanlar olduğu gibi (Örnek: Singapur limanı), özel sektörün elinde olup son derece kötü işletilen limanlar mevcuttur (Örnek: Guatemala).

Burada yapılan da bir tercihtir.

Eğer ülkemizde bu tercih mevcut sistemin iyileştirilmesi şeklinde tecelli etse idi; kamu sektörünün elindeki limanların iyileştirilmesi de belki mümkün olabilirdi. Ancak; benim kişisel görüşüme göre; ülkemizin siyasal ve sosyal yapısı; kamu elindeki limanların iyi işletilmesine engeldir. Siyasal iktidarlar ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar; sosyal beklentiler ve siyasi kadrolaşma verimli bir liman örgütlenmesine engel olmaktadır.

Dolayısı ile bu satırların yazarının kişisel görüşü; doğru yapılması kaydıyla ülkemiz açısından liman özelleştirmelerinin yerinde bir tercih olduğudur.

Önemli olan ilkesel olarak ülke yararına olan liman özelleştirmeleri işinin gerçekleştirme aşamasında da ülke yararına olmasını sağlamaktır.

Onun için; bu yazının konusu da “Limanlar özelleştirilmeseydi daha iyi olurdu” veya “Özelleştiriliyor bakın ne iyi oluyor” şeklindeki bir tartışmanın dışında olacak. Çünkü bu tercih artık yapılmıştır ve yukarıda belirttiğim gibi benim kişisel kanaatime göre doğru bir tercih yapılmıştır.

Mademki limanlarımızı özelleştirme tercihini yaptık; o zaman bunu en yararlı şekilde yapabiliyor muyuz, yahut nasıl yapmalıyız, onu konuşmalıyız.

*******

Liman Özelleştirme Yöntemleri

 Ülkemizde liman özelleştirmeleri; İngilizcede “concession agreement” denilen; dilimize “işletme hakkı devri” denilen bir yöntemle yapılmaktadır. Bu aynı zamanda yukarıdaki tabloda Özelleştirme 1 kapsamına girmektedir ki dünyada en çok yapılan özelleştirme yöntemi de budur.

Liman Yapılanma Seçenekleri

Liman Modeli

Liman Düzenleyici

Liman Sahibi

İşleten

Örnek
Kamu kamu kamu kamu Güney Afrika, İsrail
Özelleştirme 1 kamu kamu özel Hamburg

Özelleştirme 2

kamu özel özel Tilbury, Felixtove
Özelleştirme 3 özel özel özel Southampton, Liverpool

Yukarıdaki tabloda liman yapılanma seçenekleri yer alıyor. Buna göre yapılan dağılımda dünyadaki 100 büyük konteynır terminalinden 7’si birinci seçenek olan KAMU; 88’i Özelleştirme 1, 2’si özelleştirme 2, 3 ü de Özelleştirme 3 yapılanmasına girmektedir.

Yapılan özelleştirmeler işletme hakkı devri ve envanter devri olmak üzere iki paket halinde yapılmakta. İşletme hakkı zaman üzerine daha çok 30 yıl süreyle devredilirken; liman envanterlerinin mülkiyet devri gerçekleştirilmekte.

Limanların işletme hakları devredilirken; kılavuzluk hizmetleri, römorkörcülük hizmetleri, yükleme-boşaltma işleri de devredilmektedir.
Bu yazıda buradan itibaren liman özelleştirmelerinin kılavuzluk hizmetleri ile ilgili tarafı mercek altına alınmaya çalışılacaktır.

 

********

Kılavuzluk Hizmetleri Açısından Özelleştirme

 

Bilindiği üzere; kılavuzluk hizmetleri; Türkiye’de limanlara giriş-çıkış yapan 500 GT üzerindeki yabancı gemiler ve 1000 GT üzerindeki Türk Bayraklı gemiler için zorunlu tutulan bir hizmettir.

Zorunlu tutulmasının nedeni; ticari değil elbette. Kılavuz kaptan alınmasının zorunlu tutulmasının nedenleri olarak gemilerin limanlara yanaşma-kalkmalarında veya liman manevralarında kılavuz kaptan almalarının hem önemli altyapı yatırımları olan limanların meydana gelebilecek bir kazadan dolayı zarar görmelerini önlemek; hem de can, mal ve çevrenin meydana gelebilecek bir kazanın felaket boyutlarında olabilecek sonuçlarından korunmasını sağlamak gösterilebilir.

Bununla ilgili en etkili örnek olarak; Eylül 2005 başında Ereğli Demir Çelik Fabrikaları limanında meydana gelen kazayı gösterebiliriz.

Kömür yüklü bir dökme yük gemisi liman manevrası esnasında 2 adet büyük vince takılıp devirince; liman 3,5 ay kapalı kalmak zorunda kaldı.

Burada sadece vinçler zarar görmekle kalmadı; ülke ekonomisi açısından kısa vadede tamiri mümkün olmayan bir zarar meydana gelmiş oldu.

Bu gibi nedenler yüzünden kılavuzluk hizmetleri son derece önemli yarı-kamusal hizmetler olarak kabul edilmektedir.

Dünyada genelinde ise; limanlar arasında rekabet her zaman teşvik edildiği halde kılavuzluk hizmetlerinin ise serbest rekabete kapalı olduğu belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Avrupa Birliği ülkelerinde kılavuzluk hizmetleri genellikle kılavuz kaptanların oluşturduğu birimlerin yönetiminde değişik yapılanmalarla ama mutlaka rekabete kapalı olarak verilmektedir. AB Komisyonu; son yıllarda yapmakta olduğu liman hizmetlerinin market girişine (bir başka deyişle serbest rekabete) açılması çalışmasında ilk başlarda dahil tuttuğu kılavuzluk hizmetlerini daha sonra çıkarmış; bugün artık bu hizmetleri “Güvenlik Hizmetleri” başlığı altında incelemeye hazırlanmaktadır.

Ülkemizde kılavuzluk hizmetlerine baktığımız zaman ise, ABD ve AB ülkelerinde görülen düzenli yapılanma yerine; “40 yamalı bohça yapılanması” diye adlandırılabilecek bir yapılanma ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

Bu yapı içerisinde ülkemizde kılavuzluk hizmetlerinin;

  1. Kamu tarafından;

  2. Özelleştirilen limanlar tarafından;

  3. Özel veya tüzel kişiliklerin mülkiyetinde bulunan kılavuzluk şirketleri tarafından;

  4. Kılavuz kaptanlar tarafından kurulmuş kooperatif yapısındaki şirketler tarafından;

  5. Asıl hizmet alanı ve uzmanlığı kılavuzluk olmayan özel kuruluşlar tarafından dahi;

Verildiğini görmekteyiz.

Bu sistem kargaşası içerisinde ülkemizin her limanında ve kılavuzluk bölgesinde farklı anlayışlarla kılavuzluk hizmetleri verileceği ve kılavuz kaptanlık mesleğinin bütün ilkelerinin hayata geçirilemeyeceği muhakkaktır.

Burada esas yanlış; özelleştirilen limanlarda –ki bunlar arasında birkaçı olarak Kuşadası, Tekirdağ, Sinop, Trabzon, Rize, Marmaris, Alanya ile son özeleştirilenlerden Mersin ve İskenderun Limanlarını sayabiliriz- kılavuzluk hizmetlerinin de özelleştirme paketinin içerisinde bulundurulmuş olmasıdır.

Oysa bu özelleştirilen limanlarda kılavuzluk hizmetlerinin özelleştirme paketinden hariç tutulması; esas işi kılavuzluk olan ve kılavuzluk hizmetlerinin ülke çapında yarı kamusal bir hizmet olarak verilebilmesi koşullarını sağlayan bir yapılanma oluşturularak hizmetlerin bu yapılanma tarafından verilmesi sağlanmalıydı.

1996 yılında İngiltere’de Milfordhaven kentindeki rafineriye ham petrol götürmekte olan Sea Empress isimli tankerin gel-git zamanı zorlanarak zamansız içeriye alınması sonucu tanker kayalıklara oturmuş; 70 bin ton ham petrol denize sızmıştır. Bu kazadan sonra kaza nedeninin “Kılavuz kaptana yapılan ticari baskı” olduğu resmi raporlara girmiştir.

Liman işleticisinin çalışanı olan kılavuz kaptanların gerek limanlar arası gerekse limanın çıkarları için oluşmuş yoğun ticari rekabet ortamında ne ölçüde ticari baskıdan korunmuş olarak görev yapabilecekleri kuşkuludur.

Ülkemizde yapılan son özelleştirmelerde önemli bir kurala uyulması beni çok memnun etti. O da bölgesel olarak birbirlerine yakın limanların serbest rekabetine imkan tanımak üzere aynı şirketlere verilmemesidir. Bu yüzden Rekabet Kurumu İskenderun Limanı özelleştirmesini Mersin Limanı’nı alan firma kazandı diye iptal etmiştir. Bu özelleştirmenin ana kurallarından birisidir ve bu açıdan alınan karar son derece yerinde bir karardır. Memnuniyetim hem bundan; hem biraz da artık bizde de oyunu kuralına göre oynama kültürünün yerleşmiş olmasındandır.

Şimdi oyunun kuralına göre oynanması için; sıra artık ülke çapında kılavuzluk hizmetlerinin yeniden yapılandırılmasına gelmiştir.

Bunun için kanaatimce izlenecek iki yöntem vardır (Zorluk sırasına göre sıralayacağım):

  1. Ülke çapında federatif yapıya geçilerek oluşturulacak kılavuzluk sahalarında hizmet veren alt birimlerin bir ana federasyona bağlanması;

  2. Kılavuzluk Meslek Odası kurularak ve Türkiye’deki mesleğini icra etmek isteyen bütün kılavuz kaptanlara bu odaya kayıt zorunluluğu getirilerek kılavuz kaptanlık mesleğinin ülke çapında meslek ilkelerine uygun verilmesi sorumluluğunun bu odaya verilmesi.

Sistem birliği açısından Türk Boğazları Kılavuzluk Hizmetleri de bu yapıların (Hangisi gerçekleştirilirse) mutlaka içine alınmalıdır.

Her alanda altyapısını AB ile uyumlu hale getirmeye çalışan Türkiye’mizde kılavuzluk hizmetleri de artık çağdaş bir yapılanmayı hak etmektedir. Bu yapılanma; inanıyorum ki denizciliğimizde bir anlayış devrimini de gerçekleştirerek yeni bir ivme de kazandıracaktır.


 

 

KAYNAKÇA:

  • [1] Arkadaş Türkçe Sözlük, Ali Püsküllüoğlu
  • [2] Yılmaz Dikbaş; “Satılık Vatan” www.kalinka.com.tr
  • [3] http://www.worldbank.org/html/prddr/outreach/or3.htm
  • [4] Yılmaz Dikbaş; “Satılık Vatan” www.kalinka.com.tr
  • [5] Yılmaz Dikbaş; “Satılık Vatan” www.kalinka.com.tr
  • [6]Bu bölüm kısmen Michael Albert, Elaine Bernard, Peter Bohmer, Jeremy Brecher, Dorothy Guellec, Rohin Hannel, Russell Mokhiber, Mark Weisbrot ve Robert Weisman'ın çalışmasından alıntıdır.

Yorumlar (3)
Erdem Yılmaz 12 yıl önce
1970’lerin başında şekillenen ve 20. yüzyılın son çeyreğinde ekonomi, toplum ve kültüre yayılan bilgi teknolojisindeki gelişme (devrim); yaşama, çalışma, üretme, tüketme, iletişim, seyahat, düşünme, haz alma, savaş ve barış yapma, doğurma ve ölüm tarzlarımızı derin şekilde değiştirmiştir. şüphesiz her yeni dönem ve çağın tanımlanması ve nitelenmesi, değişimin boyutuyla birlikte sancılı olmaktadır. sosyal tarih sürecinde, tarım devrimi ve tarım toplumu aşamasından, sanayi devrimi sonucundaki radikal değişim ve dönüşüm bağlamında, yeni oluşan toplum “sanayi toplumu”, kültürel yapısı da “modernizm” olarak adlandırılmıştır. sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş, fordist üretimden post-fordist üretime geçiş, ulus devletler dünyasından küreselleşmiş dünyaya geçiş süreçleri de beraberinde çok farklı sorunları getirmiştir. ulus devletler dünyasından küreselleşmiş dünyaya geçiş sürecini açıklayabilecek iktisadi temel parametrelerden birisi de şüphesiz ki özelleştirme denilen nevzuhur kavramdır.



ekonomik kalkınma sürecinde reel sektörün yapamadığı işleri yapan devletin, özellikle 1929 ekonomik bunalımından sonra ön plana çıkması, kamu kesiminde önemli roller alması ve kamu maliyesinin ayrı bir disiplin olarak gelişmesini sağlamıştır. keynes'i popülerleştiren de budur aslında. yani müdahaleci devlet anlayışını benimsemiştir.



1970'li yılların ortalarına kadar bu süreç devam etmiştir, devlet kalkınma politikalarının temelinde yer almıştır. türkiye'de 1933 sanayi planları, 1947'de çıkan ancak uygulanamayan kalkınma planı ve 1963 yılından itibaren başlayan beş yıllık kalkınma programlarını buna örnek olarak gösterebiliriz.



1970 petrol şokundan sonra dünya ekonomisinde yeni bir dönem başlamıştır. stagflasyon olarak adlandırılan ve enflasyon ve durgunluğun birlikte yaşanması olgusu şüphesiz iktisadi doktrinlerin yeniden gözden geçirilmesini sağlayacaktır. keynesyen ekonomi politikaları out, neo-liberaller in olacaktır bir bakıma.



peki nedir neo-liberallerin temel düşüncesi? devletin ekonomiden elini çekmesi. yani yönlendirici, üreten konumunda değil sadece teşvik eden. bu sebeptendir ki, devletin iktisadi unsurlarının piyasaya devrini savunurlar. özelleştirme de böylece ortaya çıkmıştır ve 80'li yıllardan günümüze adından sıkça söz ettirmektedir. çünkü yeni durumda devlet anlayışı değişmiştir. devlet özelleştirme ile, ekonomik, siyasi, toplumsal ve mali amaçlar peşine düşmüştür.



bu ülkede 24 ocak 1980 tarihinde önemli değişiklikler olmuştur. ilginçtir ki bu değişikliklerin mimarı da dpt kökenli yani kalkınmacı devlet anlayışı olan bir kurumda çalışan özal'dır. özal kimdir peki, arz yönlü ekonomi politikalarının türkiye mihmandarı. çok ilginç değil mi, planlama kökenli bir arz yönlü ekonomist? özelleştirmenin ilk uygulayacısıdır bu ülkede. teletaş sizlere birşeyler hatırlatıyor mu bilmiyorum. daha sonra özelleştirme devlet politikası oldu, 1999 yılında özelleştirme anayasaya girdi, o zamanki hükümet ilginçtir ki dsp-mhp-anap'tır. yani birisi sol, birisi milliyetçi, diğeri ise merkez sağ yani muhafazakar. anap'ın özelleştirme endeksli olduğu malum, lakin sol ve milliyetçilik gibi küreselleşme sürecine en sert eleştirileri yönelten partilerin de özelleştirmeci olmaları garip değil mi? aman tanrım falan diyor insan.



ve artık anayasamızda şöyle bir ifade vardır: “devletin, kamu iktisadi teşebbüslerin ve diğer kamu tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan işletme ve varlıkların özelleştirilmesine ilişkin esas ve usuller kanunla gösterilir.



devlet, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişileri tarafından yürütülen yatırım ve hizmetlerden hangilerinin özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek ve tüzel kişilere yaptırabileceği veya devredilebileceği kanunla belirlenir.”



yani bir kanun çıkarıp istediğiniz kamu iktisadi teşebbüsünü özelleştirebilirsiniz. yani piyasaya arz edersiniz, yani sermayeye pazarlarsınız.



şimdi bu ülkede özelleştirme karşıtı olduğu için bir bakan görevinden alındı, enis öksüz. sebebi stratejik bir öneme haiz olan telekomun özelleştirilmesine karşıydı.



bu ülkede özelleştirmeye karşı olmanın tarihi 1980'dir diye düşünüyorum. sat-kurtul mantığıyla hareket edemez bir devlet. ve bu ülkede özelleştirme karşıtı olmak namus borcudur bizim için. devletin hantal olduğu, iktisadi işletmelerin zarar ettiği ve bunun da devleti zor durumda bıraktığı doğrudur. ancak bunun çözümü özelleştirmek değildir. iktisadi kurumların başındaki genel müdürlerin ne kadar maaş aldığını hepimiz biliyoruz. kit'lerden özelleştirme sonucu devletin çeşitli kurumlarına memur olarak atanan sözleşmeli personellerin aldıkları maaşları görünce bu kurumların neden zarar ettiğini çok iyi anlıyorum. buradan satalım kurtulalım mantığını çıkarmak da çok yanlıştır, ıslah etmek gerekir, yeniden organize etmek gerekir.



çünkü özelleştirerek nereye varılabilir ki? akarsuları, dağları, ovaları nereye kadar satıp peşkeş çekebilirsiniz?



korkum şudur ki bu ülkede özelleştirme çok farklı bir seyir izliyor. yakında bakanlıkların özelleştirilmesi bile olabilir. bakınız maliye bakanlığının gelir idaresi başkanlığı teşkilatı. bir nevi iltizam sistemini anımsatmıyor mu?



ancak bu ülkede üniversitelerde klasik ekonomik anlayışının övüldüğünü buna karşın müdahaleci ekonominin her zaman asalak ekonomi olduğu anlatılıp duruyor. adam smith göklere çıkarılırken keynes yerin dibine sokuluyor. veblen görmezden geliniyor. nereye kadar görünmez eli savunacaksınız, bakınız ekonomik özgürlüğünüz elinizden gidiyor, minimal devlet olalım derken bağımlı bir devlet oluyorsunuz. kimin umrunda değil mi bütün bunlar, yeter ki evimizdeki pilava dokunulmasın.
caner özhan 12 yıl önce
sayın Cahit İstikbal'in yazısı bize unuttuğumuz bazı bilgileri ve verileri anımsatması açısından ne kadar yerindeyse vardığı sonuç/sonuçlar açısından da o ölçüde gerçeklerden uzak düşmektedir.

Kendisinin de ifade ettiği gibi küresel bir finans kapital iştahının bir ayağı olan özelleştirmeye bakış açısını,bu ''küresel oyun''düzleminden çıkarıp …………………………………………………. herhangi bir kamu kuruluşuna işi düşen ama istediği neticeyi istediği sürede alamayan bir vatandaşımızın akşam eve dönünce ''kapatacaksın burayı,süreceksin çalışanlarını,ver bakalım özel sektöre işin bir günde oluyor mu olmuyor mu...! ''mantığından pek de farklı olmadığını düşünüyorum.

Bir işletmenin/tesisin kısaca varlığın iyi yönetilmesinin mülkiyet bağı ile doğrudan ilişkisi YOKTUR...Eğer özelleştirme heveslilerinin(artık hevesli demek te doğru değil,çünkü icraat neredeyse bitmek üzere)iddia ettiği gibi geçmişte KİTler sadece eksi bilanço üretmişse,kambur haline geldiğine inanılacaksa,kamu mülkiyetinde olmasına rağmen bir dönem THY nin en karlı işletme, Avrupada en başarılı havayolu olmasını nasıl açıklayacağız.Veya TÜPRAŞ ın,TELEKOM un karlılıklarını ne ile izah edeceğiz.Uzaklara gitmeyin.Bir dönem hepimizin çalıştığı DB deniz Nakliyatın karlılığını hatırlayın.Temettü dağıtırdı.Özeleştirmenin teorisindeki ve dayatmalarındaki hedef kamunun sırtına kambur denilen KİT LERİ özel sektöre devrederek bütçe açıklarını kapatmak,kamunun daha ucuz ve kaliteli ürün ve hizmet almasını sağlamak olsaydı buna ben de sizin gibi şapka çıkarırdım.Ancak süreç bunun tam tersi olduğunu hedefin çok daha derin ve kapsamlı bir yoketme stratejisi üzerine kurulmuş olduğunu gösterdi.Neydi bu yoketme sratejisi.? Hedef kamunun egemenlik alanını daraltmak,küçültmek ve nihai olarak sıfırlamak ve ulus devletlerin bağımsız kalkınma ve finans politikalarını ellerinden almak...Özelleştirme İdaresinin sitesine girerseniz 1985 den beri özelleştirme adı altında kamu mülkiyeti ile bağları kopartılan varlıklarımızı görürsünüz.Bu KİT ler varken bunların bütçe açıkları/borçları vs.toplamı birkaç milyar doları geçmezken bugün KİTler yok ama dış borç 300 milyar dolar.İşte sonuç bu sayın İstikbal.Denizcilik sektöründeki özelleştirmelere de bir başka yazınızda değinirim.Saygılarımla...



(Yazıda belli kurumları hedef alan noktalı bölüm Yazarımız tarafından çıkarıldı- DenizHaber)

Semih Reçel 12 yıl önce
kapitalist bir devlet icin olmazsa olmaz uygulamalardandir. ozellestirme mülkiyeti devlete dolayisiyla kamuya -yani halka- ait olan bir isletmenin gercek anlamda ozel mulkiyete devridir.



oncelikle kendiliginden tekellesmenin onunu kesmesi soz konusu bile degildir. cunku kapitalizm rekabetin degil tekellerin hukum surdugu bir sistem olarak ayakta kalabilir. sadece soz konusu alanda tekel olmamasi o mulkiyetin bir tekelin parcasi olmadigi anlamina gelmez, cunku memleketimizde de yatay, dikey, capraz her turlu tekel sermaye mevcuttur.



peki neden devletin sozde iyi isletemedigi bir is yeri ozel isletme olunca kara gecsin? bu da ozellestirmenin savunucularinin en ciddi dayanak noktasidir. birincisi ozellestirilen pek cok is yeri esasen kara gecmez, cunku isletilmez, kapatilir. mesela sekanin albayraklar tarafindan alinan isletmelerinde yasanan fabrikanin kara gecmesi degil, firmanin sahip oldugu onlarca gayrimenkulu, lojmani, tesisi isleten albayraklar’in kara gecmesidir; simdi ankara migros alisveris merkezi olan arsanin, satildigi bir grup ankarali tuccar tarafindan simdiki sahiplerine satildiginda elde ettikleri inanilmaz kar ile kara gecmesidir; isbankasi ve dogan holding’in -ki dogan holding devletten aldigi kredi ile, ayni ihaleye dahil olan vakifbank kredisi ile bu ise girer- satin aldigi petrol ofisi nin kara gecmesidir. ayrica akp doneminde bu kredi borcun da otelendigini hatirlatalim. yani cumhuriyetin basindan beri devlet eliyle zenginlesme devam etmektedir, baska turlu zenginlesmeyi yerli burjuvazimiz -ozel sektorumuz- pek becerememistir. simdi sadece yerli degil, yabanci sermaye de ayni sekilde isin icindedir.



ayrica gorunuste daha demokratik ve katilimci gorunen ehven-i ser halka arzin da soyle bir yan etkisi vardir: her biri hisse senedi sahibi kucuk yatirimcilarin da kari-zarari tek basina hic bir etkisinin olmadigi borsalara baglanir, finansal kapitalizmle de bir gonul bagi kurulur, mulkiyet paylasilmis izlenimi verilerek baska tur bir bagimlilik yaratilir. bir tasla iki kus vurulur. yine de pek cok durumda halka arz ile en azindan ‘devletin kasasina’ blok satistan daha cok para girecegi pek cok iktisatcinin kabul ettigi bir gercektir.



hemen hepsi vergi kaciran, orta ve kucuk hemen her isletmenin kacak adam calistirdigi, buyuklerininin cogunun da bunu alenen yapamamalarindan kar maksimizasyonunun baska yollarini aradigi, genellikle en iyi ihtimalle asgari ucret verdigi iscisinin butun hayatini satin aldigini zanneden ve bu sekilde de ‘kara gecen’ ozel sektor kamu yarari diye bir sey guder mi sahiden, ve neden bu soruyu kimse sormaz? elinizdeki tek olcut ‘kar’ gibi insan iliskilerinde yeri olmamasi olan bir sey olursa zaten tartisilan sey insan degil, baska bir sey olur, olmaktadir.



bu yuzden de ozellestirme kisa vadede ‘devletin kasasina para girmesi’, ise de –nedense hep degerinin alti fiyata satilarak- uzun vadede kapitalist bir duzende ayrik otu olan kamu isletmelerinin ortadan kaldirilmasidir, devlet yardimiyla, devlet eliyle kapitalizmin sinirlari icinde edinilmis haklarin, sosyal devletin asindirilmasidir. ozellestirme zarar eden veya simdi karda olsa da ilerde zarar edecegi iddia edilen (mesela erdemir), etmiyorken yatirimi kesilerek, zarar ettirilen satilacak hale getiririlen (mesela tekel) isletmelerin satilarak daha buyuk bir resmin icinde kucuk misyonun hayata gecirilmesidir. bu yuzdendir ki elde kalan son isletmeler de bittiginde sira hala cok sik akla gelmeyen egitime, sagliga gelecek, devlet memurlugu bile sozlesmeli olabilecek. butun dunyada oldugu gibi.
29°
az bulutlu
Günün Anketi Tümü
DenizHaber.Com Tema güncellemesi yaptık. Yeni site dizaynımızı nasıl buldunuz?
DenizHaber.Com Tema güncellemesi yaptık. Yeni site dizaynımızı nasıl buldunuz?