Sen İnsansın, Hey Lilişan...
Bugünün acılarına, savaşlarına ve giderek hissizleşen kalabalıklarına inat, içimizdeki "Lilişan"ı yaşatmak zorundayız.
Yangınlar alevinden geçip de gelen dost Yanar olmuş yüreğin nar olmuş lilişan Sen insansın sen insansın sen insansın sen insan Sen insansın hey lilişan sen insansın sen insan Ağır başlı kitaplar senin adına En yiğit besteler seni söyler Dünyada şarkılar misali yaşayansın sen Sen insansın sen insansın iki milyar cansın Sen insansın hey lilişan sen insansın sen insan Sen insansın hey lilişan iki milyar cansın Yangınlar alevinden geçip de gelen dost Yelken gibi açılmışsın zalim rüzgara Hey lilişan hey lilişan Gülmüşem ağlamışam Bir tuhaflık olmuş olmuş Dünyanın hali Attila İlhan Günümüz dünyasının hızla dönen, metalleşen ve giderek soğuyan çarkları arasında bazen en temel gerçekliğimizi unutuyoruz: İnsan olduğumuzu. Ekranlara düşen acı haberler, istatistiklere indirgenmiş yaşamlar, savaşlar ve bitmek bilmeyen telaşlar silsilesi içinde ne kadar fark etmesek de ruhumuz yara alıyor. Çünkü insanız, inkar etmeye çalışsak da. Tam da bu kalabalık ve gürültülü yabancılaşmanın ortasında, geçmişten gelen sarsıcı bir ses yankılanıyor kulaklarımızda. Şiirin büyük ustası Attilâ İlhan’ın dizeleri, Ahmet Kaya’nın o isyankar, derin ve yaralı sesiyle birleşerek bize kim olduğumuzu haykırıyor: Sen insansın sen insansın sen insansın sen insan... Bu sadece bir şiir veya bir şarkı nakaratı değil; insanın kendi varoluşuna, onuruna ve yeryüzündeki serüvenine yazılmış görkemli bir manifestodur. Yangınlar Alevinden Geçip de Gelen Dost Attilâ İlhan şiirine, Yangınlar alevinden geçip de gelen dost Yanar olmuş yüreğin nar olmuş lilişan diye başlıyor. Gerçekten de, nsanlık tarihi, Thomas Hobbes'ı tam haklı çıkartır ölçüde bir yangınlar tarihidir. Bugün etrafımıza baktığımızda, dünyanın farklı coğrafyalarında yükselen alevleri, çekilen acıları ve hukukun giderek ayaklar altına alındığı, güçlünün hukukunun egemen kılınmaya çalışıldığı bir paradigmanın kara bir duman gibi tüm dünyayı kaplamak üzere olduğunu görüyoruz. İnsan insanın kurdudur; bu saptamayı insanın kendisi her gün haklı çıkartıyor, doğruluyor. Ancak yine de, şiir bize, insanın bu yangınların içinde kül olmadığını, aksine o alevlerin içinden geçip gelen, yüreği bir "nar" gibi pişmiş ve olgunlaşmış bir varlık olduğunu hatırlatıyor; adeta "titre ve kendine dön!" diyor. Her gün televizyon ekranlarında ya da sosyal medya akışlarında saniyelik görüntülere sığdırılan acılar, insanlığın özünü asla temsil edemez. Bizler sadece acı çeken, ezilen veya tüketilen varlıklar değiliz. Biz, "Zalim rüzgara yelken gibi açılmış" o cesur iradeyiz. Rüzgar ne kadar zalim eserse essin, yelkeni yırtılsa da direnen bir ruhumuz var. O ruh bugün değilse yarın, mutlaka özüne dönecek. Ağırbaşlı Kitaplar seni söyler... Modern çağ, insanı bir rakama, bir tüketiciye veya bir algoritmaya dönüştürmeye çalışırken, şiirin devamında Ahmet Kaya’nın sesinden yükselen o dize hepimizi sarsar: "Ağır başlı kitaplar senin adına / En yiğit besteler seni söyler." Çünkü, felsefenin, bilimin, sanatın ve tarihin yegâne öznesi insandır. Yazılan onca kalın ve ağırbaşlı kitap, bestelenen o en epik ve yiğit şarkılar; bir makineyi, bir sistemi veya bir sermayeyi değil, "insanı" anlatır. İnsanın sevincini, hüznünü, direnişini ve umudunu... Yaşamakta olduğumuz bu geçici karanlıklar, insanın bu dünyadaki "şarkılar misali" yaşayışını gölgeleyemez. Çünkü insan, varoluşuyla başlı başına bir sanat eseridir. Ama ya o insan olduğunu unutmuşsa; nasıl hatırlayacak? Bu unutuşun bir bedeli vardır; her unutuşun olduğu gibi. İki Milyar Candan, Sekiz Milyar Cana... Şiirin yazıldığı dönemde dünya nüfusu iki milyar civarındaydı. "Sen insansın hey lilişan, iki milyar cansın" dizesi, insanın bireysel varlığının aslında tüm insanlıkla nasıl bir bütün olduğunu vurgulamaktadır. Yani diyor ki, Sen sadece "sen" değilsin; sen, yeryüzündeki tüm insanların toplamısın. Bu, vahdet-i vücud anlayışına gönderme yapar gibi görünür ama aslında vahdet-i insan'ı anlatır. Attila İlhan; "iki milyar cansın" derken aslında enternasyonalist bir dayanışmayı, kolektif bir bilinci vurgular. Yani birey sadece kendisinden ibaret değildir; dünyadaki tüm ezilenlerin, acı çekenlerin ve direnenlerin toplamıdır. Bir insanın acısı iki milyarın acısı, bir insanın onuru iki milyarın onurudur. Bugün sekiz milyar canız. Rakamlar büyüdü, şehirler devasa boyutlara ulaştı, teknoloji sınırları aştı. Peki ya insanlığımız? Aynı oranda büyüdü mü? Bir yerdeki çocuğun gözyaşı, sekiz milyarlık bu devasa bedenin bir parçasını sızlatmıyorsa, o zaman insanlığımızı yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var demektir. "İki milyar cansın" felsefesi, empatiyi ve evrensel kardeşliği unuttuğumuz gerçeğini yalın bir şekilde yüzümüze çarpmaktadır. "Bir Tuhaflık Olmuş, Dünyanın Hali" Şiirin sonunda "Gülmüşem ağlamışam / Bir tuhaflık olmuş olmuş / Dünyanın hali," der şair. Yaşamın o acı-tatlı, absürt ve tuhaf döngüsünü ne de güzel özetler. Dünyanın hali böyledir; bazen güldürür, çokça ağlatır. İçinde tuhaflıklar, çelişkiler ve akıl almaz zalimlikler barındırır. Yaşamın diyalektiği bunu mu gerektirir yoksa insan bu makus talihini değiştirebilir mi? Kim bilir, belki de insanlığını hatırladığı ölçüde bu denli zalim olmaktan vaz geçecektir. Çünkü umut asla bitmez; dünyanın bu "tuhaf" ve zaman zaman acımasız olan hali, insan olduğumuz gerçeğini değiştiremez. Aksine, karanlık ne kadar koyuysa, içimizdeki insanlık ışığına o kadar ihtiyaç vardır. Bugünün acılarına, savaşlarına ve giderek hissizleşen kalabalıklarına inat, içimizdeki "Lilişan"ı yaşatmak zorundayız. Birbirimizin gözlerinin içine bakıp, tüm etiketlerden, sınıflardan ve kimliklerden sıyrılarak o yalın gerçeği fısıldamalıyız: Unutma dostum; sen insansın, hey lilişan, sen insansın...