banner191

banner148

banner179

banner176

E.Tümamiral Cem Gürdeniz yanıtladı: ABD ve AB bizi Akdeniz'den koparıp atmak istiyor

Nurzen Amuran sordu, Mavi Vatan kavramının yaratıcısı Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz yanıtladı!

GÜNCEL 16.08.2020, 14:28 16.08.2020, 20:49 Halit Emre İbrahimoğlu
E.Tümamiral Cem Gürdeniz yanıtladı: ABD ve AB bizi Akdeniz'den koparıp atmak istiyor

Nurzen Amuran: Bizim gündemimiz pandemide gelinen son durum, ekonomide derinleşen kriz ve hukuk arayışı iken bir anda Akdeniz de güvenlik krizi ortaya çıktı. Biz Barış Pehlivan, Müyesser Yıldız, Murat Ağırel ve Hülya Kılınç'ın özgürlüğe kavuşmaları için hukuksal çözüm arayışını tartışırken, basın özgürlüğünün ne denli önemli olduğunu ve hukukun hepimize lazım olduğunu dile getirirken, ülkenin iç ve dış güvenliğinde gelinen sürecin dışında kalmamız düşünülemez. Evet FETÖ mücadelesindeki son durumu ve Akdeniz'deki gelişmeleri gündem dışında tutamayız. Bugün bu iki konuyu birlikte ele alacağız. Konuğumuz her iki konuyla da yakından ilgilenen, kumpas davalarında hukuk savaşı veren bugün yazılarıyla yakından tanıdığımız Emekli Amiral Cem Gürdeniz. Sayın Gürdeniz'e yönelteceğimiz çok soru var. Bu sorular söyleşi konusunun ana başlıkları olacak.

Anımsayacaksınız Oruç Reis Araştırma gemisi Doğu Akdenizde Meis Adası'nın 180 km açığında hidrokarbon kaynaklarını keşfetmek amacıyla araştırma yapacaktı. Ancak, bu sefer bir anda durduruldu. Neden durduruldu, durdurulmasının perde arkasında ne vardı? Neden Oruç Reis gemisi Navtex bölgesine girmedi? Öte yandan Mısır ile Yunanistan arasında imzalanan MEB anlaşması süreci nasıl oluştu? Bu anlaşmanın Türkiye'ye etkileri neler olacaktı? Bütün bu soruların yanıtı söyleşimizin konuları olacak.

Sayın Gürdeniz, önce şu andaki durumu değerlendirmenizi isteyeceğim. Türkiye’nin 10 Ağustos Navtex hamlesi ve Oruç Reis’in tekrar bölgeye gönderilmesinin yarattığı bu fiili durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cem Gürdeniz: 21 Temmuz Navtex’i sonrası yapılan resmi açıklamadan anlaşıldığı üzere, Türkiye gerginliğin artmasını istemediğini vurgulamıştır. Alman Şansölye ile yapılan görüşme bu konuda etkili olmuştur. Diğer yandan Türkiye’nin çok üst bir seviyede hazırlık yapmasının Yunanistan’da ciddi endişe yaratarak Almanya gibi güçleri Türkiye’yi durdurmak için aracı yaptığını anlıyoruz. Donanmanın ve Hava kuvvetlerinin 20/21 Temmuz da sergilediği yüksek hazırlık ve ajilite takdire şayandır. Ancak bu üstünlük diplomasiye maalesef yansımamıştır. Zira gerek Kıbrıs’ta gerek Kardak’ta yaşandığı üzere askeri taraf görevini son derece başarıyla yaparken, diplomasi tarafı bu gücün sağladığı katma değeri somut getiriye çevirememiştir. 6 Ağustos 2020 Mısır -Yunanistan Anlaşması diplomasimiz için menfi bir gelişme olmuştur.

Başta da belirttiğim üzere 21 Temmuz Navtexi, zamanlama olarak uygun değildi. Ancak bir kez ilan edildiğinde uygulanması gerekirdi. Hele hele Mısır ile Yunanistan’ın söz konusu anlaşma için görüştükleri istihbar edildiyse asla ertelenmemeliydi. 21 Temmuz Navtex’i için denize açılan donanmamızın yüksek hazırlık durumu karşısında Almanya’yı devreye sokan ve Oruç Reis görevini erteletmeyi başaran Yunanistan’ın aslında bir taraftan da bu hamleye hazırlık yaptığı ve zaman kazandığı anlaşılmaktadır. Ayrıca utanmadan Türkiye’ye heyet göndererek istikşafi görüşmelere başlamayı teklif etmeleri ve bu süreci 6 Ağustos tarihindeki açıklama ile Başbakanlarının UAD’ye gidilmesi ile süsledikleri ve son tahlilde Türkiye’yi sinsice aldatmayı hedeflediklerini açıktır. Bu entrikalar Yunanlıların geleneksel politikasına uygundur. Biz gerek yazılarımızla gerek konuşmalarımızla sürekli olarak Türkiye’nin MEB ilan etmesi gerektiğini; Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile müzakere edilecek hiçbir alan olmadığını; Türkiye’nin BM’ye bildirdiği kıta sahanlığı koordinatlar içinde özellikle Yunanistan tarafında sismik ve delme/sondaj faaliyetleri yürütmesi gerektiğinin altını daima çizdik. Güçlü bir donanma ile Covid 19 şartlarına rağmen yaratılan ortam maalesef dış politika hamleleri ile sonuçlandırılamamış, büyük emekler heba edilmiştir. Yunanlar daima aldatma ve samimiyet dışı faaliyetlerde hareket eden bir devlettir. Sanırım bu gelişmeden sonra Dışişleri Bakanlığımız Yunanistan’la olan ilişkilerde dersini çıkarmıştır. İlk defa Mısır’la böyle bir anlaşmanın yapılması normal şartlar altında adaların kıta sahanlığı/MEB hakkı olmamasını savunan Türkiye’nin pozisyonuna zarar vermiştir. Halbuki Yunanistan, İtalya ile yaptığı anlaşmada adalara kıta sahanlığı hakkı vermemiş, çok kısıtlı hak vermiştir. Ama bu anlaşma, uluslararası hukukun ve içtihatların yansıttığı gerçekleri değiştirmeyecektir. Türkiye, 29 Kasım’da Birleşmiş Milletlere ilan ettiği kıta sahanlığı sınırlarından ne pahasına olursa olsun asla taviz vermemelidir. Bu kapsamda bize yapılan bu büyük emrivaki karşısında Lübnan ve İsrail ile karşılıklı kıyıdaşlık tezimiz üzerinden deniz yetki alanı sınırlandırması görüşmeleri yapılması mutlaka değerlendirilmelidir.

Amuran: Peki Yunanistan'la yapılan anlaşmanın taraftarı olan Mısır ne kazanmıştır?

Gürdeniz: Mısır feci bir şekilde aldatılmıştır. Mısır kör Türkiye düşmanlığı yüzünden bu tuzağa düşmüş, gelecek nesillerinin hak ve çıkarlarını heba etmiştir. Dışişleri’nin Mısır - Yunanistan anlaşması sonrasında yaptığı açıklama zaten yapılması gereken tek açıklamaydı. Türkiye Navtex kararına uygun bir şekilde bölgede sismik araştırmalarını yapıp fiili devlet uygulaması yapmış olsaydı, bu anlaşma yapılmış bile olsa Türkiye’nin durumu devlet uygulaması nedeni ile daha güçlü olurdu. Almanya ve Yunanistan’ın kurguladığı bir stratejiyle Türkiye’ye emrivaki yaptıkları anlaşılmaktadır. Türkiye, bu emrivakiye 10 Ağustos Navtex’i ve Oruç Reis’in 5 savaş gemisi eşliğinde Sismik çalışmalara başlamasıyla cevap verdi. İlan edilen Navtex, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de başlattığı yeni safhanın en önemli adımlarından birisi oldu. Tarihi bir güne yani Sevr Anlaşmasının 100. Yıl dönümüne denk gelmesi son derece manidar. Ülkemizi sadece Antalya körfezine sıkıştırmak isteyenlere, Anadolu’ya hapsederek Türkiye’yi ait olduğu Akdeniz’den koparmaya çalışanlara bunu asla kabul etmeyeceğimizi bir kez daha ilan etmiş olduk.

Bu durum sadece güvenlik, savunma ve refah kaynağı denizlerimizi, münhasır ekonomik bölge ya da kıta sahanlığımızı alakadar etmiyor. Türkiye’nin Akdeniz uygarlığının bir devamı olarak kabul edilmesinin mücadelesi yaşanıyor. Atatürk’ün 1 Eylül 1922 günü ordularına haykırdığı “İlk hedefiniz Akdeniz” emri ve 1933 yılında İsmet İnönü tarafından dile getirilen “Türkiye bu emri başarıyla yerine getirmiş, Akdeniz Uygarlığındaki yerini almıştır” açıklaması ile bugün yaşananlar birbirinden bağımsız değil. Türkiye denizdeki Sevr’i yıkmak zorundadır.

Amuran: 10 Ağustos da atılan adım Akdeniz’in geleceğinde önemli bir adımdır, değil mi?

Gürdeniz: Elbette. 10 Ağustos Navtex’i ve sismik araştırma ile Yunanistan’ın hileci siyasetine yanıt verilmiştir. Oruç Reis gemisi ile başlayan faaliyet, Türkiye’nin, Libya ile imzaladığı deniz yetki alanı anlaşmasının ardından atılan kritik bir adımdır. Bu son derece önemli bir devlet uygulamasıdır. Yunanistan’ın paniği de bu yüzdendir. Diğer yandan AB ve ABD’nin Yunanistan ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi üzerindeki etkisi bu gelişmeler paralelinde devam ediyor. ABD ve AB’nin anavatanımızla ilgili hayallerini biliyoruz. Şimdi bu hayalleri denize taşımak ve bizi Akdeniz’den koparıp atmak istiyorlar. Türkiye, gerek gelecek kuşakların çıkarlarını korumak, gerekse 21. Yüzyıl jeopolitik gereksinimlerini karşılamak için Mavi Vatandan bir damla taviz vermemelidir.

Amuran: Yunanistan'ın kendisine ait (Münhasır Ekonomik Bölge) ilanı olmamasına rağmen Anakarasından uzakta olan Meis adasına "o denizalanı bana ait" anlayışıyla, karşı NAVTEX ilan etmesinin hukuki geçerliği var mıdır, neyi amaçlamaktadır?

Gürdeniz: Yunanistan’ın karşı bir Navtex ilan etmesi bir sürpriz değildi. Bu tip hamleleri sık sık oluyor. Navtex’lerin hukuki geçerliliği her zaman tartışmaya açıktır. Zira asli amacı emniyete yönelik ikaz mesajlarıdır. Egemenlik ilanı değildir. Ancak yarattığı etki egemenlik tartışmasını başlatabiliyor. Hukuki açıdan önemli olan Navtex ilan edilecek deniz sahasının kimin (NAVAREA) sorumluluğunda olduğudur. Bu sahadan sorumlu egemen devletin ilan yapmaya yetkili devlet kurumu yetkili radyo istasyonları üzerinden bunu ilan eder. Ancak gerek Ege gerekse Akdeniz’de Yunanistan Navtex ilan kurallarına uymuyor. Yetkisiz istasyonlara Türkiye’nin tezlerini çürütmek için NAVTEX ilanı yayınlatıyor. Ben bu sürece Navtex savaşları diyorum. Karşılıklı Navtex ilanlarının asıl nedeni, Yunanistan’ın AB tarafından yayınlanan Seville haritasını kendi kıta sahanlığı olarak kabul etmesi, Türkiye’nin de bunu tanımayıp kendi kıta sahanlığı içinde devlet uygulaması icra etme girişimidir. Son tahlilde önemli olan Türkiye Navtex ilan ettiğinde bu ilanı sonuna kadar uygulayabilmesidir. Bu yapılmadığı takdirde inandırıcılığınız ve dolayısı ile caydırıcılığınız azalır.

Amuran: Yunanistan Başbakanının 6 Ağustos 2020 tarihinde açıkladığı Türkiye ile Ege ve Doğu Akdeniz de deniz yetki alanlarını sınırlandırma konusunda Lahey Adalet Divanına gitme teklifini siz nasıl yorumluyorsunuz?

Gürdeniz: Bu teklif 6 Ağustos Mısır Yunanistan anlaşmasıyla kadük oldu. Ayrıca 2015 yılında Uluslararası Adalet Divanının yetkilerini tanımayacağına dair bir rezervasyonu var. Onu geri çekmiş de değil. Diğer yandan Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de Yunanistan ile müzakere edeceği bir konu yoktur. Zaten Yunanistan'ın Doğu Akdeniz'de adalar nedeniyle bir kıta sahanlığı sınırlandırması söz konusu olamaz. O nedenle Türkiye Doğu Akdeniz'de Yunanistan'la bir deniz sınırlandırma anlaşmasına ihtiyaç duymaz. Bu husus İspanya-Fas, Ukrayna-Romanya, Kanada-Fransa gibi pek çok deniz yetki alanı davası sonuçlarına göre, uluslararası içtihatların ve mahkeme kararlarının bir gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu adaların hiçbirinin karasuyu dışında hak iddia etmesi söz konusu değildir.

Diğer bir konu Ege'de aidiyeti tartışmalı, egemenliği Yunanistan'a devredilmemiş 153 ada adacık ve kayalıklar sorunu ile gayri askeri statüdeki adaların silahlandırılma sorunu çözülmeden Yunanistan'ın iddia ettiği gibi tek sorun olan kıta sahanlığı sınır belirlenmesi için Lahey Adalet Divanına gidilmesi mümkün değildir.

Amuran: Değindiğiniz Yunanistan'ın hukuka aykırı bir şekilde kendisine devredilmemiş 152 ada adacık ve kayalıkların (Egaydaak) silahlandırılmasına, Yunan bayrağı çekmelerine, yapılaşmayı hızlandırmalarına ses çıkarmıyoruz. Bu sessizliğimizin sebebi nedir? Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias da, "Türkiye ile tek sorunumuz, kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarının belirlenmesidir" diyor. Bu durumda Ege Kıta sahanlığı konusunda kırmızı çizgilerimize ne olacak?

Gürdeniz: Türkiye’nin Ege sorunlarıyla Doğu Akdeniz sorunlarını birbirine karıştırmamak lazım. Yunanistan bu ikisini birbirine karıştırarak, Türkiye’de hem diplomatik hem askeri odaklanmayı bozmak istiyor. Türkiye Ege sorunları ile 1975’ten bu yana uğraşmaktadır. Burada temel sorunlar zaten bellidir. Kıta Sahanlığı, karasuları genişliği, Egaydaak sorunları, Silahlandırılan Adalar, hava sahası genişliği, FIR sorunu, arama kurtarma bölge sınırları gibi sorunlar, Yunan Dışişleri Bakanı’nın dediğinin aksine bir durum yaratmaktadır. Ege’de tek sorun kıta sahanlığı sorunu değildir. Yunanistan bütün Ege sorunlarını bir paket halinde kabul edip, Türkiye ile masaya oturmadığı sürece Ege üzerindeki tartışmalar devam edecektir. Diğer taraftan Hükümetin, Doğu Akdeniz’de son derece zengin kaynakların olduğu deniz yetki alanlarını içeren bir paylaşım savaşı sırasında, bu alanın üçte biri kadar olan Ege’ye işgal edilen adalar konusunu gündeme getirerek öncelik vermediğini görüyoruz. Zira Türkiye bu adaları bir savaşı göze alarak geri alsa dahi bu ada ve kayalıkların kıta sahanlığı olmayacaktır. Diğer yandan Yunanistan biraz önce saydığımız tüm çatışma alanlarında Uluslararası Adalet Divanının yetkilerini tanımayacağını 2015 yılında ilan etmiştir. Tekrar bu konuda Türkiye ile tahkime gitmesini beklemek olasılık dahilinde değildir.

Amuran: Akdeniz denilince Kıbrıs'ı da konuşmak gerekli. Ekim ayında KKTC de Cumhurbaşkanlığı seçimleri var. KKTC Türkiye'nin Akdeniz bölgesindeki güvenliği için önemli. Ancak KKTC'nin son dönemlerde siyasi yaklaşımları Türkiye'nin tezleriyle uyuşmuyor. KKTC yönetiminde nasıl bir yaklaşım var? Cumhurbaşkanlığı seçimleri bir iktidar değişimi getirirse ne gibi olasılıklar ortaya çıkar?

Gürdeniz: Kuzey Kıbrıs, Türkiye’nin Akdeniz mücadelesindeki en önemli kalesidir. Oradaki askeri varlığımızın ve garantörlüğümüz ile KKTC’nin bağımsız devlet olarak devamı Türkiye’nin önümüzdeki 100-200 yıllık jeopolitik geleceğinin anahtarıdır. Bundan vazgeçmek düşünülmemelidir. Basına yansıyan bazı yorum ve deklarasyonlardan anlıyoruz ki maalesef 2017 yılında Crans Montana’da Dışişleri Bakanlığımız asker çekme konusunu gündeme getirmiş. Bu jeopolitik intihardır. Eğer Türkiye Kıbrıs’taki askerini çekerse mavi vatanı kaybederiz. Önümüzdeki dönem çok daha zor bir dönem olacak. Kıbrıs’a tarihimizde hiç olmadığı kadar ihtiyacımız olacak. O yüzden önümüzdeki seçimlerde ulusal çıkarları destekleyen tek bir adayın desteklenmesi ve kazanması hayati derecede önemlidir. Çünkü halen cumhurbaşkanlığına devam eden Mustafa Akıncı kazandığı takdirde federal çözümü empoze edecektir. Bu da başta belirttiğim gibi intihar demektir. O nedenle milliyetçi Türkiye’ye yakın partilerin Ekim seçimlerine tek aday ile çıkması önemlidir. Ancak görünen o ki halen birden çok aday ile yarışa girmektedirler. Diğer yandan Kıbrıs’ta bir deniz üssünün kurulması çok geç kalınmış bir eylemdir. Maraş’ın iskana açılma kararı verildiği gün aslında Magosa’da deniz üssümüzün açılması gerekirdi. Diğer yandan KKTC’de AB fonları ve Rum tarafının desteğiyle faaliyet gösteren yıkıcı ve bölücü Avrupa (Eski Afrika) gazetesi gibi medya organları ve televizyonlar var. Bunların faaliyetleri KKTC’de devleti koruyucu kanunlar olmadığından önlenemiyor. Her gün Türkiye’ye ve Türklüğe ağır hakaretler savuruyorlar. Psikolojik Savaşta maalesef bu unsurların yarattığı yıkıcı etki büyüktür. KKTC hükümeti bu bölücülüğe son vermelidir.

Amuran: Stratejik anlamda Türkiye'nin bölgesel güç olarak önemini belirtiyorsunuz. Bu nedenle de yapılan her atılımda karşımızda bir devletler bütününü görmeye başladık. Özellikle Doğu Akdeniz’in muazzam bir doğalgaz deposu olduğunun ortaya çıkmasından sonra Atlantik yapı bizi izliyor. Fransa'nın Doğu Akdeniz’de ne işi var? Almanya neden devreye giriyor? Doğu Akdeniz’de kıyısı olan ülkelerle neden iş birliğine giremiyoruz? Şu son süreçte Akdeniz'in güvenliği konusunda hangi ülkelerle hangi çıkarlarda ortağız hangi çıkarlarımız örtüşmüyor? Nasıl bir politika uygulamamamız gerekir?

Gürdeniz: Akdeniz Avrupa Birliği’nin en önemli jeopolitik ilgi alanıdır. Burada tabii ki iki ağır toptan bahsediyoruz. Siyasi ve ekonomik güçte Almanya; Askeri güçte Fransa’yı görüyoruz. Bu konjonktürde Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki jeopolitik hedeflerini karşılayacak şekilde denize çıkması ve donanmasını geliştirmesinden ABD kadar, AB’nin de çok rahatsız olduğunu görüyoruz. Avrupa Birliği için Kıbrıs son derece önemlidir. AB’nin Ortadoğu ve Süveyş havzasına yakın bir uç kalesidir. Bu kalede Türk askeri varlığının olması AB’nin jeopolitik ihtirasları ile örtüşmüyor. ABD için de Akdeniz zaten öncelikli bir jeopolitik alandır. ABD için belki de kenar kuşağın en önemli bölgesidir. Zira RF’nin ana dış ticaret eksenidir. Askeri stratejik açıdan en önemli bölgedir. Türkiye, Ege ve Doğu Akdeniz üzerinden RF çevrelenebilmektedir. ABD bu kuşağın şu an zayıflamasını ve Türkiye ile Yunanistan’ın çatışmasını istemez. Ancak diğer yandan da Türkiye’nin Seville Haritasına rıza göstermesini ve bu kapsamda aynı zamanda KKTC’nin varlığının son bulmasını; Denize çıkışı olan kukla bir Kürt Devletinin kurulmasını ister. Kısacası deniz cephesinde Türkiye mavi vatanından çok büyük bir parçanın koparılıp, koparılamayacağı bir süreci yaşamaktadır. Bu süreçte eğer AB/ABD isteklerini kabul edersek, bu bir nevi ikinci Sevr anlaşmasını kabul etmek gibi düşünebilir. ABD ve AB diğer yandan Türkiye’nin denizlere çıkmasından da rahatsızdır. Bu bölgede Türkiye’nin bölgesel oyuncu olmasını asla istemezler. Fransa, İngiltere’nin AB’den ayrılması sonucu AB’nin en büyük askeri gücü olması nedeni ile Akdeniz’de patron benim demektedir. Türkiye’yi karşısına alma nedenlerinden birisi de budur. Libya’da ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin etkin ganbot diplomasisi ve Libya’daki Ulusal Mutabakat Hükümetini desteklemesi gibi uygulamalar, bölgedeki devletleri Türkiye ye karşı bloklarda buluşturmuştur. Tabi bu süreçte Türkiye’nin Mısır ve Suriye ile ilişkilerini baştan itibaren dengeli tutabilmiş ve din eksenli politikalar yerine laik devlet politikaları uygulanmış olsaydı, bugün çok daha farklı bir konjonktürde olurduk. Türkiye ayrıca Libya’da olduğu gibi Cihat Yaycı Amiral’in doktrini paralelinde Lübnan ve İsrail ile karşılıklı kıyıdaşlık konusunu gündeme getirerek sınırlandırma yapma girişiminde bulunması da bu sürece destek verebilecektir. 

Amuran: Tümamiral Cihat Yaycı, Türk deniz tarihinin kaydettiği en önemli akademisyen amirallerden birisidir. Siz, Amiral Yaycı'nın son görev değişikliğine şöyle tepki göstermiştiniz: “Yaycı’nın görevden alınması sonrası FETÖ kaçaklarının attığı zafer çığlıkları göz önüne alındığında, bu atama kararı Deniz Kuvvetlerinin Doğu Akdeniz’deki etkinliğini, personelinin moralini etkileyecektir” demiştiniz. Doğu Akdeniz’deki lehimize olan gelişmelerde rolü ne olmuştu ve Yunanistan Yaycı’nın görev değişikliğine neden sevinmişti?

Gürdeniz: Amiral Cihat Yaycı, Doğu Akdeniz’de en önemli hukuki enstrüman olan Libya ile deniz sınırlandırma anlaşmasının mimarıdır. Mavi Vatan doktrininin içini dolduran büyük bir başarıdır. Aynı zamanda Deniz Kuvvetlerinde FETÖ ile mücadeleyi son derece etkin yürütmüş ve başarılı olmuş bir Kurmay Başkanıydı. Yunanistan’ın ve FETÖ’nün onun tasfiyesi üzerine sevinmeleri izahtan varestedir. Kendisi Mavi Vatana hizmetlerini sürdürmeye devam ediyor. Kurucu Başkanı olduğu Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi, güncel Doğu Akdeniz gelişmelerini, detaylı, objektif ve güvenilir değerlendirmeler üzerinden kamuoyuna sunuyor ve büyük bir katkı sağlıyor.

Amuran: FETÖ'nün hedefinde önce Deniz Kuvvetleri vardı. Neden deniz kuvvetleri? Yakın geçmişi unutmamak için yeniden ve yeniden anımsamak gerekir.

Gürdeniz: Amerikalı Stratejist George Friedman’ın “Bir donanma gücü oluşturmak, gerekli teknolojiyi üretmek için değil, ama iyi amiraller ortaya çıkaran birikmiş bir tecrübenin devredilmesi gerektiği için, nesiller alır” değerlendirmesi, 2008 ile 2014 yılları arasında Türk Deniz Kuvvetlerine karşı, tasfiye amaçlı acımasızca uygulanan asimetrik psikolojik ve asimetrik hukuk savaşlarının ana teması oldu. Soğuk Savaş süresinde enerji toplayan ve bu enerjiyi Soğuk Savaş sonrası dönemde büyük bir ivme ile açık denizlere çıkarak, dışa vuran Cumhuriyet Donanmasını ne ekonomik krizler ne de Gölcük depreminin yok edici enerjisi durdurabilmişti. Cumhuriyet Donanması özellikle 90’lı yıllardan itibaren tarihinde benzeri görülmemiş bir şekilde yükselmeye devam etti. 2010 yılı başında eriştiği seviye ile hayal ettiğimiz gerçek anlamda denizci bir devletin sahip olması gereken seviyedeydi. Bu olağanüstü başarılar Avrupa Atlantik sistemin jeopolitik vizyonunun dışındaydı ve çok göze batıyordu. 2008 yılından itibaren Deniz Kuvvetlerine maalesef kendi hükümetinin, muhalefetinin ve parlamentosunun gözleri önünde akla hayale gelmeyecek iftira ve yalanlara dayalı komplolar kuruldu. Amiral ve subayları mütareke döneminde yaşanana benzer karalama kampanyaları ile itibarsızlaştırıldı. Aslında bu operasyonun perde arkasındaki asıl makro hedefin, Türkiye’nin denizcileşmesi ve başta Doğu Akdeniz ve yakın çevresinde oyun kurucu bir Deniz Gücü olmasının engellenmesi olduğunu sorumlu mevkide olanlar da göremedi. Görmek istemedi. Türk Deniz Gücünün neler yapabileceği yakın tarihimizde saklıdır. Kıbrıs’a 1974 yılında, Rum müdahalesinden sadece beş gün sonra, son 50 yıldır hiç savaşmamış olduğu halde denizaşırı bir amfibi harekâtı başarabilmiş ve Kıbrıs Girne’de kıyı başını tutabilmiştir. Ocak 1996’da yaşanan Kardak krizinde de Cumhuriyet Donanması, kısa sürede savaş konumuna geçebilmiş ve karşı tarafı caydırarak siyasi inisiyatifin Türkiye’ye geçmesini sağlamıştır. Diğer yandan 21’inci yüzyılda Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’in küresel kurgular ile şekillenmesine izin vermemiş, önemli çıkarları olan Hint Okyanusu’nda 2009 yılından itibaren sürekli savaş gemisi bulundurabilmiş, kendi savaş gemisini, sensör ve silahını yapmaya başlamış, var oluş nedenini Mustafa Kemal Atatürk ve ulusal güçten alan Türk Deniz Gücünü oluşturabilmiştir. Cumhuriyet Donanması Türkiye’nin denizcileşmesinin lokomotifi olmuştur. Kısacası, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan, “Toprak Gemi” Anadolu’yu sırtında taşıyarak, “Mavi Vatan” denizlerimize yaklaştırmanın ve her ikisini buluşturmanın hayati sorumluluğunu üstlenmiştir. Deniz Kuvvetlerinin Akdeniz’de eriştiği güç, Preveze Deniz Zaferi’nden sonra geçen kabaca son 500 yılın en yüksek seviyesine ulaşmıştır. 2007 sonrası, FETÖ üzerinden iktidarın desteği, parlamento ve muhalefetin sessiz onayı ile gerçekleştirilen kumpas davalarla yaşanan tasfiyelerin sonunda beklenen açık ve net hedef şuydu: “Türkiye’nin denizcileşmesinin ve Cumhuriyet Donanmasının bölgesel bir güç olarak başta Doğu Akdeniz’de oyun kurucu olmasının önlenmesi.”

Amuran: Sizin de ortak kaderi paylaştığınız Kumpas davalarının artçı depremleri hala devam ediyor. FETÖ ile mücadele eden gazeteci arkadaşlarımız Barış Pehlivan, Murat Ağırel, Müyesser Yıldız ve Hülya Kılıç'la ilgili haksız tutuklamalar da, FETÖ örgütünün hayranlarının rolü mü var, yoksa FETÖ hala faaliyetine devam mı ediyor, mücadele neden inandırıcı gelmiyor?

Gürdeniz: Ben bazı yazı ve konuşmalarımda FETÖ’yü radyoaktif kirlenmeye benzettim. Kirlenme neredeyse yüzlerce yıl devam edebiliyor. Radyoaktif maddeyi tutan da kirleniyor. 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişimi Türkiye’de bir iç savaşı başlatarak 1000 yıldır anavatan bildiğimiz bu topraklarda kardeş kanı dökmeyi hedeflemişti. Ordudaki kahraman milli kadrolar sayesinde bu tuzağa düşülmedi. İktidar FETÖ’nün devlette radyoaktif bir kanser gibi yayılmasının 16. Türk devletini ortadan kaldıracağını yaşayarak öğrenmiş oldu. Emperyalizm, 15 Temmuz gecesi mankurtlaştırdığı FETÖ hainlerinin kendi halkına ateş etmesini başardı. Bu şerefli Türk tarihinin en acı sayfalarından birisidir. Kalkışma sonrası devletin Avrupa Atlantik sistem ve kurumları ile yüzleşmeye girmesi ve yeni rota çizmesi kaçınılmazdı. Türk - Rus ve Türk - Çin ilişkilerinin gelişmesi hem jeopolitiğin hem de yeni siyasi konjonktürün gereğiydi. FETÖ darbesi başarılı olsaydı Türkiye’nin jeopolitik tercihleri ve hedefleri yok olurdu. Doğu Akdeniz’de Seville haritasına razı olmuş; kukla Kürt devletinin kurulmasına izin vermiş, KKTC’den askerini çekmiş ve Ege’de Yunan tezlerini kabul etmiş bir Türkiye.

Bugün FETÖ hala aktiftir. Yurt içi ve dışında gerek medya gerekse sosyal medyada aktiftir. Bugün FETÖ ile mücadelede ciddi sıkıntılar vardır. ABD RAND Raporunda yazılanları doğru çıkaran gelişmeler söz konusudur. Kriptolar her yerde mevcuttur. Akademi, iş dünyası ve bürokraside FETÖ ile iltisaklı olanların varlığı hemen her gün medyada haber konusu olabilmektedir. FETÖ temizliği Türkiye’nin geleceği için hayati önemdedir. Hükümetin her seviyede bu temizliği ciddiye alması ve sorumluluk içinde hareket etmesi gerekir. Ancak son 70 yıldır tohumları Komünizm ile Mücadele Derneği altında atılan FETÖ’nün sosyo genetik kodlarından arınmanın, Türkiye’nin Atatürk karşıtı sağ siyasal iklimi içinde kolay olmadığını da vurgulamak isterim. Diğer yandan FETÖ ile mücadele ABD ve AB’yi karşımıza almak demektir. Zira her ikisi de FETÖ’ye sığınak ve maddi destek sağlamaktadır. FETÖ her ikisi için de Türkiye jeopolitiğinde değişim yaratabilmenin en önemli enstrümanıdır. Bu enstrüman sayesinde Türkiye’de siyasi iktidar karşıtlığını devlet jeopolitiği karşıtlığına dönüştürebilmektedir. Örneğin ABD’den ve AB’den fonlanan ve FETÖ ile doğrudan ya da dolaylı ilintili STK ve medya organları sözde Atatürkçü kesimin değerlerini de kullanarak iktidarı eleştirirken, Türkiye’nin jeopolitik geleceğini ilgilendiren her konuya saldırabilmektedir. İktidar da kamuoyunun hassas olduğu başta Atatürk olmak üzere pek çok konuda FETÖ ve kriptoların halkın duygularını istismar edebilecek koşulları sağlamaktadır. Halbuki 15 Temmuz sonrası Türkiye’nin emperyalizm ile mücadelesinde tek yumruk olmak ve tek ideolojik çatı altında birleşmek gerekirdi. Bu çimento Atatürk idi. İktidar maalesef bunu değerlendiremedi. Günümüzün bilgi kayıt ve yayılma yeteneği göz önüne alındığında hiçbir şeyin gizli kalmayacağı ve gerçeklerin er veya geç ortaya çıkacağı gerçeği düşünülürse, iktidarın stratejik seviyede FETÖ temizliği yapması ve Amiral Yaycı tarafından geliştirilen FETÖMETRE’nin uygulaması hayati derecede elzemdir.

Amuran: Ayasofya'nın tümünün cami olarak ibadete açılma töreni Lozan Antlaşması’nın imzalandığı gün olan 24 Temmuz’da yapıldı. Orada yapılan bir konuşma hepimizi incitti. Değil haftalar, yıllar geçse de unutmamız zor. Her ne kadar yetkililer, Atatürk'e lanet okunmadı deseler de o konuşmayı işittiğinizde neler hissettiniz?

Gürdeniz: Çok üzüldüm. Vefasızlık toplumları yaralar. Diğer taraftan dış ve iç konjonktürün bu kadar yakıcı olduğu bir dönemde Ayasofya hamlesinin zamanlamasını yanlış buldum. Diğer yandan Lozan Antlaşması cumhuriyetin tapu senedidir. Dönemin milli güç koşulları dikkate alındığında elde edilen kazanım mucizevi derecede büyüktür. Kurtuluş Savaşı ve Lozan olmasa ve Türkiye’de yeminli Atatürk düşmanlarının hayalindeki Sevr Haritası gerçekleşmiş olsaydı bugün pek çoğumuz ancak alt etnik kimlik olarak Türk kalabilirdik. Üst kimliğimiz Sevr haritasında büyükbabalarımızın kaldığı toprakların sahibi ülkeler olurdu. Kendi yurdumuzda pasaportsuz dolaşamazdık. Yapılan son anketlere göre her 10 kişiden sadece 1 kişinin keskin Atatürk düşmanı olduğu ülkemizde iktidarın, ülkenin bekası ve huzuru için gerekli olan Atatürk bağını kabul etmesi devletin geleceği için hayati önemdedir. İktidar bu bağı unutsa veya unutmaya zorlansa da halk asla unutmaz. Atatürk Türkiye’nin sigortasıdır. En zor anlarda kurtarıcı reçetenin tek sahibidir.

Amuran: O kurtarıcı reçete geleceğimizin tek güvencesidir. Çok teşekkürler bu güzel söyleşi için.

Gürdeniz: Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran

Yorumlar (0)
16°
parçalı bulutlu
Günün Anketi Tümü
DenizHaber.Com Tema güncellemesi yaptık. Yeni site dizaynımızı nasıl buldunuz?
DenizHaber.Com Tema güncellemesi yaptık. Yeni site dizaynımızı nasıl buldunuz?