Elde var hüzün...
Yazarın bu yazısı Attila İlhan'ın vefat ettiği gün, 11 Ekim 2005 tarihinde yazılmıştı. 6. Ölüm Yıldönümünde yeniden yayınlıyoruz..
2005’in 10 Ekim sabahı. Gökyüzünün solgun gri ışığında, çıplak bir ağacın ince dallarından düşen sarı yaprakların toprağa karışmasını seyrediyordum. Sonbahar, hafifçe üşümeye başlayan bir toprağa işaret ederken, içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Telefonun tiz sesiyle irkilince, yıllardır dokunmadığım bir yara aniden sızladı. Arayan, eski bir dostum: Mahmut Celal Karaman. Kısa bir sessizliğin ardından “Attila İlhan ölmüş” dedi. Sözler, çakan bir şimşek gibi yüreğime düştü. Bir an için çevremdeki her ses sustu, dalgalanan o sonbahar rüzgârı bile susar gibi oldu. “An geldi, paldır küldür düşer bulutlar” diye fısıldadım kendi kendime. Telefon elimden kayar gibi oldu. O an zaman durdu sanki, soluk nefesimle birlikte tozlu bir belleğin derinliklerinde gezindiğimi hissettim. O belleğin kapısını aralayan görüntü, Ankara’da, Genelkurmay Başkanlığının ağır kapıları oldu. Yıllar önce, tercüme bürosunda askerlik görevimi yaparken, Attila İlhan şiirleriyle tanışmış ve iç dünyamda kopan fırtınaları onun dizeleriyle anlamlandırmaya çalışmıştım. İşte o anılar, bir film şeridi gibi gözümün önünde belirdi. Masaların üstünde yığılı evraklar, güneşin keskin ışığına rağmen soğuk kalan koridorlar, akşamları gitarını tıngırdatan Murat Köseoğlu… Ve aralarda sis gibi beliren bir siluet: Onu ne kadar gördüm, ne kadar düştüm rüyalarına, artık ayırt edemiyorum. Belki bir gölgeydi, belki kısa bir bakışma, belki de bizzat Attila İlhan’ın şiirlerinden taşan bir imgeydi. O günlerde, Ankaralı gecelerin rüzgârı, kalbimde imkânsız bir kapı aralamıştı. “Elimden tut yoksa düşeceğim” mısrasını mırıldandığım gecelerin birinde, tercüme bürosunun bahçesindeki çam ağaçları gökyüzüne bakar gibi eğilmişti. Resmî disiplinin ortasında, kalbime değen bir ılık nefes vardı: Ne idüğü belirsiz, ama sanki “Yasak Sevişmek” dizelerinden fırlamış bir duygu yoğunluğu. Bir akşamüstü, işte tam da çam kokulu bir bankta otururken, gözlerimi kapamışım. Arada Murat’ın gitarının ince tınılarını işitiyordum, arada da belki bir fısıltı… Gözlerimin önünde, soğuk bir kadehten taşan buğu gibi, onun silueti belirdi. Bembeyaz bir rüzgâr mıydı, yoksa kâğıt gibi ince bir gülümseme mi, hâlâ bilmiyorum. Sanki üzerimize bir anlığına mevsimi şaşırmış bir bahar serpildi. Rüya mıydı, gerçek miydi? Tercüme bürosunda geçen günlerimde, Attila İlhan’ın mısralarına öylesine kapıldım ki, kimi zaman sabahın ilk ışıklarında çeviri dosyalarının üzerine düşen kelimeler bana artık yabancı gelirdi. Çünkü aklımın içinde “Eflatun gözlerin olduğunu bilmiyordum” diyen bir sesle dolaşıyordum. Bazen, “Ayazın avucunda unutmuştun ellerini” diye kendi kendime mırıldanır, tam da Ankara’nın insanın kemiklerine işleyen soğuğuyla benzeşen o ayaz hissini içselleştirirdim. Aslında ben de mesleğim gereği ‘kaptan’ sayılırdım, ama Attila İlhan’ın “kaptan” lakabını taşıması, bana bambaşka bir ufku gösterdi. Şiir, yalnız açık denizlerde değil, ruhun en koyu karanlığında da kaptanlık yapıyordu. Bazen akşam olduğunda, Ahmet Kaya’nın o tok sesi gelip kışlanın çevresini kuşatırdı: “An gelir, paldır küldür yıkılır bulutlar…” O an benim zihnimde, Attila İlhan’ın dizeleriyle Ahmet Kaya’nın melodisi birleşir, soğuk duvarlara rağmen içimde sıcacık bir dalgalanma yaratırdı. O yüzden, hayat beni nereye savurursa savursun, o dönemde yaşadığım—yaşadığımı sandığım—o fırtınalı, sisli aşk hikâyesi bir şekilde hafızama kazındı. Aşk dediysem, belki rüya kadar geçirgen, belki bir şiir mısrası kadar keskin. Belki de yoktu öyle bir şey, sadece gözlerimi kapattığımda duyduğum fısıltılar vardı. Bazen “geceyarısını yaşamaktan yorgunum” diyen satırlarla bütünleşiyordu bu fısıltı; bazen “soğuk gözlerinde buğulanmıştı ölsen tanıyamazdın” gibi bir dizeyle. Süre aktı, askerlik anıları geride kaldı, ben kendi hayatımı sürdürdüm. Kaptanlığın getirdiği farklı limanlar, yabancı sular, bambaşka yolculuklar… Ama nereye gitsem, Attila İlhan şiirleri zihnimin bir köşesinde yankılanmaya devam etti. Tıpkı rüzgârda savrulan bir yelken gibi, onun sözcükleri içimdeki ufka hep yeni bir yön çizdi. Ta ki 10 Ekim 2005 sabahına dek… Mahmut Celal Karaman’ın “Attila İlhan ölmüş” sesi, dalgalı denizin ortasına atılan bir çıpa gibi bütün anılarımı sabitledi. O sırada penceremin önünde savrulan sarı yapraklar, gökyüzünden dökülen şeffaf birer hüzün gibiydi. “Bir sonbahar yaprağı gibi toprağa düştü,” diye düşündüm. İçimde bir boşluk, bir tuhaf sızı belirdi. Telefonu kapadığımda, hafızamda yeniden Ankara’nın o bahçesi belirdi: Çam ağaçları, hafif esen bir bahar rüzgârı ve benim rüya mı gerçek mi diye sormadan yaşadığım o gizemli yakınlaşma. Askerlik disipliniyle gece yarısı okumalarımın örtüştüğü o tuhaf dönem, bir anda aydınlığa çıktı. “Yasak Sevişmek” sayfalarını karıştırırken duyduğum fısıltılar, arada bir çalınan gitarın hüzünlü sesiyle sanki beni bambaşka bir âleme davet ediyordu. Ankara’nın soğuğu, kalbimdeki bu sıcağı söndürememişti. Aşk, belki de orada, ağaçların gölgesiyle örtülü bir rüyanın koynunda yeşerdi ve bir sabah gözlerimi açtığımda kayboldu. “Attila İlhan ölmüş” cümlesi bende öyle bir etki yarattı ki, sanki gözlerimin önüne düşen perde kalktı ve yıllar önceki yankılar tekrar canlandı. Murat Köseoğlu’nun gitarına eşlik eden o ürkek dalga sesi, kışlada her şeyin ortasında çalan hüzünlü bir nota gibi beynime çakıldı. Ya da belki ben, “kaptan” sıfatımı bir kenara bırakıp, Attila İlhan’ın gemisine binmek istiyordum tekrar. Orada, “geceleri bir çarpıntı duyarsan” diye başlayan mısraları dinleyerek, kendimi yeniden o yarım kalmış rüyanın sıcaklığına bırakmak istiyordum. Kim bilir, belki de “sen gözlerini kaybettin” diyen dizeyi hatırlayıp acıyla titriyor, ama yine de şiirin verdiği ferahlığı soluyordum. Sonbaharın solgun renkleriyle içimde büyüyen hüzün, tuhaf biçimde bir teşekkür duygusuna dönüşmeye başladı. “Sen bana kaptan diyorsun,” der gibi bir ses yankılandı, sanki Attila İlhan’ın yapraklar arasına gizlenmiş nefesi konuşuyordu benimle. Evet, kaptan bendim ama o, asıl derin denizlerin ve şiir okyanuslarının kaptanıydı. Bizler, onun dizelerinin arasından geçen küçük yolculukçulardık sadece. Sırlı limanlara yanaştığımızda, hangi aşkın gerçek, hangisinin düş olduğu zaten karışıp gidiyordu. O sabah, telefon görüşmesinden sonra, gözlerimi kapatıp içimdeki sessizliğe teslim oldum. Burnuma Ankara’da demli bir çay kokusu, tercüme bürosunun mürekkep tadı, bahçedeki toprağın nemli serinliği doldu. “Elimden tut yoksa düşeceğim” dizesi, belki o anda hissettiğim çaresizliği betimliyordu. Attila İlhan’ın ölümsüz bir kaptan olduğu gerçeği, ölüm haberiyle daha da pekişti. Gitmişti, ama gerçekte bir yerlere çekilmiş, yeniden şiirlerle konuşmaya devam ediyordu. Şu anda gökyüzüne bakınca, bulutların paldır küldür dağıldığını gördüm. “An gelir, bulutlar düşer,” demişti Ahmet Kaya. An geldi, bulutlar düştü, Attila İlhan da göğe çizdiği imzayı toprağa bırakarak çekildi. İçimde bir sızı, ama aynı zamanda şiirin güçlü nefesi var. O gün Ankara’da yaşadığım, belki sadece rüyalardan ibaret olan ve kalbimi hoplatan o sisli aşk—ya da her neyse adı—Attila İlhan’ın dizeleriyle beslendi. Kim bilir, gerçek miydi yoksa dize dize dokunulmuş bir hayalin içinden mi geçti? Yıllar sonra hâlâ aynı soruyu soruyorum, ama cevabı pek de önemsediğim söylenemez. Çünkü bu bilinmezlik de şiirin kendisi gibi büyüleyici. 10 Ekim sabahına dönersek, kapattığım telefonun sessizliği içimde bir harmoni yarattı. Sonbahar rüzgârı, düşen yaprakları ezerek geçmiyor; onları hafifçe kucaklıyor gibi. Attila İlhan’ın toprağa karışmasını da buna benzetiyorum. Göğe uzanan bir ağacın dalından kopan yaprak gibi—estetik ve hüzün dolu bir düşüş. Ölümünden bahsederken bile, sanki “Işıklara aldanma, kadehini usulca kaldır” diyen bir dize kulağıma çalınıyor. Belki de bu, kaptanın hâlâ benimle konuştuğunun işareti. Gözümü ufka diktiğimde, bahçede rüzgârla uyanan o hayal yine kımıldanır gibi. Bir aşk, bir rüya ya da bir mısra… O gün, Murat Köseoğlu gitarına dokunurken, ben de “ayazın avucunda unutmuştun ellerini” diye içlenmiştim. Şimdi bakınca, hangi avuçta hangi soğuktu, kim kime doğru yürüdü, bilmiyorum. Ama Attila İlhan’ın yokluğu, varlığından daha çok şey anlatıyor bana şu an. Şiiri ölümsüz kılan tam da bu: Bir sonbahar günü toprağa karışsa da her dizesiyle yeniden filizleniyor. Derin bir nefes aldım. Sarı bir yaprak, pencere camıma yapıştı. Ardından yavaşça kayıp düştü. “An geldi, Attila İlhan öldü,” dedim bir kez daha usulca. Ama dizeleri yaşıyor. Benim gibi, daha nice kaptan ruhlu insanın karanlık sularına ışık tutuyor. O en sert anlarda bile, insanın içini okşayan bir şefkat vardır ya, işte şimdi tam da onu hissediyorum. Ve Ankara’nın buz gibi sabahlarına, bahçedeki rüyamsı heyecana, gitar sesine, fısıltılara dair tüm parçalar bir araya geliyor. Bir aşkın, belki de hiç yaşanmamış ama defalarca hissedilmiş haline kanat çırpıyorum. Belki rüya, belki gerçek… Sonuçta, yaşadıklarımızı en derininde mühürleyen, Attila İlhan’ın kaptan koltuğundaki sözleri değil miydi? Bu düşüncelerle sonbaharın hüzünlü güzelliğine bir parça daha yaklaşıyorum. Attila İlhan’ın şiirindeki gibi “bana seni senden evvelki kızı hatırlatıyor” diyen bir yanılgı mıydı her şey, yoksa bambaşka bir surette mi vücut buldu? Emin değilim. Ama bildiğim şu ki, bir şairin ölüm haberiyle yeniden dirilen anılar, ne kadar derinse, işte o şair o kadar büyük bir yol göstericidir. Bu yüzden, gözlerimi göğe kaldırıp o bulutlara bakıyorum. An geldi, kaptan toprağa düştü, sarı bir yaprak gibi. Ama şiiri, hâlâ içimde, taptaze bir rüzgâr olarak esmeye devam ediyor. Deli bir kapı olmak, açılmak ansızın Soğuk yılan mavisi çelikten bir şaşırmak… En olmadık yerinde sabah karanlığının Kendini yavaş yavaş ölüme alıştırmak… Canavar düdükleri, başucunda serviler… Sevgili Attila İlhan; kendini ölüme alıştırmış mıydın bilmiyorum. Ama sen; yalnızca şiirlerinde kendini “kaptan” olarak isimlendirmekle kalmadın; gerçekten de insanların duygularının fırtınasında yol gösteren bir kaptan oldun. Ruhun şad, yolun ışık olsun… Onu kendisinin en sevdiğim şiirlerinden birisiyle anarken, anısının önünde saygıyla eğiliyorum. ********* açılmış sarmaşık gülleri kokularıyla baygın en görkemli saatinde yıldız alacasının gizli bir yılan gibi yuvalanmış içimde keder uzak bir telefonda ağlayan yağmurlu genç kadın rüzgâr uzak karanlıklara sürmüş yıldızları mor kıvılcımlar geçiyor dağınık yalnızlığımdan onu çok arıyorum onu çok arıyorum heryerinde vücudumun ağır yanık sızıları bir yerlere yıldırım düşüyorum ayrılığımızı hissettiğim an demirler eriyor hırsımdan ay ışığına batmış karabiber ağaçları gümüş tozu gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar yaseminler unutulmuş tedirgin gülümser çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var çünkü ayrılık da sevdâya dahil çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili hiç bir anı tek başına yaşayamazlar her an ötekisiyle birlikte herşey onunla ilgili telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar gittikçe genişleyen yakılmış ot kokusu yıldızlar inanılmayacak bir irilikte yansımalar tutmuş bütün sâhili çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil çünkü ayrılık da sevdâya dahil çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili yalnızlık hızla alçalan bulutlar karanlık bir ağırlık hava ağır toprak ağır yaprak ağır su tozları yağıyor üstümüze özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır eflatuna çalar puslu lacivert bir sis kuşattı ormanı karanlık çöktü denize yalnızlık çakmak taşı gibi sert elmas gibi keskin ne yanına dönsen bir yerin kesilir fena kan kaybedersin kapını bir çalan olmadı mı hele elini bir tutan bilekleri bembeyaz kuğu boynu parmakları uzun ve ince sımsıcak bakışları suç ortağı kaçamak gülüşleri gizlice yalnızların en büyük sorunu tek başına özgürlük ne işe yarayacak bir türlü çözemedikleri bu ölü bir gezegenin soğuk tenhalığına benzemesin diye özgürlük mutlaka paylaşılacak suç ortağı bir sevgiliyle sanmıştık ki ikimiz yeryüzünde ancak birbirimiz için varız ikimiz sanmıştık ki tek kişilik bir yalnızlığa bile rahatça sığarız hiç yanılmamışız her an düşüp düşüp kristal bir bardak gibi tuz parça kırılsak da hâlâ içimizde o yanardağ ağzı hâlâ kıpkızıl gülümseyen -sanki ateşten bir tebessüm- zehir zemberek aşkımız