Sene 1985. Ankara’da Genelkurmay  Başkanlığında yedeksubay olarak askerlik görevimi yapıyorum.22 Yaşındayım. Yaşamı tanımaya başlamak ile gençliğin getirdiği dopdolu duygular içerisinde yabancı bir şehirde yaşıyorum.Tercüme bürosunda diğer tercüman  yedek

Ankara’da Genelkurmay  Başkanlığında,  yedeksubay olarak askerlik görevimi yapıyorum.

Yaşamı tanımaya başlamak ile gençliğin getirdiği dopdolu duygular içerisinde yabancı bir şehirde yaşıyorum.

Askerliğimi, tercüme bürosunda, İngilizce tercüman olarak yapıyorum.  Diğer tercüman  yedeksubay arkadaşım Murat Köseoğlu (yolu açık olsun) akşamları gitar çalıyor ve  şarkı söylüyor.

O günlerde “içim bir çam ormanı, rüzgârlar dolaşıyor” dizeleri ile Attila İlhan’ ı keşfediyoruz.

"elimden tut yoksa düşeceğim/yoksa bir bir yıldızlar düşecek" dizelerinde olduğu gibi, duygusal anlatımı özel simgelerle zenginleştiren şiiri bizi alıp başka dünyalara götürüyor.

Duygusal ve düşünsel dünyalarımızda kopan fırtınaları onun zengin ve çoğu zaman imkansız betimlemelerle süslü şiiri ile anlama imkanı buluyoruz..

geceleri bir çarpıntı duyarsan/telâş telâş yağmurdan kaçıyorum/sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa  eylül'se ıslanmışsam/elimden tut yoksa düşeceğim...

Okudukça onun dizelerinde tarif edemediğimiz duyguların tarifini buluyor;  sanki kendimizi daha iyi tanıyoruz.

''Size bu akşamı hazırladım, ayıp mı oldu dersiniz?

Şu küçük yağmuru kirpiklerinizde parlayan

İki üç ağaç buldum getirdim

Ihlamurağaçları...

Komşulardan öğrendim bunları severmişsiniz

Size bu akşamı hazırladım, ayıp mı oldu dersiniz?''

Yine o günlerde plakçı vitrinlerinde bir şarkı gümbür gümbür çalınmaya başlıyor. Tok sesli bir şarkıcı “An gelir, paldır küldür yıkılır bulutlar/Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet/O eski heyecan ölür/An gelir, biter muhabbet…” derken, bizim de tüylerimiz ürperiyor.

Biz Ahmet Kaya’yı Attila İlhan şiiriyle tanırken, belki de Ahmet Kaya daha geniş kitlelere Attila İlhanIn duygu sağanaklarını ulaştırıyor.

görünmez bir mezarlıktır zaman
        şairler dolaşır saf saf
                tenhalarında şiir söyleyerek
                        kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
        saatli bir bombadır patlar
                an gelir
                        attilâ ilhan ölür...

*********

Bir gün, Genelkurmay bahçesinde çay molasında yine onun şiir kitabına dalmışken; bir başka Attila İlhan hayranının sesiyle dünyaya dönüyorum.

Ne olur kim olduğunu bilsem PİA’nın

Ellerini bir tutsam ölsem

Böyle uzak uzak seslenmese…

Ben bir şehre gittiğim vakit,

O başka bir şehre gitmese…

Yaşamımın bir başka yoğun dönemine geçiş de böyle başlıyor.

*********

Daha sonraki yaşantımda Attila İlhan’ın şiiri benim duygu dünyamı hep zenginleştirmiştir.

İnsan akıl ve duygudan ibarettir. Zengin bir duygu dünyasından beslenemeyen  akıl yaratıcı olamaz.

Eminim ki Attila İlhan; benim olduğu gibi pek çok seveninin duygu dünyasında fırtınalar koparmış; o fırtınalardan nice şimşekler kopmuş, nice akıllar bu şimşeklerden fikirler üretmişlerdir.

Ve bu sabah; yine şiirlerini paylaştığımız değerli dostum Mahmut Celal Karaman’ın telefonundan öğreniyorum ki… Attila İlhan....ölmüş…

Deli bir kapı olmak, açılmak ansızın

Soğuk yılan mavisi çelikten bir şaşırmak…

En olmadık yerinde sabah karanlığının

Kendini yavaş yavaş ölüme alıştırmak…

Canavar düdükleri, başucunda serviler…

Sevgili Attila İlhan; kendini ölüme alıştırmış mıydın bilmiyorum. Ama sen; yalnızca şiirlerinde kendini “kaptan” olarak isimlendirmekle kalmadın; gerçekten de insanların duygularının fırtınasında yol gösteren bir kaptan oldun.

Ruhun şad, yolun ışık olsun…

Onu kendisinin en sevdiğim şiirlerinden birisiyle anarken, anısının önünde saygıyla eğiliyorum.

*********

açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın

rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan


ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili

telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili

yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize

yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle

sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-

zehir zemberek aşkımız