ABD; "Hegemon Güç" Olma Niteliğini Kaybediyor mu?
Güç bir kılıç gibidir; kınında durduğu sürece caydırıcıdır, çekildiği anda ise hem kendini hem taşıyanını sınava tabi kılar.
Uluslararası ilişkiler teorisinin en kadim meselelerinden biri, gücün ne olduğu değil, nasıl kullanılması gerektiğidir. Clausewitz'den Morgenthau'ya, Sun Tzu'dan Mearsheimer'a uzanan geniş bir entelektüel hat, şu temel aksiyom üzerinde mutabıktır: askeri güç, nihai tahlilde, kullanılmadığı müddetçe en yüksek stratejik değerini muhafaza eder. Güç bir kılıç gibidir; kınında durduğu sürece caydırıcıdır, çekildiği anda ise hem kendini hem taşıyanını sınava tabi kılar. İşte Amerika Birleşik Devletleri'nin uçak gemileri meselesi, tam da bu aksiyomun çağdaş dünya düzenindeki en dramatik sınavıdır. Potansiyel Güç Kavramı ve Deniz Hâkimiyeti Doktrini Alfred Thayer Mahan'ın 19. yüzyıl sonlarında formüle ettiği deniz hâkimiyeti doktrini, Amerikan stratejik düşüncesinin omurgasını teşkil etmiştir. Mahan'a göre okyanusları kontrol eden, dünya ticaretini kontrol eder; dünya ticaretini kontrol eden ise küresel siyasetin seyrini tayin eder. Bu doktrinin 20. yüzyıldaki en somut tezahürü, kuşkusuz uçak gemileri olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'ndan itibaren Amerikan donanması, on bir adet nükleer tahrikli uçak gemisiyle — ki her biri yüzen bir hava üssü mahiyetindedir — dünya denizlerinde rakipsiz bir güç projeksiyonu kapasitesi inşa etmiştir. Ancak burada dikkatle not edilmesi gereken bir husus vardır: bu uçak gemilerinin stratejik değeri, büyük ölçüde "potansiyel tehdit" olarak varlıklarını sürdürmelerinden neşet etmiştir. Soğuk Savaş boyunca Amerikan uçak gemileri, Akdeniz'den Pasifik'e, Hint Okyanusu'ndan Kuzey Atlantik'e devriye gezmişlerdir. Fakat asıl işlevleri, fiili çatışmaya girmek değil, mevcudiyetleriyle rakip aktörleri caydırmaktı. Bir Amerikan uçak gemisi savaş grubunun herhangi bir bölgeye intikali, tek başına diplomatik bir mesaj teşkil ediyordu: "Buradayız ve müdahale kapasitemiz tamdır." Bu mesajın etkinliği, paradoksal biçimde, söz konusu kapasitenin hiçbir zaman tam anlamıyla sınandırılmamış olmasından kaynaklanıyordu. Uluslararası ilişkiler literatüründe bu durum, "caydırıcılık paradoksu" olarak kavramsallaştırılır. Caydırıcılık, ancak ve ancak tehdidin inandırıcı fakat aynı zamanda uygulanmamış kaldığı müddetçe işler. Tehdit uygulamaya konulduğu anda, ya başarılı olup rakibi tamamen bertaraf eder — ki bu nadiren mümkündür — ya da başarısız olarak caydırıcılığın kendisini aşındırır. İkinci ihtimal, gücün meşruiyetini ve algılanan kapasitesini telafisi güç biçimde zedeler. Silah-Dolar Koalisyonu Uçak gemilerinin stratejik işlevini doğru kavrayabilmek için, Amerikan hegemonyasının salt askeri boyutunun ötesine geçmek gerekmektedir. 1971 yılında Bretton Woods sisteminin çökmesi ve doların altın karşılığının kaldırılmasıyla birlikte, ABD eşi görülmemiş bir küresel ekonomik ayrıcalık elde etmiştir. Bu tarihten itibaren dünya enerji ticaretinin — bilhassa petrol alım satımının — münhasıran ABD doları üzerinden yapılmasını sağlayan "petrodolar" sistemi, Amerikan ekonomisinin yapısal bütçe açıklarını finanse eden, küresel tasarrufları Amerikan hazine bonolarına kanalize eden ve Washington'a rakipsiz bir ekonomik kaldıraç bahşeden bir mekanizmaya dönüşmüştür. Ne var ki bu sistemin sürdürülebilirliği, yalnızca finansal kurallara veya diplomatik mutabakata dayanmıyordu. "Silah-Dolar koalisyonu" (Weapon-Dollar coalition) olarak kavramsallaştırılan bu yapıda, doların küresel rezerv para birimi statüsünün nihai teminatı, Amerikan askeri gücüydü. Petrol üreten devletlerin — bilhassa Körfez monarşilerinin — güvenlik şemsiyesi karşılığında enerji ticaretini dolar ile yapmayı kabul etmeleri, bu koalisyonun temelini teşkil etmiştir. Dolayısıyla Amerikan uçak gemileri, yalnızca askeri platformlar değil, aynı zamanda doların küresel itiraz edilemezliğinin ve uluslararası finansal düzenin yüzer garantörleri olarak görev ifa etmişlerdir. Bu perspektiften bakıldığında, uçak gemilerinin "kullanılmamasının" stratejik değeri çok daha berrak biçimde anlaşılmaktadır. Söz konusu gemiler denizlerde potansiyel bir tehdit olarak devriye gezdikleri müddetçe, hem askeri caydırıcılığı hem de petrodolar döngüsünü eşzamanlı olarak muhafaza ediyorlardı. Güç kullanıma sokulduğu anda ise yalnızca askeri caydırıcılık değil, bu caydırıcılığın üzerine inşa edilmiş tüm ekonomik hegemonya da risk altına girmiş olmaktadır. Çin Faktörü 21'inci yüzyılın ilk çeyreğinde küresel güç dengesini köklü biçimde dönüştüren başlıca dinamik, Çin Halk Cumhuriyeti'nin yükselişi olmuştur. Çin, yalnızca ekonomik büyüklük bakımından değil, askeri modernizasyon, teknolojik inovasyon ve bölgesel nüfuz projeksiyonu bakımından da Amerikan hegemonyasını ciddi biçimde tehdit eden bir aktör konumuna yükselmiştir. Bilhassa Güney Çin Denizi'ndeki yapay ada inşaatları, anti-erişim/alan engelleme (A2/AD) stratejileri ve hipersonik füze teknolojisindeki atılımlar, Amerikan deniz üstünlüğünün sorgulanmasına zemin hazırlamıştır. İşte bu noktada, Amerikan stratejik düşüncesinde bir kırılma yaşanmıştır. Onlarca yıl boyunca uçak gemileri, "sürdürülebilir hegemonya"nın aracı olarak görülmüştü. Ne var ki Çin'in artan kapasitesi karşısında bu sürdürülebilirlik sorgulanır hale gelince, Amerikan karar alıcıları — bilhassa Trump doktrini çerçevesinde — farklı bir soru sormaya başladılar: "Bu denli masraflı bir donanmayı dünya denizlerinde dolaştırmanın maliyetine katlanmaya devam mı edeceğiz, yoksa bu yatırımın getirisini fiilen tahsil etmenin zamanı mı geldi?" Bu soru, ilk bakışta rasyonel bir maliyet-fayda analizi gibi görünmektedir. Her bir Gerald R. Ford sınıfı uçak gemisinin inşa maliyeti yaklaşık 13 milyar dolardır; yıllık işletme maliyetleri, refakat gemileri ve hava kanadı dahil, milyarlarca doları bulmaktadır. Amerikan vergi mükellefi için bu rakamlar, somut bir getiri beklentisi doğurmaktadır. Trump'ın "meyvesini yiyelim" yaklaşımı, tam da bu beklentinin siyasi ifadesidir. Ancak bu yaklaşım, stratejik bir yanılsamaya dayanmaktadır. Zira uçak gemilerinin "meyvesi", onların kullanılmamasıdır. Potansiyel güç olarak varlıklarını sürdürmeleri, küresel düzenin istikrarına katkıda bulunmaları, deniz ticaret yollarının güvenliğini teminat altına almaları — bunların tamamı, söz konusu gemilerin "kullanılmaması" sayesinde elde edilen stratejik kazanımlardır. Bu kazanımlar, doğası gereği görünmezdir; tıpkı bir sigorta poliçesinin değerinin, hasar gerçekleşmediği sürece takdir edilmemesi gibi. Turnusol Kâğıdı Etkisi Potansiyel güç doktrininin çöküşünü en çarpıcı biçimde gösteren vaka, İsrail-İran gerginliği bağlamında yaşanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ile koordineli olarak İran'a yönelik askeri operasyonlarda uçak gemilerini ve F-35 gibi beşinci nesil savaş uçaklarını devreye sokmuştur. Bu hamle, onlarca yıldır potansiyel tehdit olarak muhafaza edilen gücün kinetik bir unsura — yani fiili bir savaş aracına — dönüştürülmesi anlamına gelmektedir. Sonuçlar, stratejik açıdan son derece öğretici olmuştur. Operation Epic Fury olarak adlandırılan bu harekâtın mali boyutu, potansiyel gücü kinetik güce dönüştürmenin bedelini çarpıcı biçimde ortaya koymuştur. CSIS analizlerine göre operasyonun yalnızca ilk 100 saatlik faturası 3,7 milyar dolar olarak gerçekleşmiş, günlük ortalama harcama 890 milyon dolara ulaşmıştır. Bu devasa kaynak tüketimi, ABD'nin en kritik mühimmat stoklarının — Patriot ve THAAD önleyicileri, Tomahawk seyir füzeleri — tehlikeli seviyelerde erimesine yol açmış; Pentagon komuta kademesi, bu kinetik güç gösterisinin küresel ölçekte ABD'yi savunmasız bırakacağı konusunda siyasi iradeyi uyarmak zorunda kalmıştır. "Meyveyi yiyelim" diyenlerin hesaba katmadığı gerçek, meyvenin bir kez koparıldığında tükendiği, oysa potansiyel gücün — tıpkı ağacın kendisi gibi — ayakta kaldığı sürece mevsimden mevsime ürün vermeye devam edeceğiydi. Ancak asıl yıkıcı sonuç finansal maliyet değil, sahada ortaya çıkan asimetrik zafiyetler olmuştur. İran'ın nispeten düşük maliyetli hipersonik ve balistik füzeleri, dünyanın en pahalı ve en sofistike savaş platformlarına karşı kayda değer bir tehdit oluşturmuştur. Birkaç milyon dolarlık bir füzenin, milyarlarca dolarlık bir uçak gemisine ciddi hasar verebilme — hatta onu savaş dışı bırakabilme — potansiyeli, asimetrik savaşın en çarpıcı örneği olarak tezahür etmiştir. Bu durum, Amerikan donanmasını uçak gemilerini İran füze menzilinin dışında tutmaya, Hürmüz Boğazı'na yaklaştırmaktan imtina etmeye mecbur bırakmıştır. Burada yaşanan durum, stratejik teorinin en temel öngörülerinden birinin doğrulanmasıdır: güç, kullanıldığı anda sınanır; sınandığı anda ise zafiyetleri açığa çıkar. Uçak gemileri, potansiyel tehdit olarak kaldıkları sürece "batırılamaz" algısı yaratmışlardır. Bu algı, caydırıcılığın temelini oluşturuyordu. Ne var ki fiili çatışma ortamında, bu platformların hipersonik füzelere karşı savunmasızlığı görünür hale gelince, "batırılamaz" miti çökmüş ve beraberinde caydırıcılık kapasitesinin kendisi de aşınmıştır. Meseleye hukuki bir perspektiften bakıldığında, durum daha da ilgi çekici bir hal almaktadır. Uluslararası deniz hukuku çerçevesinde, uçak gemilerinin açık denizlerdeki seyir serbestisi, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) tarafından teminat altına alınmıştır. Ancak bir uçak gemisinin bir devlete karşı aktif muharebe operasyonlarına katılması, bu geminin hukuki statüsünü köklü biçimde değiştirmektedir. Potansiyel güç olarak seyreden bir uçak gemisi, uluslararası hukukun koruması altındaki bir deniz platformudur; kinetik güç olarak operasyon icra eden bir uçak gemisi ise meşru bir askeri hedeftir. Bu hukuki ayrım, stratejik ayrımın normatif temelini oluşturmaktadır. Dahası, İran'ın füze kapasitesinin uçak gemilerine yönelik oluşturduğu tehdit, Hürmüz Boğazı'nın uluslararası deniz ticareti açısından taşıdığı kritik önemi de yeniden gündeme getirmiştir. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar su yolunun kontrolü, artık Amerikan donanmasının iradesine tabi olmaktan çıkmıştır. Bu durum, yalnızca askeri değil, enerji jeopolitiği ve küresel ticaret hukuku bakımından da derinlemesine tahlil edilmeyi gerektiren bir gelişmedir. F-35 Sendromu Benzer bir durum, F-35 Lightning II programı için de geçerlidir. Tarihinin en pahalı silah sistemi olarak lanse edilen F-35 programının toplam maliyeti 1,7 trilyon doları aşmaktadır. Bu uçak, "oyun değiştirici" olarak pazarlanmış, hava üstünlüğünün tartışmasız aracı olarak sunulmuştur. Ancak İran operasyonlarında görülmüştür ki, ileri savunma sistemleri karşısında F-35'in gizlilik kapasitesi (stealth) mutlak bir üstünlük sağlamamaktadır. Bu durum, daha geniş bir stratejik soruna işaret etmektedir: teknolojik hubris. Amerikan savunma sanayii, onlarca yıl boyunca teknolojik üstünlüğün tek başına stratejik üstünlüğü garanti edeceği varsayımı üzerine inşa edilmiştir. Ne var ki asimetrik savaş paradigması, bu varsayımı köklü biçimde sarsmıştır. Bir devletin savunma bütçesinin büyüklüğü ile stratejik etkinliği arasındaki korelasyon, doğrusal olmaktan çıkmıştır. İran örneğinde olduğu gibi, görece mütevazı bir savunma bütçesiyle geliştirilen füze teknolojileri, astronomik maliyetli platformları etkisizleştirebilmektedir. Hegemonik Geçiş Tartışması Tüm bu gelişmeler, uluslararası ilişkiler teorisindeki "hegemonik geçiş" tartışmasını yeniden alevlendirmiştir. Robert Gilpin'in hegemonik savaş teorisi, Paul Kennedy'nin "imperial overstretch" (emperyal aşırı genişleme) tezi ve Giovanni Arrighi'nin sistemik birikim döngüleri analizi, hep aynı noktaya işaret etmektedir: hegemonik güçler, askeri kapasitelerini aşırı kullanarak — bilhassa ekonomik temellerini zayıflatan biçimde kullanarak — kendi çöküşlerini hızlandırırlar. Amerika Birleşik Devletleri, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana inşa ettiği küresel düzenin garantörü olarak, bu düzenin sürdürülebilirliğini büyük ölçüde askeri gücünün "potansiyel" mahiyetine borçludur. Soğuk Savaş'ta NATO şemsiyesi, nükleer caydırıcılık ve konvansiyonel güç projeksiyonu — bunların tamamı, "kullanılmama" prensibine dayalı olarak işlev görmüştür. Karşılıklı Garantili İmha (MAD) doktrini, bu prensibin en saf halidir: nükleer silahlar, tam da kullanılamayacakları için caydırıcıdır. Ne var ki 21. yüzyılda Amerikan karar alıcıları, bu kadim stratejik hikmetten sapma eğilimi göstermişlerdir. Irak işgali (2003) bu sapmanın ilk büyük tezahürüydü; potansiyel güç kullanılarak bir rejim değiştirildi, ancak akabinde ortaya çıkan kaos ve istikrarsızlık, Amerikan gücünün sınırlarını tüm dünyaya ilan etti. Afganistan'daki yirmi yıllık savaş, ikincisiydi; iki trilyon dolarlık bir harcama ve binlerce kayıp, Taliban'ın yeniden iktidara gelmesiyle nihayetlendi. Şimdi ise İran sahnesi, bu sapmanın deniz gücü boyutundaki en çarpıcı örneğini oluşturmaktadır. Her bir vaka, potansiyel gücün kinetik güce dönüştürülmesinin stratejik maliyetini açıkça ortaya koymaktadır. Bu noktada Thucydides'in Tuzağı'na da değinmek icap eder. Graham Allison'ın kavramsallaştırdığı üzere, yükselen bir gücün (Çin) mevcut hegemon (ABD) ile çatışma ihtimali, tarihsel olarak yüksektir. Ancak Allison'ın modelinde hesaba katılmayan bir değişken vardır: hegemonun kendi gücünü erken ve gereksiz biçimde harcaması. Amerika Birleşik Devletleri, Çin ile olası bir stratejik rekabet için saklaması gereken caydırıcılık sermayesini, İran gibi — stratejik öncelik sıralamasında nispeten alt sıralarda yer alan — bir aktöre karşı harcamak suretiyle, asıl büyük oyunda elini zayıflatmıştır. Bu, satranç terminolojisiyle ifade edilecek olursa, büyük bir turnuvanın final maçından önce, ön eleme turunda vezirini feda etmeye benzer bir stratejik hatadır. Kılıcı Çeken Kaybeder Dünya, bugün bir hegemonik geçiş sürecinin eşiğinde midir? Bu soruya kesin bir cevap vermek, henüz mümkün değildir. Ancak şu tespiti yapmak mümkündür: Amerika Birleşik Devletleri, tarihsel bir hata yaparak potansiyel güç olarak muhafaza etmesi gereken askeri kapasitesini kinetik bir araca dönüştürmüş ve bu süreçte caydırıcılık sermayesini önemli ölçüde harcamıştır. Bu kinetik serüvenin belki de en ağır faturası, doğrudan savaş alanında değil, küresel jeo-ekonomik düzlemde kesilmiştir. İran'ın, Hürmüz Boğazı'ndan geçiş yapacak tankerler için bir ücretli geçiş mekanizması kurması ve bu geçiş bedellerinin münhasıran Çin Yuanı ile tahsil edileceğini ilan etmesi, yazının başında tahlil ettiğimiz petrodolar sisteminin fiili çöküş ilanı niteliğindedir. Onlarca yıldır uçak gemilerinin gölgesinde korunan "küresel enerji ticareti dolar iledir" aksiyomu, söz konusu gemilerin İran füze menzilinden kaçarak bin mil açıkta beklediği bir konjonktürde, artık karşılığını yitirmiştir. Çin'in uzun süredir Kuşak-Yol projesiyle inşa ettiği bölgesel entegrasyonlar ve SWIFT'e alternatif ödeme altyapıları, bu krizde fiili bir küresel finans alternatifine dönüşmüştür. Amerikan askeri gücünün kinetik sahada israf edilmesi, ironik biçimde, Çin'in ekonomik hegemonyasını tesis etmesi için gereken stratejik boşluğu yaratmıştır. Uçak gemilerinin İran menzili dışında tutulmak zorunda kalınması, yalnızca taktik bir gerileme değil, stratejik bir paradigma kaymasının göstergesidir. Dünya kamuoyunun gözünde "dokunulmaz" olan bu platformların savunmasızlığının tescillenmesi, Amerikan gücüne ilişkin küresel algıyı köklü biçimde dönüştürmektedir. Bu dönüşüm, Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki iddiaları, Rusya'nın Karadeniz'deki hamleleri ve bölgesel aktörlerin artan özgüveni ile birlikte değerlendirildiğinde, çok kutuplu bir dünya düzenine geçişin hızlandığına dair güçlü karineler sunmaktadır. Nitekim Türkiye, bu dönüşümün en yakından hissedildiği coğrafyalardan birinde konumlanmaktadır. Doğu Akdeniz'den Basra Körfezi'ne, Karadeniz'den Kızıldeniz'e uzanan geniş bir kuşakta, Amerikan deniz gücünün aşınması, bölgesel güç dengelerini doğrudan etkilemektedir. Türkiye'nin kendi deniz kapasitesini geliştirme çabaları — TCG Anadolu gibi çok maksatlı amfibi hücum gemisi projeleri — bu bağlamda yalnızca ulusal savunma yatırımları olarak değil, değişen küresel deniz güç haritasına verilen stratejik cevaplar olarak da okunmalıdır. Kadim bir Çin atasözü der ki: "Kılıcını en az çeken savaşçı, en çok korkulandır." Amerika Birleşik Devletleri, kılıcını çekmiştir. Ve tarih, kılıcını erken çekenlere nadiren merhamet etmiştir. Mesele şudur: güç, bir meyve ağacı değildir; dalından koparılan meyve tükenir. Güç, daha ziyade bir gölge gibidir — uzaktan büyük görünür, yaklaştıkça küçülür. Amerikan uçak gemileri, uzaktan devasa bir gölge düşürüyordu. Şimdi ise dünya, gölgenin ardındaki gerçek boyutları görmeye başlamıştır. Ve bir kez görülen, bir daha görülmemiş kılınamaz.