Kapt. Cahit İstikbal ile röportaj

Türk Kılavuz Kaptanlar Derneği Başkanı ve Uluslararası Kılavuz Kaptanlar Birliği Başkan Yardımcısı Kaptan Cahit İstikbal, sorularımızı cevapladı.

banner106

Kapt. Cahit İstikbal ile röportaj

Türk Kılavuz Kaptanlar Derneği Başkanı ve Uluslararası Kılavuz Kaptanlar Birliği Başkan Yardımcısı Kaptan Cahit İstikbal, sorularımızı cevapladı.

01 Ekim 2007 Pazartesi 09:41
2709 Okunma
Kapt. Cahit İstikbal ile röportaj

Türk Kılavuz Kaptanlar Derneği Başkanı ve Uluslararası Kılavuz Kaptanlar Birliği Başkan Yardımcısı Kaptan Cahit İstikbal, sorularımızı cevapladı. Aşağıda Sayın İstikbal'e sorduğumuz soruları ve bize verdiği cevapları bulacaksınız.

A. Alev Yanar
DenizHaber Genel yayın Yönetmeni

Kılavuzluk hizmetlerini kısaca tanımlar mısınız?

Kılavuzluk hizmetleri, esas itibariyle bir ülkenin denizlerini, boğazlarını ve limanlarını deniz taşımacılığından kaynaklanan risklere karşı korumak amacıyla o liman, boğaz veya kıyı devletlerince zorunlu tutulmuş hizmetlerdir. Tarihsel perspektiften bakarsak, gemiler zor sularda, bilmedikleri sularda denizin taşımacılık veya ulaşım amacıyla kullanılmaya başlandığı tarihlerden bu yana bu suları bilen kişilere ihtiyaç duymuşlar. Zaman içerisinde bu hizmetin veriliş şekli değişik kurallarla düzenlenmiş. Hatta 12. yüzyılda Oleron Kanunları diye geçen yazılı metinde, kılavuz kaptanın yanlış bilgilendirmesinden gemiye veya yüküne bir hasar gelmesi halinde ya bu hasarı ödeyeceği ya da kellesinin uçurulacağı yazar. Günümüzde gemilerin seyir donanımlarında elektronik devrimi yaşanmasına rağmen, ve gemilere bilgi temininde karada konumlanmış VTS gibi seyir yardımcısı sistemlerin gelişmesine rağmen kılavuz kaptan hala geminin köprüüstünde, liman veya sahil devleti tarafından yetkilendirilmiş hem geminin seyir güvenliğini hem de kılavuz kaptanın yetkilendirildiği sularda kamunun çıkarlarını koruyacak en etkili unsurdur diyebiliyoruz.

Kılavuz kaptan nasıl hizmet verir?

Gemi üzerinde geminin kaptan köşküne çıkarak hizmet verir. Fiilen geminin komutasını devralsa da hukuksal sorumluluk gemi kaptanına aittir. Bunun tarihsel gelişim içerisinde nedenleri var bu detaylara girmeyeceğim. Kılavuz kaptanın hukuksal sorumluluğu almamasındaki temel neden, liman, boğaz veya sahil devletlerinin, çok büyük ekonomik değerleri temsil eden gemiyle ilgili maddi tazmin yükümlülüğünü üstlenmek istemeyişidir. Yani diyor ki ilgili hükümran devlet; benim sularımda benim yetkilendirdiğim kişiyi gemine alacaksın ama bu konudaki maddi tazmin yükümlülüğünü de ben kabul etmem. Kılavuz kaptanlar gemilere belirli liman veya deniz sahasının başlangıcında çıkar, bitiminde inerler. Bunun yanında dünyada pratikte olan uygulama, gemi kaptanının kılavuzlama alanını sınırına yaklaşıldığında, kılavuz kaptana ben artık buradan itibaren güvenle gidebilirim bildirimini yaptığı veya bunu belli ettiği noktadan itibaren gemiden ayrılmasıdır. Gemi kaptanı ile kılavuz kaptan arasında güvene ve karşılıklı saygıya dayanan bir ilişki vardır. Bu yüzyıllarca öncesinden bugüne gelen geleneksel bir ilişkidir.

Türkiye'deki kılavuzluk sistemi nasıl? Dünyadaki sistemlere kıyasla değerlendirir misiniz?

Türkiye'de kılavuzluk sistemi teşkilatlar bazında tek tek ele alındığında benzer teşkilatların dünyadaki örneklerini bulmak mümkün, ancak farklı farklı ülkelerde. Biraz açmak gerekirse, istisnaları olmasına rağmen dünyada genellikle bir ülkede tek bir sistem uygulanıyor. Yunanistan'a bakarsanız tüm Yunanistan sahil ve limanlarında ve Korentte bu hizmeti devlet veriyor. İtalya'da kılavuz kaptanların oluşturduğu "Corporazione" ler bu hizmeti verirler. Almanya'da yine kılavuz kaptanların oluşturduğu "Brotherhood"lar tarafından verilir. ABD'de keza buna benzer bir sistem var. Örnekler çoğaltılabilir. Genelde var olan sistem kılavuz kaptanların bir şekilde kılavuzluk kuruluşunu kendileri oluşturduğu veya bir şekilde yönetiminde yer aldığı sistemlerdir. İstisnalar vardır tabii ama ben genele dominant olan durumu söylüyorum. Türkiye'de ise ilginç bir durum söz konusu. Türkiye'de kılavuzluk hizmetlerinde hem kamu kesimi var, hem özel kesim var, hem de dünyadaki gibi kılavuz kaptanların kendilerinin biraraya gelerek oluşturdukları kooperatif yapısına uygun şirket modeli var. Gönül isterdi ki, bu hizmetleri tüm Türkiyede verecek dünyada başarı kazanmış sistem modeli Türkiye'de de oluşmuş olsun. Ülkemiz açısından ve denizciliğimiz açısından bu fırsat 1990'lı yılların başlarından itibaren kaçırıldı. Bugün artık kazanılmış haklar var ve bu yüzden Türkiye bu karma sistemi disipline ederek devam etmek durumunda.

Bugünkü tartışmalar nereden kaynaklanıyor?

Bugünkü tartışmalar dediğiniz şey nedir? Bugün kılavuzlukta kimsenin kafasının karışık olduğunu düşünmüyorum. Bizim görüşlerimiz çok açık ve net. İdare'nin de kafasının karışık olduğunu sanmıyorum. Bu işi bilen herkesin düşüncesi net. Çünkü doğru bir tane. Ancak bu düşünceleri karıştırmak, suyu bulandırmak ve bu hizmetleri ticari isteklerine alet etmek  isteyenler var. Sanırım tartışmalar dediğiniz şeyler de bunlar. Evet bunları tartışabiliriz ama az önce dediğim gibi: olayın özü açık ve net. Karıştırmak isteyenlerin ortaya çıkmış tutarlı bir tezleri yok. Olayları provoke edip bundan menfaat elde etmek isteyenler var. Bunlar birtakım kişileri öne sürerek bizi seviye olarak muhatap olmak istemediğimiz tartışmalara çekmek istiyorlar. Bu tartışmalara girmek niyetinde değiliz. Dediğim gibi herkesin kafasında net düşünceler var. Artık denizcilik İdaresi eski İdare değil. Orada dünya denizciliğini bilen, denizde işlerin nasıl yürüdüğünü bilen, kaptan-kılavuz kaptan geleneksel ilişkisini bilen vizyon sahibi kişiler var. Biz de Türk Kılavuz Kaptanlar Derneği olarak konularla ilgili açıklamalarımızı zaman zaman yapıyoruz. Dolayısıyla ortada karıştırmak isteyenler olsa da çok şükür karışık bir durum yok. Su akar yatağını bulur, insanlara tavsiyem enerjilerini başkalarının işlerini karıştırmaya ve denizciliğimizi karıştırmaya değil denizde denizci gibi davranmaya yöneltmeleridir. Deniz cömerttir. Türkiye üç tarafı denizle kaplı bir deniz ülkesidir. Herkes ekmeğini başka birinin elindeki ekmeğe göz dikerek değil en cömert olan denizden çıkartsın. O zaman sevgi barış ve mutluluk gelecektir. Ortada paylaşılamayacak bir şey yok. Deniz herkese verir. Ama bazıları bir başkasının denizden kazandığına göz dikip onu kapmaya çalışırsa varlık içinde yokluk çekeriz. Gözünüzü başkasının ekmeğine değil denize dikin, herkes kazansın, Türkiye kazansın diyoruz.

Geçtiğimiz günlerde ARPAŞ Yönetim Kurulu Başkanı Altan Köseoğlu'nun açıklamaları oldu. "Yoğurt satar gibi kılavuzluk hizmeti satılmaz" "Dünyada kılavuzluk hizmetlerinin zemini limanlara bağlıdır" "Pilotlar dernek ve ticari faaliyetlerin içinde fazla yer alıyor" "Dernek yapılanı ticari faaliyet olarak öne çıkarırsa yanlış zemine kayar" gibi. Bu konularda ne diyeceksiniz?

Altan Bey konuları belli bir seviyede konuşup tartışabileceğimiz bir kişi, fakat şu anda da ticari olarak taraf durumunda. . Burada kendisini üzecek bir beyanda bulunmak istemem, geçmişte bir konuda kendisini istemeden üzmüştük, daha sonra o konuda gönlünü almıştık. Ancak tabii doğruları da ifade etmek durumundayız. Dünyada kılavuzluk zemininin limanlara bağlı olduğu doğru bir belirleme değil. Gerçekle örtüşmez. Yukarıda bahsettim dünyadaki dominant uygulamanın ne olduğunu görmek isteyen Avrupa Kılavuz Kaptanlar Birliği'nin www.empa-pilots.org adresine girer. Orada bütün Avrupa ülkelerinin kılavuzluk sistemleri var, burada zeminin liman olmadığı görülür. Neden değil? Bütün dünyada kuvvetler dengesi sitemi en iyi sistemdir. Çünkü farklı çıkarları temsil eden kişilerin bileşkesinde bütün çıkarlar en iyi korunur. Tek bir çıkar grubunun farklı hizmet dallarına hakim olduğu yerde bütün dallarda en iyi bu çıkar gurubunun çıkarları korunur. Bu iki kere iki dört eder kadar basit bir şeydir. Şimdi, düşüncelerini bildiğim için Altan Beyin affına sığınarak söyliyeceğim, Altan Bey diyecek ki, "yahu ben limanım, benden iyi bir başkası nasıl benim çıkarımı gözetir? Ben çevreyi korumak istemez miyim?" ama ticari dinamikler öyle işlemiyor. Bakın limanın ticari baskısı yüzünden Sea Empress felaketi oldu, Milford Haven'da 72 bin ton petrol denize döküldü. Kazanın nedeninin kılavuz kaptana ticari baskı olduğu resmi raporlara girdi. Bugün Türkiye'de de gerek limanın, gerek geminin ticari baskılarla pek çok emniyet unsurunun gözardı edilmesini istediği hadiseler olabiliyor. Elbette hiç kimse kötü değil. Ancak kurallar iyiler için değil, iyileri korumak için yapılır. Amerikayı yeniden keşfetmeye gerek yok. Bizim IMPA olarak da , Türk Kılavuz Kaptanlar Derneği olarak da, ortaya koyduğumuz görüş şudur: bir geminin güvenle yanaşmasını öngören kamu çıkarları ile, geminin en hızlı şekilde yanaşmasını isteyen armatör, acente veya liman çıkarları çoğu zaman paralel olmayabilir. Kılavuz kaptan burada tarafsız olmak zorundadır. Sayın Köseoğlu'na sormak isterim: 2006 sonunda yürürlüğe giren Kılavuz Kaptanların Eğitimi, Belgelendirilmeleri ve Çalışma Usulleri hakkında Yönetmelik ile kılavuz kaptanlara güvenli görmedikleri gemilere kılavuzluk hizmeti vermeyi reddetme hakkı veriliyor. Kendi limanında kaç kere bu madde uygulanabildi? Ya da bu maddenin kendi limanında uygulanabilirliği var mı? Bakın bu madde Türkiye'de pek çok kez uygulandı. Nerelerde uygulanabilir, nerelerde uygulanamaz o sisteme bakmak lazım. Kamu çıkarlarını esas alan bir hizmettir kılavuzluk hizmeti. Zemini limanlara bağlıdır demekle olmuyor. Kılavuz kaptanlık mesleğinin olmazsa olmazlarını ne ölçüde yürürlüğe sokabilmişsiniz ona bakın derim o zaman ben de. Dilerim bunları söylemekle sevdiğim ve saydığım bir insan olan Sayın Köseoğlu'nu incitmemişimdir. Kendisiyle bu konuları ayrıca görüşeceğim, herşeyi medya önünde konuşmamız gerekmiyor, kendi aramızda da belli platformları oluşturabilmemiz gerekiyor. Haberleşme kanalları açmamız gerekiyor. Bu anlamda medya çok iyi bir haberleşme platformu değil. Karşınızdakinin ne demek istediğini yanlış anlayabiliyorsunuz, muhabir kendine göre filtrelemiş olabiliyor, vesaire. Bizler denizciyiz, kendi aramızda haberleşme kanalları açmalıyız. Medya aracılığıyla haberleşmemeliyiz. Sonuçta hepimiz Türk Denizciliği için ve Türkiye için çalışıyoruz, amacımız Sayın Başbakanın da her zaman çok güzel ifade ettiği gibi, kazan-kazan felsefesi ile olmalı. Ben senin gözünü oyup kazanayım kavgalarıyla hepimiz beraber kaybedeceğimize elele vererek hem hep beraber kazanalım, hem denizlerimiz ve ekonomik varlıklarımız korunsun, hem de Türkiye kazansın.

Yoğurt satar gibi satılmaz derken sanırım bu hizmetlerin kılavuzluk konusunda uzman, ne yaptığının bilincinde olan, dünyadaki benzer örneklerine göre kurulmuş ve denetlenen ve rekabete kapalı ortamlarda verilmesini söylüyor ki bu görüşlerine katılmamak olanaksız. Sayın Köseoğlu elbette ki Türkiye'de hangi kuruluşların bu tanımlamaya uyduğu konusunda bir düşüncesi vardır, yoksa da bu konuda kendisine yardımcı olabiliriz. Kılavuz Kaptanların Dernek ve ticari faaliyetlerin içinde fazla yer aldığı konusunda sanırım Sayın Köseoğlu bizim yönetimimizden evvelki dönemi kastetmiş. Dernek yapılanı ticari faaliyet olarak öne çıkarırsa yanlış zemine kayar derken de yine haklı Sayın Köseoğlu; ancak sanırım yine bizden önceki yönetimin dönemini kastetmiş. Sayın Köseoğlu biraz geriden takip ediyor. Bizler her zaman kılavuzluk hizmetlerinin limanlar ve acenteler gibi üçüncü tarafların ticari baskılarından arındırılmış düzen içerisinde kamusal yanına özen gösterilerek verilmesi gerektiğini söylemiş ve bu esasta hareket etmişizdir. Benim bu konuda yazdığım yazı, yaptığım konuşmalar onlarcadır. Bu varsayımı bizim üzerimize almamız olanaklı değil.

Bir şey daha var; Sayın Köseoğlu kılavuz kaptanın rolü abartılıyor demiş. O bu sözleri söylerken, Dünya Denizcilik Günü Londra'da Uluslar arası Kılavuz Kaptanlar Birliği IMPA'nın Genel Merkezinde IMO Genel Sekreteri Mitropoulos ve İngiltere Kraliyet Ailesinden Prenses Anne'in katılımıyla kutlanmakta idi. Ben de bu bilgiyi Sayın Köseoğlu'na ithaf ediyorum ki kılavuzluğun önemini anlatacaktır.

Sizinle ilgili bir internet sitesi sürekli bir kampanya yürütüyor. Hatta size sorular yöneltiyor. Neden suskun kalıyorsunuz?

Bu kişilerin daha önce röportaj talepleri olduğunda hep kabul ettik. Hatta bir keresinde, benimle yaptıkları röportajı daha yayınlamadan benimle tartışma içerisinde olan karşı tarafa gönderdiler. Sonra da Allah onları şaşırttı, adresi yanlış yazarak maili bana gönderdiler.  Yani meslek etiğine bakın, yaptıkları bir röportajı daha yayınlamadan  karşı tarafa kopya veriyorlar. Yapılan kişiye sormadan. Şimdi bu insanlar çıkıp şundan bundan erdemden bahsedince bize ninni gibi geliyor haliyle. Bıraksınlar bu işleri. Bu işlerin sonu yok, baksınlar örnekleri var. Bu ülke için çalışan, uluslararası alanda bir ismi olan kişileri karalayacaksın, ondan sonra da Avrupa Birliği vesaireden dem vuracaksın. Ondan sonra da Avrupa Kılavuz Kaptanlar Birliğinin Genel Kurulu'nu Antalya'da yaptırma kararı aldırtacağız bunu haber bile yapmayacaksın, ama IMPA Üyeliği diye de Derneğe sormadan Derneğin avukatı kesileceksin. Biz sana vekalet vermedik. Bırak avukatlığımızı. Biz kendi hakkımızı kendimiz ararız, IMPA Üyesi olacaksak oluruz, olmayacaksak olmayız. Sana mı kalmış? Bakın ben bana gelip soru soran hiç kimseyi bugüne kadar geri çevirmedim. Bir insana nasıl soru sorulur? Sizin yaptığınız gibi, ararsınız isteğinizi belirtirsiniz, soruları yöneltirsiniz, biz de cevaplarız ve yayınlarsınız. Sizin şu anda yaptığınız gibi. Siz başvurur da biz hayır kardeşim senin sorularına cevap vermiyorum dersem bunu da yayınlayabilirsiniz. Ama soruları bana sormadan, haber dahi vermeden, kamuoyunu yönlendirmek amaçlı ve çoğu da gerçeklerle alakası olmayan, karalama amacı güden soruları kendinizce yayınlarsanız, o zaman sizin samimiyetiniz sorgulanır. O zaman amacınız üzüm yemek değil adam dövmektir. O zaman medya değil tetikçi medya olursunuz. Yapılan budur. Bizim adresimiz de, Derneğimizin adresi de telefonları da bellidir. Bize kimse başvurup ne soru sordu, ne bilgi talebinde bulundu, ne de görüşme isteğinde bulundu. Zaten bu gibilerin amacının kamuoyunu doğru  bilgilendirmek olmadığı açık. Onlar kamuoyunu gerçeklerden farklı yönlendirmek istiyorlar. Bu yüzden amaçları cevapları kamuoyuna ulaştırmak değil, kendi taraflı sorularıyla kamuoyunu bizim aleyhimize yönlendirmek. Bu denizciliğimizin zararına olmaktadır, bu kötü niyetli kişiler Türkiye'ye de, denizciliğimize de zarar vermektedirler.Allah ıslah etsin demekten başka yapacağımız bir şey yok. Biz doğruları anlatmaya gücümüz yettiğince devam edeceğiz. Kötülerin sonu her zaman olduğu gibi yine hüsran olacaktır. İyiler daima kazanır. Biz buna inanıyoruz.

Dernekte göreve geldiğinizden bu yana ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

Başımıza gelenler herhalde pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Gökkubbeyi üzerimize yıkmaya kalktılar. 12 Kasım 2006 tarihinde, Dernek tarihinin en yüksek katılımlı genel kurulunda, katılımcıların tamamına yakınının oyunu alarak göreve geldik. 3 gün sonra, 15 Kasım'da Uluslararası Kılavuz Kaptanlar Birliği'nin Genel Kuruluna katılmak üzere Küba'ya hareket ettik. Burada 9 aday arasından birincilikle yeniden Uluslararası Kılavuz Kaptanlar Birliği'nin Başkan Yardımcılığı'na seçildim. Türkiye'ye döndük, Kılavuzluk Mevzuat Paneli'ni gerçekleştirerek denizciliğimizde diyalog ve entellektüel paylaşım dönemini başlatalım istedik. O dönemde müessif bir olay başımıza geldi, değerli bir kılavuz kaptanımızı, Baba Lütfü'yü müessif bir kazada kaybettik. Biz bu konularla ilgili iken, hakkımızda birileri, Devletin tüm kurumlarına şikayet mektubu yazdı. Mektup Mehmet Ali Yılmaz adlı sahte isim ve imza kullanan sahte adres veren bir kişi tarafından yazılmış sahte bir mektuptu. Mektup doğrudan beni, Yönetim Kurulumu ve derneğimizi yok etmeyi hedef alıyordu. Düşünün, 12 Kasımda seçim olmuş, bizim Dernek Yönetimimizin resmen göreve başladığı tarih 6 aralık, ve bu mektubun gönderilme tarihi de 6 Aralık. Yani biz derneğe gelmişiz, aynı gün bilumum organize suçları işleyerek Derneği bir organize suç merkezi haline getirmişiz. Bu mektup, muhtemelen göndereni destekleyen belli sitelerde yayınlandı. Çok büyük çirkinlikler yapıldı. İnsan olanın utanması gereken insanlık suçları işlendi. Haklı olmadıkları için ortaya çıkamayanlar işi çirkefliğe, pisliğe ve belden aşağı vurmaya döktüler. Bir şey daha söyleyeyim. Aynı mektubu İngilizceye çevirerek aynı isim ama bu kez farklı imzayla dünyanın 45 kılavuzluk kuruluşuna gönderdiler. IMPA'ya mektup yazdılar, sizin Başkan yardımcınız Türkiye'de suçlar işlemiştir, aranmaktadır, aktif kılavuzluktan el çektirilmiştir diye iftiralarla dolu yazılar yazdılar. Bu yazıları yazarken de dediklerini Türkiye'de gerçekleştirmek için olmadık iftiralar attılar. Yani aklınıza hayalinize gelmez şeyler. Hep sahte isim ve imza arkasına saklanıldığı için de bir şey yapamıyorsunuz. Şimdi bu kişiler elbette Uzay'dan gelmediler. Bunu yapanların, yani Türkiye'den çıkıp uluslararası alanda isim yapmış bir kişiyi yok etmek için olmadık iftira atan ve çirkeflik yapanların ben sadece Türklüğünden değil, insanlığından da şüphe ediyorum. Bunlar ormanı yakıp sonra kenardan ağlayan ikiyüzlüler gibi, hem derneğin başına olmadık işleri açtılar, hem de bizim üyelerimize karşı "Bakın Cahit geldi bunlar oldu, seçmeseydiniz bunlar olmayacaktı" propagandası ile üyelerimizi yılgınlığa ve umutsuzluğa gark etmeye ve sindirmeye çalıştılar. Bunların yer aldığı internet siteleri ortada. Ben bu yaşıma kadar hep ilkelerimle yaşadım ve hiç bir hukuksuzluğun içerisinde olmadım. Ben gücümü doğruluktan ve dürüstlükten alıyorum. Başka hiç bir şeye de güvenmedim. Gerçekler er geç ortaya çıkıp, yalancının mumu yatsıya kadar yanacaktı ve nitekim öyle oldu. Avrupa Kılavuz Kaptanlar Birliğinin Almanya'da bu yaz yapılan genel kurulunda kürsüye çıktım ve bütün bu çirkeflikleri yapanları ve neden yaptıklarını anlattım. Salon alkıştan inledi, bütün Avrupalı kılavuz kaptanlar bize sahip çıktılar. Bu kişiler artık dünyada hiç kimseye bir şey anlatamazlar, maskeleri düştü. Herkes artık bunların çevirdikleri oyunları öğrendi. Şimdi Türk Kamuoyu da öğrenecek ve bu kirli oyunları oynayanlar tamamen tarihin unutulması gereken sayfalarına gömülecekler. Kaçınılmaz son budur; çünkü onlar hakka ve doğruya değil yalana, belden aşağı vurmaya ve doğru düzgün insanları yalan ve iftira ile isimlerini de saklayarak karalamaya girişmişlerdir.

Sizin önceki yönetime karşı yanlışlarınız olmadı mı?

Geçmiş dönemde kılavuzluk hizmetlerinin temel ilkelerine ters işler yapıldı. Bakınız geçici bir dönem büyük kargaşa yaşandı kılavuzluk hizmetlerinde. Biz buna neden olanların arkasında olsaydık, bizden iyisi olmayacaktı. Kişisel çıkar peşinde olsaydık öyle yapardık. Biz ilkelerimiz doğrultusunda hareket ettik. Bunu da çok açık ortaya koyduk. Kılavuz kaptan, armatör acente ve tesis sahibi arasında tarafsız olmalıdır, kılavuzluk teşkilatı bunlarla işbirliği yapamaz, bu kılavuzluğun temel ilkelerine terstir dedik. Kişileri hedef almadık. Kimseye iftira atmadık. Kimse hakkında sağa sola iftira mektupları yazmadık. Kişisel olarak kimseyi karalamadık. Ama yapılan yanlışları da ortaya koyduk, prensipler çerçevesinde, kişileri hedef alarak değil. Bunları o kişilerin bulunduğu ortamlarda, yüzlerine karşı söyledik. Bu kişisel bir hesaplaşma değildi. IMPA Başkan Yardımcısı kimliğimle yapmam gerekeni yaptım. Sonuçta bizleri görevlendiren Genel Kurul demokratik bir ortamda yapıldı. Herkes çıkıp özgürce konuştu derdini anlattı. İnsanlar bir karar verdiler. Bu karardan sonra en azından yeni yönetim kurulunun görev aldığı dönemde çalışmasını bekleyip izleme nezaketi gösterilebilmeliydi. İşbirliği yaptıkları çevrelerin bütün imkanlarını kullanarak Derneğin üzerine gelindi. Yani Allah'tan reva olmayan işler yapıldı. Hala bu insanlar bir gün başka bir gün başka çirkinlikler sergilemeye devam ediyorlar. Gerçekleri saptırıyorlar, neler neler oluyor. Amaçları kılavuzluk hizmetlerini yıpratmak olan çevreler de alıyorlar bu kişileri kullanıyorlar, sponsorluk yaptıkları web sitelerinde hiç bir fikirsel değeri olmayan bu laf salatalarını yayınlıyorlar. Kurumsal olarak bizim görüşlerimizi yayınlamayıp meslekten kovulmuş kişilerin meslek adına açıklamalarını yayınlamayı tercih ediyorlar. Daha ne diyeyim? Yani bu insanların niyetlerinin ne olduğunu daha fazla açıklamaya gerek var mı?

Önceki Yönetim bir mücadeleye girişti, nedenini anlayamadığımız bir mücadele. Kişileri hedef alarak ve olaylar kişiselleştirilerek bir mücadeleye girişildi. Temelde haklılığı olmayan bir mücadele. Ben bazı temel gerçekleri çok sonradan öğrendim, baktım ki olayın rengi başka. Bir ilke çerçevesinde yola çıktıysanız o ilkeyi bozmayacaksınız yolun sonuna kadar. Dere geçerken at değiştirmek olmaz diye söz vardır. Niye çünkü dereye düşer boğulursunuz. Hikmeti bu. Tabii bunun sonucunda çok büyük bir kargaşa yaşandı. Eğer minare çalıyorsanız kılıfını hazırlayacaksınız. Eğer minareyi çaldınız ve kılıf ortada yok yakalandıysanız da kimseyi suçlamayacaksınız. Kendim ettim kendim buldum deyip masaya gelen faturayı kabul etmeniz gerekir. Bu yeniden kişileri hedef alarak, belden aşağı bir mücadele yürüterek, çapsız insanların çirkin söylemlerinden ve yazılarından medet umarak bir yerlere varılacak bir iş değil. Bizler iyiniyetli insanlarız. Kimseyle uğraşma çekişme peşinde değiliz. Sadece ilkeleri savunuyoruz. Bir söz vardır, küçük insanlar kişileri, orta insanlar olayları, büyük insanlar fikirleri tartışırlar denir. Büyük insan olamayız ama en azından gelin küçük insanlar olmayalım. Kişilerle uğraşmayalım, kişileri hedef almayalım, çirkef ve belden aşağı insanlık suçu olaylarına girmeyelim diyoruz.

Deniz Ticaret Odası ile ilişkiler ve Sayın Metin Kalkavan hakkında ne düşünüyorsunuz? Yaşananları normalleştirmek için neler yapacaksınız?

Deniz Ticaret Odamız sektörün ticari açıdan yönlendirildiği yer. İdari açıdan Denizcilik Müsteşarlığı yönetiyor. Deniz Ticaret Odası ile biz iyi ilişkilerden yanayız her zaman. Göreve geldikten sonra yaptığımız Kılavuzluk Mevzuat Panelinde DTO Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Metin Kalkavan'ın panel yönetici olmasını istedik sağolsun o da kabul etti. Bizim tercihimiz hep iyi ilişkilerden yana oldu. Onlar da bizleri Meclis toplantılarına davet ediyorlardı. Ancak Deniz Ticaret Odasının İzmit Körfezindeki işlerde taraf olması bizim ilişkilerimizi bozdu. Bir kere bize yönetime geldiğimizden itibaren önyargılı yaklaştılar Oda içerisinde bazı çevreler. Yine bizden yana değil, ama bizim burada gerek rekabetle ilgili, gerekse kılavuzluk mesleğinin temel doğruları ile ilgili duruşumuz Oda içerisinde etkin bazı çevrelerde Derneğimizin dışlanmasına yol açtı ve bu tutum nedendir bilmiyorum, Sayın Metin Kalkavana da yansıdı. Bir örnek vereyim bu konuda, yani Odanın tutumu konusunda. Bakan düzeyinde katılımın olduğu bir meclis toplantısında, Meclis Üyelerinden Sayın Kenan Türkantos, söz aldı, ve konuşmasında "Türk Kılavuz Kaptanlar Derneği Yönetiminin ele geçirildiğini, Dernek Genel Kurulunda üyelerin oylarının parayla satın alındığını" vesaire, asılsız ve çirkin ithamlar içeren bir konuşma yaptı. Ben de Dernek Başkanı kimliğimle bu toplantıda bulunuyordum, haliyle bu açık sataşmadan ötürü Meclis Başkanlığını yürütmekte olan Sayın Erol Yücel'den cevap hakkı için söz istedim. Sayın Yücel kendi önceki söylemleri ile hiç örtüşmeyen bir şekilde meclis üyesi olmadığımızı, zaten daha önce bir tarihte de bir toplantıyı erken terkettiğimizi bahane ederek söz vermedi, cevap hakkımız engellendi. Aynı Erol Yücel daha evvel tüm konuşmalarında Sivil Toplum Örgütlerinin Başkanları DTO Meclisinin doğal üyesidir her zaman gelebilirler derdi. Biz de bu söylemden cesaret alarak gitmiştik, ama artık gitmiyoruz. Böyle davranıldıüı için. Zaten sağolsunlar  davet de etmiyorlar. Şimdi sonrasında daha da acı bir şey oldu. Bir sivil toplum örgütünün genel kuruluna çamur atılıyor ve o örgütün başkanına en azından cevap hakkı kullandırılmıyor. Bu ortama her şey denir ama demokratik ortam denemez. Bu olay dünyanın her yerinde nasıl tepki görür? Bizim sözde denizcilik basınında tepki olmadığı gibi biz hem mağdur hem suçlu olduk.Kendisine sivil toplum yanlısı medya diyen bazı sözde siteler yanlışı övmenin yarın bir gün bumerang gibi gelip kendilerini bulacağını hesap edemeden “İstikbal azarlandı” diye sevinç manşetleri attılar! Varın ondan sonra gerisini siz hesaplayın. İşin çivisi çıkmış mı çıkmamış mı bu konuda yorumu okuyucularınıza bırakıyorum. O zaman biz yine çıkıp bir laf etmedik bu konuda, haklı olduğumuz halde. Sineye çektik. Ama baktık ki, sanki denizciliğimizin başka sorunu kalmamış gibi, sanki kılavuzluk hizmetleri bir sorunmuş gibi, Deniz Ticaret Odası kılavuzluk konularında mütemadiyen konuşuyor, İdare'yi yönlendirmeye ve etkilemeye uğraşıyor, ve bu süreklilik halini almış; ve inatla Derneğimizi de en azından farklı bir ses olsun diye bile toplantılarına çağırmıyor, o zaman Yönetim Kurulumuz değerlendirdi ve oy birliği ile üzüntülerimizi bildirme kararı aldık. Sayın Erol Yücel bunun  üzerine de hiç gereksiz sözler söyledi. Kalkıp demokratik bir seçimle gelen  Dernek yönetimimizin aldığı kararı "bilmiyorum tüm kılavuz kaptanlar tarafından paylaşılıyor mu" şeklinde hiç gereksiz sözlerle yorumlayarak bizim iç işlerimize karışmaya kalktı. Biz ona "Sizin sözleriniz acaba tüm DTO Üyelerince onaylanıyor mu, bundan sonra demokratik kuruluşların meşru söylemlerini acaba o kuruluşun iç işlerine burnumuzu sokarak mı değerlendireceğiz" diyebilirdik, kendisine saygımızdan yine demedik. Yani kısaca şöyle söyleyeyim; biz Deniz Ticaret Odamıza savaş filan açmış değiliz. Biz bu işleri kaşıyarak bizi birbirimize düşürmeye çalışanların kimler olduğunu ve niyetlerinin bu işlerden ne kazançlar sağlamak olduğunu iyi biliyoruz, o oyunlara gelmeyiz. Biz düşüncelerimizi böyle kirliliklerden tamamen arı tutuyoruz, onlar bizi zerre kadar etkilemiyor. Ama Derneğimizin rotası bellidir ve şaşmadan o rotayı da izleriz. Deniz Ticaret Odamıza istedikleri her zaman katkı sağlarız. Kılavuz kaptanlar her gün farklı farklı uluslardan farklı farklı gemilerle iç içe yaşayan, denizcilik sektörünün nabzını tutan uzman kişilerdir. Bizim uzmanlığımızın DTO'ya yararı dokunur. Ama DTO şu İzmit Körfezi saplantısından kurtulmalı. Orada hizmet veren bir teşkilat var, ve bu teşkilatın izni 2016 yılına kadar sürecek. 2016 yılına kadar bu teşkilatın yıpratılmasına yardımcı olmamalı dersem yine kızacaklar ama, demeyeyim engel olmaya yardımcı olmalı diyeyim. Burada yanlış DTO'nun belli üyelerinin bir kılavuzluk römorkörcülük şirketi kurmasında da yatıyor. Limanlara girip çıkan ve kılavuzluk hizmetini kullanan  armatör ve acenteler kendileri kılavuzluk işi yapmamalılar, dünyanın hiç bir yerinde örneği yok. İzin verilmez, çünkü farklı çıkarları temsil ediyorlar. Şimdi DTO da bunun sıkıntılarını yaşıyor. Başkanı aynı zamanda bir kılavuzluk ve römorkörcülük şirketinin de Yönetim Kurulu Başkanı. Bence bu doğru değil. Hem armatör, hem de kılavuzluk ve römorkörcülük yönetim kurulu başkanı, hem de Deniz Ticaret Odası başkanı olunca, tarafsız olmak zorlaşır. Körfez'de bir kaza meydana geldi, daha kazayla ilgili soruşturma devam ederken, DTO Kürsüsünden  bize göre içerde oldu vesaire gibi oradaki kılavuzluk teşkilatını suçlayıcı sözler söyledi. Şimdi bu sözler kimin işine yarar? Normalde hiç kimsenin. Ama oradaki hizmetleri ondan alsınlar bana versinler diye uğraşan kuruluşlar varsa onların işine yarar. Siz de bu kuruluşun başındaysanız sözlerinize de başka gözle bakılır, kendi kendinizi yıpratırsınız. Şimdi biz kılavuzluk hizmetlerinin düzen içerisinde verilmesi noktasından bakıyoruz hadiseye. Bence bir işi alıncaya kadar çekişme olur, alındıktan sonra alan kuruluş tebrik edilir, ve bir sonraki ihaleye kadar dostluk devam eder.Kişisel kinler ise hiç olmamalı. Böyle olmalı, düzen böyle sağlanır.  Sayın Metin Kalkavan sıradışı bir insandır. Denizcilik sektörümüzde önemli bir karakter ve çok saygıdeğer bir insandır. Kendisi ne düşünür bilmem ama, benim kendisine özel bir sevgim, saygım ve sempatim vardır. Daha Deniz Ticaret Odası Başkanı olmadan, Ankara'da Müsteşarlıktaki bir toplantıda karşılaşmıştık, sanırım 8-9 sene önceydi. O zaman yine kılavuzlukla ilgili bir konu tartışılmakta idi. Tartışma o kadar hararetli idi ki, ben de o zamanlar daha çok deneyimsizim, bir türlü söz alıp konuşamıyorum, ya da söz alsam kesiyorlar. Sayın Kalkavan o zaman hiç unutmuyorum, kendi hoşuna gitmeyecek şeyler söyleyeceğimi bile bile, yahu durun da Cahit Kaptanı bir dinleyelim demişti. O zaman demokratik tavrı beni, çok etkilemişti. Kendisiyle ilgili benim kampanya yürüttüğüm vesaire şeklinde provokasyonlar yazılar yazılıyor aslı astarı yoktur. Ben eleştiri sınırlarını zorlayan hiç bir şeyin yanında tarafında olmam, yayılmasına yardımcı da olmam. Bence Sayın Kalkavan barışı tesis edebilecek olan tek kişidir. İzmit Körfezinde hizmet vermekte olan teşkilat var, orayla ilgili kavga bitmeli. Türkiye'nin denizleri herkese yetecek kadar geniş, az önce de söyledim. Deniz Ticaret Odamız barışın tesisinde liderlik etsin. Meclis toplantılarında temcit pilavı gibi her dem kılavuzluk gündeme getirilmesin. Sayın Altan Köseoğlu'na bu noktada da katılıyorum: nedir her gün medyada kılavuzluk konuşuluyor. Bu insanlar bunu neden yapıyor. Denizcilik medyası para kazanacaksa artık kılavuzluk sektöründeki anlaşmazlıkları körüklemekten yarar beklemesin. Artık herkes dersini aldı. Kılavuz kaptanlar da dersini aldı dost diye yaklaşıp arkadan vuran hainlerden. Artık bu işler bitmiştir. Bazı kişilere medya adı altında sponsorluk yapacak kişilere de bizim başımıza gelenler ders olsun.

Peki tekrar IMPA Üyeliği konusuna dönersek, Dernek IMPA Üyesi oldu mu, olmadıysa olacak mı?

Geçmişte bu konu çerçevesinden çıkartılarak speküle edildi. Hala daha edilmeye çalışılıyor. Geçmişte Derneğin IMPA üyeliğinden çıkması geçmiş Yönetimin tercihidir. Aidat ödenmedi, ödenmediği gibi IMPA Aleyhinde Yönetim Kurulu Üyeleri kampanya yürüttüler. Bizzat benim bulunduğum ortamlarda IMPA'yı küçük düşürücü sözler söylendi. Elbette bunlar değerlendirilecekti. Üyelik askıya alındı. Şimdi Dernek Yönetiminin önünde IMPA'nın açık teklifi var. Dilediğimiz zaman üye olabiliriz. Ancak bedeli yılda 30 bin ABD Dolarının üzerinde. Küba toplantısında aidatlarda %35 lik artış yapıldı. Her üye kuruluş kişi başı 85 Dolar ödeyecek. Bizim 350 üyemiz var. Şu anda Derneğimizin bu aidatı ödeme gücü yok. Diğer IMPA Üyelerinin hemen hemen hepsi bizzat kılavuzluk hizmeti veren bu işten gelir elde eden kuruluşlar, o yüzden ödemeleri rahatlıkla yapıyorlar. Bizim Derneğimizin aidat geliri dışında geliri yok, bu gelir de Dernek masraflarını ancak karşılıyor. Dernek üye olsun demek tabii kolay. Başkasının kesesinden harcama yapmanın kolay olduğu gibi. Bizim maddi durumumuz şu anda elverişli değil, ancak teklifin tarihi de açık. Durumumuz uygun olduğunda değerlendireceğiz. Bir kuruluşa üye olmanın amacı oranın getirilerinden yararlanmaktır. Bizim böyle bir sorunumuz da yok. Böyle bir sorunu olanlar kimlerse bilsinler ki Derneğimizin böyle bir sorunu yok. Derneğimizin haklarını gerekirse biz savunacak güçteyiz, Diyojen'in deyimiyle, gölge etmesinler başka ihsan istemiyoruz.

IMPA Başkanlığı'na aday olacak mısınız?

Şu anda Küba Kongresinde seçilen ABD'li Mike Watson 3 yıl daha başkan, 2010'a kadar. Önümüzdeki yıl IMPA Kongresi'ni Bangkok'ta yapacağız, 2008'de. Burada geçtiğimiz yıl 2 yıllığına Yönetim Kuruluna seçilen İspanyol ve Güney Kore'li üyelerin ve Avustralya'lı Yönetim Kurulu Üyesi Steve Pelecanos'un görevleri sona erecek, yerlerine yenileri veya kendileri yeniden seçilecek. 2010 yılında ise Genel Kurul Sidney'de yapılacak. Burada hem Başkanın, hem de benim görev sürelerimiz doluyor. Ayrıca 2 yönetim kurulu üyesinin daha görev süreleri doluyor. Yani 2010'da Sidney'de toplam 4 değişiklik olacak. Adaylık konusunda henüz bir kararım yok. Ailem bütün zamanımı tüketen  bu işlerle ilgilenmemi artık istemiyor. Çünkü ben geçimimi temin için kılavuz kaptan olarak çalışıyorum. Yaptığım diğer görevler mesleki işlerdir ancak hayatımı da kazanmak için çalışmak zorundayım. Hepsi birden aileme ayırmam gereken zamandan alıyor. Uluslararası kuruluşlarda görev almanın bizde teşvik edici hiç bir yanı yok. Diğer bütün yönetim kurulu üyeleri kendi ülkelerinde bir şekilde terfi aldılar, ödül aldılar, bir şekilde özendirildiler. Bizde ise özendirilmeyi bıraktık "özenenler" yüzünden düşmanımız arttı. Şimdi bizde şöyle zannediliyor: seçiliyorsun ve gökten zembille bir yere iniyorsun, ve ondan sonra işler tıkırında gidiyor. Oysa o görevi aldıktan sonra insanın sırtına ağır bir yük biniyor, pek çok konuda ilave çalışmalar yapmak, bir şeyler üretmek zorundasın. İnsanlar zahmet değil hep rahmet peşinde. Zahmet çekmeden rahmet bulma peşindeyiz. Oysa dünya ölçeğinde böyle bir şey yok. Zahmetsiz rahmet olmaz. Zahmet çekene de yardımcı olmadan bu işler kurumsallaşamaz. Bizde böyle bir sorun var, bu kültür yerleşmemiş. O nedenle de bu işler kişisel fedakarlıkla bir yere kadar gidiyor. Ben de ikinci kez seçilerek o mevkiye tesadüfen gelmediğimi, IMPA içerisinde bir Türk olarak başarılı çalışmalar yaptığımı, istikrarlı çalışmalar yaptığımı belgeledim. İnsanlar sizi bir kez seçerler ama ikinci kez hem de güçlü adaylar arasından seçiyorlarsa bunun bir nedeni vardır. Ben ülkemizin adının çok  olumlu duyurduğumuza inanıyorum. Yine bizim ülkemizden aleyhimizde çıkarılan rezaletlere rağmen. Bakın onlar bile etkili olamadı, niye çünkü atasözü var yalancının mumu yatsıya kadar yanar diye. Onun için önce çalışma, doğru çalışma, üretme diyelim, zahmetsiz rahmet olmaz kültüründen uzaklaşmayalım, barıştan ve güzelliklerden yana olalım, denizcilik sektöründeki ayrık otlarını içimizde tutmayalım, Sayın Halim Mete'nin dediği gibi, bizler aynı tavanın balıklarıyız, birbirimize yardımcı ve destek olarak sektörümüzü daha yukarılara hep birlikte taşıyalım diyorum.

Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?

Evet, yaşam eski Türk filmlerindeki gibi değil. Yani hatırlarsanız eski Türk filmlerinde kötü adam vardır, hep kötülük yapar, iyi adam vardır, hep iyilik yapar siyah beyaz ayrımı gibi. Gerçek yaşam böyle değil, siyah beyaz değil, gri diyebiliriz. Yani gerçek yaşamda her iyi biraz kötü, her kötü de biraz iyi olabilir. Bunun derecesi önemli. Ben insanların yaptıklarını anlattım, hiç kimse için kötü tanımlaması yapmak istemem. Herkesin içindeki iyi yanıyla yaptığı kötü işleri değerlendirerek kendisini sorgulayarak kötü yanını törpülemesini ve artık denizcilik sektörümüzde ve özellikle kılavuzluk hizmetlerinde artık huzurlu çalışma ortamının geri gelmesini diliyorum. Ramazan Bayramına yaklaştığımız şu günlerde sanırım bunu yapmak daha anlamlı olur. Çünkü iftira sadece hukukta suç değil, dinimizde de en büyük günah. Herkese sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.

Sayın İstikbal, bize zaman ayırdığınız için biz de size teşekkür ediyoruz.

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Aliye Luna 2007-10-01 14:36:52

beyazlara hep gri dedik

darılmasın diye siyahlar

rüzgarın adını esinti koyduk ki

korkmasınlar



bir zamanlar çiçektiler

sulanmadılar soldular

yumuşaktılar

taş oldular ki

kırılmasınlar



prensesler ve prensler

hiç bir zaman gelmediler

birini beklemek en kolay iş ki

incilmesinler



bedenimiz bize yabancı

yasaklarımız var susulan

aşkımız basite indirgenmesin ki

utanmazsınlar



kimi değiştirmeyi bilmez di

kimi zaten hiç istemezdi

bırakın dünyayı yerdinde kalsın ki

ürkmesinler



koca adamın kurdu kocamaz

kocasa bile kendi anlamaz

benim şarkılar biraz farklıdır

kusura bakmasınlar



b.ortaçgil

Avatar
Yılmaz Durmuş 2007-10-02 09:46:22

Yayılmaları, filizlenmeleri, güçlenmeleri, kök salmaları bu ülkeye demokrasinin gerçekten gelebilmesi için şarttır. kendini "birey" olarak gören herkes ilgilendiği alanda çalışmalar yapan sivil toplum örgütlerine üye olmalı. üye olmak da tek başına yeterli değil. aidatını düzenli ödemeli, aktif katılımda bulunmalı, olup bitenlere seyirci kalmamalı, tavrını özgür iradesiyle zamanında koymalı; isteklerini, taleplerini, fikirlerini, tepkilerini bu örgütler aracılığıyla ifade etmeli.

bu toplum "sivil" olabilmeyi, kendine güvenebilmeyi başaramazsa, kendi başına "vasilere ihtiyaç duymadan da ayakta kalabildiğini" (önce kendine) gösteremezse ne mi olur?

"kendi başına kalırsa ya davulcuya ya zurnacıya kaçar bu haspa" diye 10 yılda bir mütemadiyen falakaya yatırıp eşşek sudan gelinceye kadar sopa çekerler de gıkını bile çıkartamaz.



"türkiye'de gongo'ların iki farklılığı göze çarpmaktadır. 1) hükümet tarafından değil, daha çok "gözükmeyen devlet" tarafından kurdurulmakta ve desteklenmekteler. 2) türkiye'nin çıkarlarını yurt dışında savunmaktan çok, kendilerini türkiye'deki insan haklarının geliştirilme sürecini önlemeye adamış bulunmaktalar."

gongo'lara (government organized ngo's) benzer şekilde, özel sektör tarafından finanse edilen sivil toplum kuruluşlarına verilen isim. (business organized ngo's) bağımsızlık ve tarafsızlıklarının tartışılır olması kaçınılmaz.

bi de fgongo vardır foreign government organized non governmental organization mealinde

halk arasında sivil toplum kuruluşu olarak bilinen ama kendi aramızda stk dediğimiz oluşumlar, böyle bir devletin imajını pekiştiren vitrin malzemeleri de sayıldığından ne kadar çok ve ne kadar güçlü olurlarsa bir devlet başkanı o kadar artistik pozlar takınabilir.



yani bir gün birisi başbakana çıkıp derse "kardeşim sizin demokrasiniz nerede?" başbakan da çıkıp "işteee burda!"* diyerek sivil toplu kuruluşlarını gösterir. "bak ben kendi başıma karar almıyorum. biz de temsili demokrasi faslı çoktan geçti gitti. artık katılımcı demokrasi var. bu gördüğün stklar bizim her kararımıza müdahil olup yönlendirirler. hükümet ve halk birlikte karar veririz. onlara sormadan şuradan şuraya gitmem. yemin olsun" deme hakkını elde eder.



"bak ülkenin her tarafında üniversite var, binlerce üniversite mezunumuz bulunuyor" gibi şekil itibariyle doğru, ama pratikte maskaralık olan yalanlara benzer bir işlevi vardır gongoların.



üniversitelerin çoğunun eğitim kalitesinin rezalet mezunlarının işsiz olduğunu saklayıp bin tane üniversitem var. yalanı uydurulabilir.



gongo denen oluşumlar da vitrin malzemesini çoğaltan birimlerdir. yani 10 tane stk varsa bir 15 tane de devlet kuruyor. soran olursa da "bende 25 tane stk bulunuyor" diyebiliyor. yalnızca söylese iyi, bir karar alınacağında formalite gereği stk'lara danıştığında var olan tüm stklar "red" oyu verse toplam 10 red oyu çıkıyor. oysa yalnızca gongoların oyları 15 tane ve tüm kararların devlet lehine çıkmasını sağlıyorlar.



sonuç itibariyle gongo en genel tabiriyle devlet eliyle gizlice kurulan veya desteklenen, hükümet lehine çalışmalar yürüten sahte stk'lardır. "bu devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir" mantığının demokratik sürümü. silahla değil, demokrasiyle hile yapma atraksiyonu. kasa her zaman kazanır.

banner209

banner191

banner148

banner145

banner179

banner176