banner209

banner191

banner148

banner179

banner176

Meclis Gemiyle Samsun'a Gidecek

TBMM gelecek yıl Meclis’in kuruluşunun 90’ıncı yıldönümünü bir dizi programla kutlayacak. TBMM Başkanı Toptan ile milletvekilleri İstanbul’dan gemi ile Samsun’a gidecekler.

GÜNCEL 09.02.2009, 02:01
Meclis Gemiyle Samsun'a Gidecek

Meclis gemiyle Samsun'a gidecek

ANKARA- TBMM gelecek yıl Meclis’in kuruluşunun 90’ıncı yıldönümünü bir dizi programla kutlayacak. 

23 Nisan 2010’daki kutlama programı için, şimdiden hazırlıklar başlarken, TBMM Başkanı Köksal Toptan ile milletvekillerinin İstanbul’dan gemi ile Samsun’a gitmeleri kararlaştırıldı. Bu gemide tarihçi, sanatçı ve sporcular da yer alacak.

TBMM, Meclis’in 90. kuruluş yıl dönümü için önemli etkinlikler planlıyor. Ankara, Samsun, Amasya, Erzurum ve Sivas valileri ile bazı kurum ve kuruluşların temsilcileriyle yapılan toplantılarda eylem planı hazırlandı. Etkinlikler kapsamında Samsun Valiliği tarafından bir gemi kiralanacak. Bu gemi İstanbul’dan tüm milletvekilleri ile birlikte Samsun’a gidecek.

Gemide TBMM tarafından düzenlenecek olan kompozisyon yarışmasında dereceye giren öğrenciler ile, ünlü tarihçiler İlber Ortaylı ve Turgut Özakman’ın yanı sıra, sanatçılarla sporcular da  yer alacak. 

Yorumlar (1)
yıldırım DELİDUMAN 12 yıl önce
TBMM Grup Toplantısında Yapmış Oldukları Konuşma



10 Şubat 2009



Değerli Milletvekilleri,



Basınımızın Kıymetli Temsilcileri,



Hepinizi en iyi dileklerimle selamlıyorum.



Bugün itibariyle Milliyetçi Hareket Partisi’nin kuruluşunun kırk yılının geride kaldığı ve kırk birinci yılının başladığı yeni dönemin mutluluğunu yaşıyoruz.



Bu maksatla başlattığımız, anma ve kutlama etkinlikleri 9 Şubat’ta heyecanla ve gurur icra edilmiştir.



Bu kırk yıllık sürecin, 22 Temmuz 2007 tarihinden buyana geçen döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisi Grubu olarak verdiğiniz hizmet ve gösterdiğiniz katkılar için hepinize teşekkür ederim.



Milliyetçi Harekete gönül verenler, demokrasi ve milliyetçiliğin, devlet ile milletin bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğuna gönülden inanan ve şerefli geçmişleri buna kefil ve şahit olan Türkiye sevdalılarıdır.



Bu ruhun önümüzdeki dönemde de artarak devam edeceğine olan inancımı belirtiyorum.



Bu vesile ile tarih boyunca vatan ve millet sevdası ile can veren ecdadımızı; bu değerler uğruna hayatlarını kaybetmiş ülküdaşlarımızı, aziz şehitlerimizi, merhum Alparslan Türkeş Bey’i bir kez daha rahmet, minnet ve şükran hislerimle anıyorum.



Kırk yılın ve önümüzdeki kırk yılların; devletimize, aziz milletimize, demokrasimize, siyasetimize, Türk ve İslam dünyasına hayırlar getirmesini, Milliyetçi Hareketin nice şerefli kırk yıllara erişmesini temenni ediyorum.



Değerli Milletvekilleri,



Türkiye’nin çok partili Parlamenter demokratik rejim tecrübesinde altmışüç yılı geride kalmıştır.



1946’dan 2009 yılına uzanan bu zor ve sancılı süreçte, demokrasi ve siyasi etik tartışmaları sürekli gündemde kalmıştır.



Bu çerçevede; bir ahlak ve fazilet rejimi olan demokrasinin yaşayıp gelişebileceği manevi ortamın vazgeçilmez gerekleri, temiz ve namuslu siyasetin ahlaki temelleri ile demokratik meşruiyetin icapları gibi ana sorunlar, bu tartışmaların merkezinde yer almıştır.



Türk demokrasisi altmışüç yıllık bu yolculukta, demokrasinin güçlü temellere kavuşturulmasında önemli mesafeler katetmiştir.



Ancak, bugün gelinen noktada demokrasimizin ve siyaset kültürümüzün köklü gelenekler oluşturulmasında arzulanan düzeye geldiği söylenemeyecektir.



Parlamenter demokratik rejime bütün siyasi ve ahlaki icaplarıyla işlerlik kazandırılamadığı, ruhlarda ve vicdanlarda sağlam teminata kavuşturulamadığı maalesef bir gerçektir.



Türk siyasetinin bu demokrasi ve siyasi ahlak açığının temelinde yatan zihniyet sorunları şu şekilde özetlenebilecektir.



Demokrasilerde siyasi iktidarların meşruiyet kaynağı, seçim sandığında ortaya çıkacak millet iradesidir.

Ancak, milli iradenin siyasi iktidarlara verdiği yönetim yetkisinin, siyasi-hukuki-ahlaki hiçbir kayıt tanımadan her istediklerini yapmalarına imkân verecek bir açık çek olarak görülemeyeceği ortadadır.

Aynı şekilde, seçmen desteğinin siyasi iktidarlara her türlü kanunsuzluk ve yolsuzluk yapma konusunda verilmiş bir ruhsat olmadığı ve milli iradenin kanun ve ahlak dışı yollara sapanları aklama aracı olarak kullanılamayacağı da bir gerçektir.

Türkiye’deki siyaset kültürünün ve demokrasi sicilinin sorunlu ve şaibeli noktalarından birisi, halk desteğini “milli irade diktatörlüğü” heveslerine alet eden ve hırsızlıkların üzerini örtecek bir icazet olarak gören demokrasi ve ahlak özürlü siyasi zihniyetlerin devlet yönetimine gelebiliyor olmasıdır.

Amacı, ülkeye ve millete hizmet olan siyasetin ahlaki temellere dayanması bir zorunluluktur.

Siyasetin bir ikbal aracı olarak görülmesi ve demokratik rekabete dayalı bir hizmet yarışı olan seçimlerin bir menfaat ve ihtiras yarışına döndürülmesi, dürüst ve namuslu siyaset anlayışıyla bağdaşmayacaktır.

Meşru ve ahlaki olmayan yollarla seçmenlerin aldatılması, halk dalkavukluğu ve seçim rüşvetiyle millet iradesine fesat karıştırılması, “milli irade dolandırıcılığı” olacaktır.

Demokrasimizin bir diğer ayıbı da, milli irade dolandırıcılığının hala mübah görülmesi ve ahlaki temele dayanan dürüst ve namuslu siyaset anlayışının yeterince kök salamamış olmasıdır.

AKP’nin altı yıllık iktidar döneminde yaşananlar ve içinde bulunduğumuz mahalli seçim sürecinde sergilenen ilkesiz ve omurgasız yaklaşımlar, bu acı gerçeklerin bir kere daha hatırlanmasına vesile olmuştur.

Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,



Su üzerine yazılan destanları, ucuz şovları ve fetih-fatih edebiyatıyla Sayın Başbakan’ı parlatma gayretlerini seçim sürecinin istismar menüsü olarak tüketime sunan AKP’nin, bu sahte kahramanlık efsaneleri hakkındaki son yalanı, kuzey Irak’ta başına çuval geçirilen askerlerimizin Başbakan sayesinde kurtulduğu senaryosu olmuştur.



Türk milletinin aklı ve idrakiyle alay etmeyi alışkanlık haline getiren AKP sözcüleri, yaşanan gerçekleri saptırarak Sayın Başbakan’ın ezik ve teslimiyetçi profilinden sahte kahramanlık postu çıkarma gayretlerinde baltayı bir kere daha taşa vurmuşlardır.



2003 yılında kuzey Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi rezaletinin kronik gelişmesine ilişkin şu gerçekler, AKP’nin yalan kampanyalarının maskesini düşürmeye yetecektir.



Türk askerleri 4 Temmuz 2003 günü öğle saatlerinde gözaltına alınmıştır.

Bunun üzerine askeri makamlarımız, gerekli girişimleri süratle başlatmış, Başbakan ise bundan iki gün sonra, 6 Temmuz’da saat 16.45’de ancak ABD Başkan Yardımcısı ile telefonla görüşebilmiştir.

Göreve başlayan yeni bakanın iddia ettiği gibi, ABD Başkan Yardımcısını azarlayarak sorunu çözdüğü söylenen kişi Başbakan Erdoğan ise, aynı olay üzerine,



“Nota dediğimiz konu müzik notası değildir. Bunların bir ağırlığı vardır. Aklınıza gelince nota verilmez.” diyen pişkin başbakan kimdir?



“Devlet yönetimi, anlık duygusal tepkilerle değil, objektif bilgilere dayalı objektif değerlendirmelerle ve bu değerlendirmelere dayalı rasyonel ve kararlı adımlarla yürüyen bir süreçtir.” diyerek ipe un seren Başbakan kimdir?



“Şimdi bunu sürekli gündemde tutmamız, sürekli ABD ile olan dostluk münasebetlerimizi adeta bozmaya yönelik bir virüs haline getirmemiz ve bu şekilde kullanmamız bana göre çirkindir” diyerek konuyu kapatmaya çalışan Başbakan hangi ülkenin başbakanıdır?



“Kimse dönemsel sorunları fırsat bilmesin ve gerilimden medet ummasın. Biz bakkal dükkânı idare etmiyoruz. Biz devlet idare ediyoruz, devlet. Bu böyle bilinmeli.” diyerek eleştirilerden kaçmaya kalkan kişi nerenin başbakanıdır?



Bu çirkin olay konusunda Sayın Başbakan’ın sözde kahramanlık hikayesinin satır başları bunlardır.



ABD bu konuda kamuoyu önünde Türkiye’den özür bile dilememiştir.



Daha da üzücü olan Sayın Başbakan da bu yönde bir talepte bulunmamıştır.



Davos’ta “şahin”, Süleymaniye”de ise “serçe” olan bu iki zihniyet profili arasındaki fark, karşımızdakinin siyasi kimliği ve kişiliği hakkında bir fikir vermeye yeterli olacaktır.



Bu ikircikli tavrın nedeni ise, 2003’te seçim hesabı yapılmasını gerektirecek bir durum olmaması, 2008’ de ise Mahalli İdareler Seçiminin çok yaklaşmış bulunmasıdır.



Muhterem Milletvekili Arkadaşlarım,



Türkiye bir tarafta yoğunlaşan ve karmaşıklaşan problemlerin altında ezilirken, öbür tarafta siyasetteki kör dövüş nedeniyle asıl meselelere odaklanamamanın sıkıntısını yaşamaktadır.



Bugün ülkemizin birinci meselesi ekonominin sürüklendiği kriz bataklığının kurutulması, bozulan denge ve kaçan ayarların yeniden eski haline getirilmesi, vatandaşlarımızın içine savruldukları geçim zorluklarının behemehâl çözüme kavuşturulması olmalıdır.



Ülkemizde işsizlik sosyal barışımızı tehdit ederken, fakirlik çığ gibi büyürken, vatandaşımız kirasını, borcunu ödeyemezken, başka konuların ön plana alınmasını anlamak ve doğru bulmak mümkün değildir.



Türkiye’de her bir ferdimiz araya sıkışmış, derinleşen ve kökleşen ekonomik sorunlarından dolayı, olması gereken ve layık olduğu yaşam standardının çok gerisine düşmüştür.



Siyasi sorumluluk sahibi AKP’yle birlikte, milletimizin sorunları artmış, huzur, mutluluk ve yaşam memnuniyeti ve geleceğe dönük iyimser beklenti en düşük noktaya gelmiştir.



29 Mart seçimlerine kilitlenen siyasi sistemin baskın unsurları, yine değerler üzerinden mevzilere çekilerek, milletimizin asıl meselelerinin üstünü örtmenin basit hesabını yapmaya koyulmuşlardır.



Bu itibarla, iktidarın gündemi başka, aziz milletimizin beklentileri ve talepleri bambaşkadır.



Büyüyen ve yayılan sorunların sürekliliğinden, acımasızlığından bunalan milletimiz, özlediği ve hak ettiği ekonomik şartlara kavuşamamanın sızısını fazlasıyla yaşamaktadır.



AKP hükümeti bu zamana kadar gerilim eşliğinde, kamplaştırarak yönettiği ülkemizde, ekonomik meselelerin üzerinden gelemeyeceğini anlamış, çareyi artık bunu itiraf etmekte bularak, kaçmak için hazırlık yapmaya başlamıştır.



Nitekim Başbakan Erdoğan geçtiğimiz günlerdeki bir konuşmasında; işsizliği düşüremediklerini, çırpınmalarına rağmen hala belirli seviyelerde seyrettiğini ve ancak bu kadar yapabildiklerini yüzü hiç kızarmadan söyleyebilmiştir.



Bu ifadeler bir iktidarın; aczinin, iş bilmezliğinin, beceriksizliğinin birinci elden ilanı ve ilamıdır.



Bu beyan aynı zamanda şu anlama gelmektedir: Recep Tayyip Erdoğan olduğu sürece; işsizler işsiz kalmaya devam edecek, mağdurlar kitlesine her gün yenileri eklenecek ve genç nüfus ilelebet işsizliğe mahkûm olacaktır.



Bize göre işsizliğin üstesinden gelinemeyeceği kabulünün başka bir izah tarzı bulunmamaktadır.



Başbakan’ın, cüreti aşan ve sabrı taşıran sözlerine karşılık, AKP zihniyetine şunları açık yüreklilik ve samimiyetle söylemek isterim ki: Madem işsizlik sorununu bitiremediğinizi ikrar ettiniz; o halde bundan sonra başarılı olduk, geliştik yaklaşımlarını da seslendirmenizin aziz milletimizle alay etmek olacağını iyi bilmeniz gerekmektedir.



Gelin, oyaladığınız, kandırdığınız milletimizin karşısına çıkın ve altı yılı aşkındır yapamadığınız her şey için özür dileyin. Bu erdemli ve vicdanlı siyasi davranışı, her alanda gerçekleştirdiğiniz yıkımdan sonra aziz vatandaşlarımızdan çok görmeyin.



Bugün vatan coğrafyasının her yöresinde, bir gün işsizliğe bulunacak çareyle kendisini avutan, doğan günü bu şekilde karşılayan, akşama kadar iş aramaktan yorulan biçare kardeşlerimizin sayısındaki endişe verici yükselişi biz çok iyi biliyoruz.



Resmi rakamlarla bile; 2 milyon 687 bin işsiz vatandaşımızın, iş aramayan, ancak çalışmaya hazır olan 1 milyon 792 bin kardeşimizin ve AKP ile birlikte iş bulma umudu sönen 615 bin insanımızın dertlerinin, Milliyetçi Hareket olarak farkında ve bilincindeyiz.



Başbakan Erdoğan’ın, işsizlikle mücadeledeki başarısızlığı kabul etmesi sonucunda, milyonlarca vatan evladı kendi kaderine tek edilmiş ve bir kenara bırakılmıştır.



Elbette, işsizliğin ağırlığı ve yakıcılığıyla boğuşan her bir vatandaşımızın; pırlanta şirketlerine ortak olmaları, erken yaşlarda gemi ticaretine başlamaları, mısır ticaretinde gözleri kamaştıran mesafe almaları, Arap şeyhleriyle erken yaşta ticaret konuşmaları mümkün değilse de, asgari ihtiyaçlarını karşılayacak bir işe sahip olmaları en tabii hakları olsa gerektir.



Başbakan Erdoğan ve bir avuç menfaat şebekesinin, devletin imkânlarıyla ve milletimizin alın terinden kazanılanlarla saltanatlarını sürerken, kendi mahdumlarına gösterdikleri ilginin küçük bir bölümünü çaresizlik içinde kıvranan vatandaşlarımıza da göstermeleri bir mecburiyet olarak görülmelidir.



Her bir aziz millet ferdinin sorgulaması ve iktidarın yüzüne çarpması gereken haksızlıkların, yolsuzlukların ve soygunları mutlaka tartışılması gerekmektedir.



Bu yapılanların neresinde hakkaniyet, adalet, merhamet, inanç ve ahlak vardır? Mukaddesatımızın neresinde bunlara cevaz vardır?



Dicle’nin kenarındaki sahipsiz koyundan bile sorumluluk duyan yüksek adaletin en ufak emaresi, AKP’nin taşıdığını savunduğu siyasi vicdanının neresindedir?



Kendi çevresini zengin etmekle uğraşan, yıllardır kervanını düzen, eski hortumları kestim derken yeni ve çekim gücü daha yüksek olanları devlet hazinesine bağlayan, vatandaşlarımızın problemlerini çözmek yerine kendi ikballerinden başka gözleri hiçbir şey görmeyen AKP zihniyetiyle geçen yıllar tam anlamıyla heba olmuştur.



Su alan ve batmakta olan gemide üst kata koşan ve filikaya binme hazırlığı yapan Başbakan Erdoğan ve yandaşlarının işsiz kardeşimizi umursadığını, emekliyi önemsediğini, esnafı düşündüğünü, öğretmeni dikkate aldığını, çiftçiyi merak ettiğini söyleyebilmek için her meseleye yabancı ve dışarıdan bakmak yeterli olacaktır.



“Aldanmayacağız, aldatmayacağız, dürüst ve şeffaf olacağız.” diyerek, en büyük aldatmayı yapan Başbakan Erdoğan’ın, milletimizin yararına olacak bir hizmeti, yapacağı bir eseri artık kalmamıştır.



Milletimiz hükmünü vermiştir:



Yeterince aldattınız, ziyadesiyle kirlendiniz, haddinden fazla karardınız.



Tüyü bitmemiş yetim hakkından, garip gurebanın itilip kakılmasından, işçinin, emekçinin hakkının gasp edilmediğinden bahsedecek kadar riyaya batmış olanlara bazı hatırlatmalarda bulunmak istiyorum:



40.yılını kutlayan Milliyetçi Hareket Partisi’nin şerefli mensupları, yokluklar ve imkânsızlıklar içinde bugünlere gelmişlerdir.



Bu itibarla yokluğun, yoksulluğun, bir simidi paylaşarak yemenin, bir aileyi taşımanın, acıyı paylaşmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler.



Geçen haftaki grup konuşmasında, daha önce defalarca da söylememe rağmen bizim hangi dilden anlayacağımızı bir kez daha soran Başbakan Erdoğan’a öncelikle, bizim Türkçe düşünüp, Türkçe konuştuğumuzu söylemek istiyorum.



Ve ısrarla şunu da ifade etmek isterim ki: Bizim dilimiz, siftah yapmadan dükkânını kapatan esnafın dilidir.



Bizim sözümüz tarlasında, yazın sıcağında çıkmayan mahsulünün arkasından mahkûmu olduğu borçlarını nasıl ödeyeceğinin derdine düşen çiftçinin sözüdür.



Bizim vicdanımız, evine ekmek götüremeyen, kirasını ödeyemeyen, çocuğuna harçlık veremeyen işsizin vicdanıdır.



Bizim derdimiz, hayatının kalan yıllarında indirimleri takip etmekten yorulmuş, geliri ihtiyacına yetmeyen emeklilerimizin derdidir.



Bizim kaygımız, karnını doyurabilmek için ek iş yapan, iktidar baskısından bunalmış, maaşını bir gün sonra borçlarına teslim eden memurlarımızın kaygısıdır.



Bilinmelidir ki Milliyetçi Hareket Partisi’nin yarım asra yaklaşan onurlu geçmişiyle, Türk milletinin hak ve menfaatini savunmaktan başka hiç bir amacı olmamıştır.



Bizi bugüne kadar anlamamış ve anlaması da mümkün olmayan Başbakan Erdoğan’ın, bundan sonra da anlayabilmesini zaten beklemediğimizi ve buna da asla ihtiyacımızın olmadığını huzurlarınızda ifade etmek istiyorum.



Değerli Milletvekilleri,



Küresel ekonomideki yangın giderek büyümekte, güvensizlik sarmalı ve belirsizlik tufanının da etkisiyle geçtiği yerleri enkaza çevirmektedir.



Krizin derinleşmesi ve krizden çıkış sürecinin uzayacağının ve zorlaşacağının anlaşılması, aynı zamanda katlanılacak maliyetlerin de artmasına sebep olmaktadır.



Küresel düzlemde görülen ve 1929 büyük bunalımının benzeri olarak tanımlanan krizin, elbette bu haliyle sosyal, siyasal ve ekonomik sonuçları çok fazla olacaktır.



Hatırlanacağı üzere, 1929 krizinde, dünya toplam üretimi yüzde 42 düşmüş, 50 milyon insan işsiz kalmış, açlık ve sefalet toplumları esir almıştı.



Dileğimiz benzer faciaların, sosyal felaketlerin oluşmaması, insanlığın bu kriz belasını bir an önce alt etmesidir.



Ancak, dünya ölçeğinde yaşanmakta olan ekonomik bunalımın boyutları her geçen gün büyüdüğünden, değişik ülkelerde; üretimde gerilemeler, işsiz sayısındaki artışlar, finans sektöründe açmazlar alabildiğine artmaktadır.



Krizin hangi seviyede olduğu, dip yapıp yapmadığı tartışılsa da, ekonomiler üst üste şok dalgasıyla sarsılmakta, nitekim kendilerine gelememekte ve bundan dolayı gün geçtikçe bağışıklık sistemlerini kaybetmektedirler.



Ekonomilerin içinde kıvrandıkları fasit daireden, şu ana kadar yeni bir perspektifle çıkış istikameti tespit edilemediği, sürekli yeni arayış ve yöntemlerin denendiği gelişmelerden anlaşılmaktadır.



Dünyada parasal tutarının 9 trilyon dolara yaklaştığı krize karşı müdahale maliyetinin, yeni tedbirlerle daha da yükseleceği ve krizi durdurmada yeterli olmayacağı en çok konuşulan hususların başında gelmektedir.



Bugüne kadar ekonomik meselelerin uygulamasında ihmal edilen, ancak önemi hiçbir zaman yadsınamayacak olan ‘adalet, eşitlik ve ahlak’ konularının önümüzdeki süreçte daha çok tartışılmasının ve gerekli sonuçların çıkarılmasının önemi büyüktür.



Türkiye ölçeğinde ise, krizle mücadelede lazım gelen yeni ve yerli bir zihniyetin varlığı bize göre bir zorunluluk haline gelmiştir.



Bunu planlamadan, gerekli fikri olgunluğu yakalamadan ekonominin girdiği kriz sürecinden kısa sürede çıkabilmek mümkün olmadığı gibi, yaşanılacak tahribatın etkisi ne yazık ki büyük olacaktır.



Özellikle krizle mücadelede gerekli olanın, teknik ve sosyal lojistik destek temini ve bunları aynı hedefe yönlendirecek siyasi kararlılık ve güç olduğu bir vakıadır.



Bugüne kadar yaşanılan birçok olaydan sonra, ekonomik sorunlarda Başbakan Erdoğan ve hükümetinin beklenilen basireti ve siyasi hareketi gösteremediğinin aziz milletimiz fazlasıyla bilincindedir.



Bugünkü şartlarda hükümetin, şimdilik güçlü olduğunu iddia ettiği tek alan bankacılık sektörüdür.



İçinde partimizin de yer aldığı 57.Koalisyon hükümeti döneminde, gerçekleştirilen yapısal reformlar sayesinde; ekonomi daha az kırılgan hale getirilmiş, bankacılık sektöründe kalıcı ve köklü düzenlemeler yapılmış, finans sektöründe alınan önlemler ve oluşturulan kurumlar nedeniyle, bugünkü küresel krizle daha uygun ve temelleri sağlam şartlarda karşılaşılmıştır.



Bu uygun ekonomik iklimi değerlendiremeyen, öngörüsüzlüğü yüzünden 2006 yılından itibaren krizin ülkemizin kıyılarını dövmesine seyirci kalan hükümet, şimdi de işsizlikte olduğu gibi, ekonominin diğer alanlarında başarısızlığını ilan etmek için adeta fırsat kollamakta, asıl meselelerin üzerine gidecek cesareti bir türlü gösterememektedir.



Gelişmeyi, büyümeyi ve zenginliği kendisine yontan, krizi de başkalarına ihale eden AKP hükümeti sorumluluk mertebesinde olduğunu çoğu defa unutmuştur.



Türkiye’nin, içine savrulduğu ve üretiminin çökmesine, mal ve hizmetler sektörünün işlemez hale geldiği ekonomik yıkımın nedeni küresel kriz değildir.



Kabul edilmelidir ki, bu krizin nedeni Başbakan Erdoğan ve hükümetinin kusurlu siyasi eğilimi, sorumsuzluğu ve aymazlığıdır.



Türkiye’nin de içinde bulunduğu, ‘Yükselen Pazar’ ülkeleri arasında yer alan; Çin, Hindistan, Brezilya, Endonezya ve Güney Afrika gibi ülkelerin 2009 yılında da ekonomilerinin büyümesi öngörülmüşken, Türkiye ekonomisinin küçülme tahminlerin neden kaynakladığını eminim ki iktidar partisi değerlendirecektir.



Türkiye’de yaşanılan ekonomik çıkmazın faturasını, çoğunlukla küresel ekonomiye çıkaran iktidar partisi mensuplarına buradan sormak isterim:



Küresel kriz bu ülkeleri, Türkiye kadar neden etkilememiştir? Kusur nerededir, kimdedir?

Türkiye ekonomisinde bahsedilen istikrar ve dinamizmin, ilk sallantıda yerle bir olmasının izahı nasıl yapılacaktır?

Bu soruların bizce cevabı da sorumlusu da bellidir, o da altı yıllık icraatlarıyla Adalet ve Kalkınma Partisinden başkası değildir.



Değerli Arkadaşlarım,



AKP hükümeti, ekonominin kapısını uzunca bir süredir çalan krize karşı gerekli, yeterli ve etkili tedbirleri almamış, gelişmeleri sadece acemice seyretmiştir.



Hala, tere ve tereci benzetmeleriyle, gündemi değiştirmek için uğraşarak milletimizin ciddi ekonomik sorunlarını görmezden gelen iktidar partisinin, ekonomiyi krize teslim ettiğini herkesin görmesi lazımdır.



Türkiye yeni bir krize, ciddi bir sayısal ve siyasal güçle iktidarda bulunan AKP’nin eliyle yakalanmıştır.



Daha dün açıklanan sanayi üretimindeki yüzde 17,6 düşüş ve imalat sanayindeki yüzde 19,9 azalma, krizi inkâr eden, ciddiyetsiz bir siyaset projesinin çırpınışı olarak görülmelidir.



Eğer bu yaşanılanlar kriz değilse, krizin tarifini yeniden yapmak, krizden ne anlaşıldığını açık bir şekilde ortaya koymak tutarlılık gereği olacaktır.



Öte yandan, sadece krizle değil, krizden sonra nasıl bir ekonomik ortamın doğacağı, milletimizi nelerin beklediğiyle ilgili de değerlendirmelerin yapılması elzem bir hale gelmiştir.



Ne var ki, değişik ülkelerdeki siyasi ve ekonomik aktörler ekonomik sorunları ciddiye alıp, kapsamlı analizler yaparken, Türkiye’de elle tutulur, gözle görülür, proaktif nitelikli kuşatıcı önlem seti hala hayata geçirilememiştir.



Geçtiğimiz günlerde, kriz ve işsizlik sorununu görüşmek üzere toplanan ‘Ekonomik ve Sosyal Konsey’ toplantısında; “Aldığımız ve alacağımız tedbirlerle krizi, Türkiye'nin mümkün olduğunca uzağında tutmaya devam edeceğiz.” diyen Başbakan Erdoğan, görüldüğü kadarıyla yeni bir oyalama sürecini başlatmıştır.



Sürekli olarak krizin dış kaynaklı olduğunu vurgulayan Başbakan Erdoğan’a krizin nasıl çıktığı yerine, nasıl önleyecekleri üzerine çalışmalarını ısrarla tavsiye ediyorum.



Feryatların dayanılmaz bir aşamaya geldiği bu zaman sürecinde, krizin nasıl ve ne şekilde çıktığı belli olsa da, şimdilik bunu tartışmak yerine, alındığı iddia edilen tedbirlerin uygulanması ve vakit geçirilmeksizin ekonominin finansman darboğazından çıkarılması, dip yapan ve işlemez bir hale gelen üretim sisteminin kalp atışlarını tekrar normale getirilmesi gerekmektedir.



Krizin neden ve nasıl çıktığı esnafımızın, memurumuzun, işçimizin, köylümüzün, emeklimizin umurunda değildir. Ancak, görülen odur ki, krizin kurbanları bunlar olacaktır.



Sayın Başbakan, krizin nasıl çıktığını anlatmayı bırakın, nasıl çözüleceğini, bu girdaptan hangi yöntemle kurtulacağını söyleyin.



Boş söz, vaat ve hamaset nutuklarıyla milletimizi artık meşgul etmeyin.



Sorunları görün ve gereğini vakit geçirmeksizin yapın.



Çünkü geciktiğiniz her anın hesabını milletimizin sizden soracaktır. Bunu da asla aklınızdan çıkarmayın.



Değerli Milletvekilleri,



Dış ticarette yaşanılan daralma, ithalat ve ihracattaki gerileme önümüzdeki süreçte büyüme rakamlarının endişe verici bir şekilde düşeceğini göstermektedir.



Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin verilerine göre, geride bıraktığımız Ocak ayında ihracat; geçen yılın aynı ayına göre, yüzde 27,91 azalmıştır.



Bu kapsamda, Türkiye dışarıya daha az mal satmakta ve daha az üretim yapmaktadır. Aynı anda dışarıdan daha az mal almakta, daha az tüketmekte, dış açık ise, azalan refah, üretim ve düşen gelirle ancak kapatılabilmektedir.



Milliyetçi Hareket’e göre bu ifadelerin bir anlamı vardır: Türkiye süratli bir şekilde yoksullaşmakta, sefalete ve çaresizliğin içine itilmektedir.



Bütün bunların sonucunda, iktidar partisinin ödeyeceği siyasi bedeller bizim önceliğimizde yer almamaktadır.



Bizim meselemiz, sofrasına en az bir tabak sıcak çorba, bir dilim ekmek koyma amacını taşıyan dar ve orta gelirli vatandaşımızın daha çok sıkıntı çekmemesi, AKP’nin ihmallerinin acı faturasına daha uzun yıllar maruz kalmamasıdır.



Konuşmama son verirken hepinizi saygılarımla selamlıyorum



Dr. Devlet Bahçeli

Milliyetçi Hareket Partisi

Genel Başkanı

23°
açık
Günün Anketi Tümü
DenizHaber.Com Tema güncellemesi yaptık. Yeni site dizaynımızı nasıl buldunuz?
DenizHaber.Com Tema güncellemesi yaptık. Yeni site dizaynımızı nasıl buldunuz?