Erdoğan-Barroso Ortak Basın Toplantısı

Başbakan Erdoğan ile AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Durao Barroso yaptıkları görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenlediler.

banner227

Erdoğan-Barroso Ortak Basın Toplantısı

Başbakan Erdoğan ile AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Durao Barroso yaptıkları görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenlediler.

10 Nisan 2008 Perşembe 17:50
1926 Okunma
Erdoğan-Barroso Ortak Basın Toplantısı

ERDOĞAN: DESTEĞİN SÜRECEĞİNDEN KUŞKUMUZ YOK

ANKARA - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Komisyonun bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da ülkemizin AB'ye üyelik sürecine yönelik desteğini sürdüreceğinden bir kuşkumuz bulunmadığını bu vesileyle ifade etmek istiyorum'' dedi.

Başbakan Erdoğan ile AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Durao Barroso yaptıkları görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenlediler.

Erdoğan, Türkiye'ye Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı düzeyinde bir ziyaretin gerçekleşmesinin, Türkiye'nin AB katılım sürecine verdiği önemi göstermesi bakımından ayrı bir anlam taşıdığını vurgulayarak, şöyle konuştu:

''Görüşmemizde, Türkiye'nin AB'ye katılım sürecinde yaşadığı sıkıntıları da gözden geçirme fırsatını bulduk. Türkiye'nin özellikle geleceğe yönelik bu süreçte elinden gelen tüm gayreti, kararlılığı ortaya koyduğunu da ifade etme fırsatı bulduk.

Komisyonun, bugüne kadar olduğu gibi ileride de ülkemizin üyelik hedefine desteklemeye devam edeceğine inanıyoruz. Görüşmemizde ayrıca önümüzdeki dönemde açılacak fasıllar ve fasıllardaki açılış kriterlerinin karşılanmasına yönelik çalışmalarımızı da ele aldık.

Ayrıca, önümüzdeki döneme yönelik olarak AB ile yürüttüğümüz müzakere sürecinin ortak hedefinin üyelik olduğu ve bu konuda da bizim başka bir alternatif kabul edemeyeceğimizi her zaman ifade ettiğimiz gibi yine değerlendirdik.'' 

Barroso ile yaptığı görüşmede bazı uluslararası konuların da ele alındığını bildiren Erdoğan, bunların başında NABUCCO Projesi'nin geldiğini ve enerji faslında müzakerelerin başlamasını bu noktada önemsediklerini dile getirdi.

Türkiye'nin enerji stratejisinin önemli bir unsurunun Hazar, Orta Asya ve Orta Doğu enerji kaynaklarının kesintisiz bir şekilde ve çeşitlendirilmiş güzergahlardan dünya piyasalarına taşınması olduğunu kaydeden Erdoğan, şöyle devam etti:

''Görüşmelerimizde Kıbrıs konusundaki görüşlerimizi de Sayın Barroso'ya etraflıca izah ettik. Teknik nitelikteki müzakere sürecimizle ilgisi bulunmayan siyası konuların karşımıza çıkartılmaması gerektiğinin altını çizdik. 

Birleşmiş Milletler zemininde, kapsamlı ve adil bir çözüme ulaşılması amacıyla geçmişte olduğu gibi şimdi de gereken çabayı gösterme azminde olduğumuzu bu vesileyle bir kez daha, her zaman bir adım önde olacağımızı yine ifade ettik. Ve BM nezdinde kapsamlı bir çözüme ulaşılması yönünde çalışmaların ivedilikle başlatılması ve 21 Mart sürecinin bu noktada önemli olduğunu vurguladık ve öyle zannediyorum ki Sayın Barroso ile aynı fikirde olduğunu memnuniyetle müşahede ettik.

Bu çerçevede, Kıbrıs Türk halkının tabii maruz kaldığı ve şu anda da Kuzey'den Güney'e geçişlerde Güney'de yaşanan bazı sıkıntıları değerlendirme fırsatımız oldu.

Görüşmede, uluslararası toplumun ortak düşmanı olan terörizm tehdidini ele aldık. Bu konuda da yine düşüncelerimizin örtüştüğünü görmenin mutluluğu içerisindeyim.'' 

 Başbakan Erdoğan, AB Komisyonu Başkanı Barroso'nun Türkiye ziyaretinin gerek Türkiye'nin AB sürecine yönelik, gerekse geleceğe yönelik önemli adımlara bir milat olmasını da temenni etti.

Açıklamaların ardından soruları yanıtlayan Başbakan Erdoğan, yabancı bir gazetecinin ''Anayasa'da parti kapatmayı zorlaştıran taslağı şimdilik askıya mı aldınız?'' şeklindeki sorusu üzerine, ''Şu anda süreç bütün yönleriyle ele alınmak suretiyle devam ediyor. Belli bir noktaya geldikten sonra eğer gerekirse böyle bir adım atılır. Ama gerekmediği takdirde de hukuki süreç aynen izlenecektir'' dedi.

DenizHaber.Com

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
yıldırım DELİDUMAN 2008-04-11 09:28:25

Türkler hiçbir zaman sömürge yönetimine veya yabancı tahakkümüne maruz kalmadı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti için modernliği, hümanizmi, laikliği, kadın erkek eşitliğini ve dış dünyaya açılımı hiç bir kompleks duymaksızın savundu

Ülkemiz son günlerde yeniden dramatik gelişmelere sahne oluyor. Bu gelişmelerin nereye varacağını kestirmek oldukça zor. Çünkü dünyada da dramatik gelişmeler meydana gelmekte. Türkiye'yi dünya dinamiklerinin dışında değerlendiremeyiz.

Güç Batı'dan Doğu'ya kayıyor.

Ama Batı tayin edici gücünü kaybetmiş değil. Kimi ekonomistler göre dünya ekonomisi 1929'dan beri en belirsiz döneminden geçmekte. Ama bu defa fark Çin'in ekonomik süpergüç olma yolunda yükselişi. Bu yükseliş trendine Hindistan'ı da katmak gerekir. Ama her iki ülkedeki kalkınma hamlesi geniş halk kitlelerini vuran sefalet ücretleri, sosyal adaletsizlikler ve çevre felaketleri pahasına sürdürülüyor. Büyük enerji üreticisi Rusya ve büyük enerji tüketicisi Çin birbirine yaklaşıyor. Çin aynı zamanda potansiyel bir askeri küresel güç. Rusya petrol fiyatlarının artışından kazandığı paralarla ordusunu modernleştiriyor. Ama doğalgaz sahalarını geliştirmek için yatırım yapmıyor. Önümüzdeki yıllarda doğalgaz taahhütlerini karşılayamaması olasılığı Avrupa'da ve dünyada büyük bir enerji krizini tetikleyebilir. Terör sınır tanımıyor. Kitle imha silahları yayılıyor. NATO'nun Doğu Avrupa'ya genişlemesi Rusya, Amerika ilişkilerini gerginleştiriyor.



Küreselleşme: Ekonomilerin dışa açılması demek olan küreselleşme her yerde toplumların kırılgan kesimlerinde büyük dengesizliklere yol açıyor. Ama ayni zamanda insan hakları ve bireysel özgürlükler gibi evrensel değerlerin ülkeler arasında ve kıtalar arasında yaygınlaşmasına da sebep oluyor. İletişim teknolojilerinin gelişmesi bireylerin bu teknolojilere erişimini mümkün kılıyor. Birey ve birey gruplarının gücü artıyor. Bu durum kitlesel bilinçlenmelere ve haksızlık ve adaletsizliklere karşı kitlesel dirençleri harekete geçiriyor. Bireylerin kişisel tercihi on milyonlarla ifade edilince bu tercihler birdenbire küresel düzeyde büyük bir ekonomik ve siyasi güç haline geliyor. Devletlerin gücü bu tercihlerin yönünü kontrol etmek olanağını bulamıyor. Hatta çok uluslu şirketler dahi bireysel tercihler karşısında güçsüzleşiyor. Devletlerin haklarının korunmasından bireyin haklarının korunmasına doğru yöneliş belirginleşiyor. Liberal demokrasi, aynı zamanda sosyal içerik de kazanarak yaygınlaşıyor. Çevre bilinci gelişiyor. Yüzyıllarca erkeğin proletaryası olan kadınların siyasi ve sosyal yaşamdaki mücadelesi yavaş yavaş ete kemiğe bürünüyor.



Birleşmiş Milletler işlevsizleşiyor: Küresel sorunlar ulus devletlerin gücünü aşıyor. Küreselleşme dalgaları büyük küçük tüm ülkeleri etkiliyor. Küreselleşmenin etkilerinden korunmak ve bu olguyu yönetmek için ülkeler ortak çabalarını birleştirmeye çalışıyorlar. Bu durum ulus üstü yapılanmaları teşvik ediyor. Ama soğuk savaş dönemlerinin ürünü olan Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Bankası gibi klasik meşru hükümetlerarası kuruluşlar işlevsizleşiyor. Bu kuruluşlar uluslararası güvenliğin korunmasında yetersiz kalıyor ve uluslararası mali piyasalardaki istikrarsızlıkların önlenmesini sağlayamıyor.



Ulus Devlet: Bu durum ulus devleti yeniden güncelleştiriyor. Devletler arası rekabeti ve ihtilafları, hatta savaşları beraberinde getiriyor. BM işlevsizleştikçe Gönüllüler Koalisyonu gibi 19'uncu yüz yıl tipi ittifaklara ve güçler dengesi siyasetine dönüşler belirginleşiyor.



Dört Kutup: Stratejistler 21'inci yüz yıl dünya stratejik düzeninin, on beş ila yirmi beş yıllık bir zaman dilimi içinde Kuzey Amerika; Genişlemiş Avrupa; Çin-Rusya ve Afganistan-Orta Doğu-Kuzey Afrika ve siyah Afrika'daki eski sömürge ülkelerinden oluşan inanç dünyasının meydana getireceği dört kutup etrafında odaklanacağını söylüyor.(*)



Kuzey Amerika Kutbu: Bu görüşlere göre, en güçlü çekim merkezini bu gün olduğu gibi yarın da yine Kuzey Amerika Kutbu oluşturacak. Bilim ve teknoloji, silah sanayii ve inovasyonda liderliği elde tutmaya devam edecek olan Kuzey Amerika kutbu dünyada demokrasinin gelişmesini teşvike devam edecek. Ama uluslararası ilişkilerde, BM gibi çok taraflı kurumlardan daha çok, tek taraflı eylemlere ve askeri yöntemlere dayalı yaklaşımlarla güçler dengesi arayışlarını sürdürecek.



Genişlemiş Avrupa Kutbu: İkinci önemli çekim merkezini genişlemiş Avrupa Birliği meydana getirecek. Kıtanın tamamına yayılacak olan büyük Avrupa kutbu, sosyal adalet, kadın-*erkek eşitliği, farklılıklara saygı, insan hakları, özgürlük ve eşitliği öngören liberal demokrasi idealini Amerika ile paylaşmakla beraber, bu idealin ve barış ve refahın gerçekleşmesi için egemenlik paylaşımını öngören çok taraflı yöntemlere, uluslararası hukuka ve uluslararası kurumlara öncelik verecek. Entegrasyon yoluyla siyasi istikrar ve ekonomik refah arayışlarını sürdürecek.



Çin ve Rusya Kutbu: Büyük Avrupa alanının doğusunda kalan ve Hindistan hariç Asya'nın büyük kısmını kaplayan bölgelere Moskova-Pekin ekseninin oluşturacağı bir Egemenlik Kutbu hâkim olacak. Siyasi bakımdan otoriter, ekonomik bakımdan liberal Asyalı rejimlerden oluşacak bu eksen, kendi egemenlik alanlarına Amerika ve Avrupa Birliği'nin müdahale etmesini önlemek için uluslararası kurumlarla işbirliğini sürdürecek. BM düzeninin korunmasını isteyecek. Sosyal haklar, sosyal adalet ve işçi hakları, çevrenin korunması gibi ideallere itibar etmeyecek ve sefalet ücretlerine dayalı kalkınma modellerine hayır demeyecek.



İnanç Kutbu: Geri kalan bölgelerde, Afganistan'ı, Ortadoğu'nun büyük bölümünü ve Kuzey Afrika'yı ve Siyah Afrika ve Güneydoğu Asya'daki kimi eski sömürgeleri de içine alan geniş alanlarda, çoğu zaman devletsiz, hukuksuz, etnik ve mezhep çatışmalarının hüküm sürdüğü ve kısmen din temelinde yapılanmalara dayalı, fakat zengin doğal kaynaklara ve enerji kaynaklarına sahip bir İnanç Kutbu oluşacak.

Bu kutuplar arasındaki rekabet, evrensel değerlerin uluslararası ilişkilere hâkim olup olmaması mücadelesini de beraber getirecek. Saflaşmalar evrensel değerleri kabul eden ülkelerle kabul etmeyenler arasında belirlenecek.

Türkiye hangi tarafa ait olmak istiyor? Böyle bir dünyada Türkiye'nin yeri neresi olmalı? Bu sorunun yanıtı muhakkak ki okuyucularımızın her birinin takdir ve değerlendirmelerine ait. Ancak bu değerlendirme yapılırken bazı gözlemlerin de hesaba katılması faydasız olmaz.

Batı toplumu önemini koruyor. Uluslararası ilişkilerin omurgasını hâlâ transatlantik ilişkiler meydana getiriyor. Çin ve öteki Asya devlerinin etkileyici yükselişlerine ve buna mukabil Amerika ve Avrupa'nın bugün sergilediği bütün zaaflarına rağmen Batı dünyasının ve Batılı kurumların geleceği hakkında aceleci yargılara varmak aldatıcı olabilir. Bugün Amerika, Avrupa Birliği ile birlikte dünya nüfusunun sadece yüzde 10'nuna sahipken, uluslararası mal ticaretinin yüzde 50'sini ve dünya üretimin yüzde 63'ünü gerçekleştiriyor. Amerika'nın Belçika'daki yatırımları Çin'deki yatırımlarının dört katından fazla. Avrupa Birliği'nin, siyasi liderlik ve vizyon sorunlarını aşması halinde, uluslararası politikaları şekillendirecek yeterli ekonomik zenginliğe ve siyasi güce sahip olacağı ve özgürlük, sosyal haklar, çoğulculuk, hukukun üstünlüğü ve bireysel demokrasiyi yaygınlaştıran dönüştürücü işlevini sürdüreceği unutulmamalı.

Türkiye'nin de yeni şekillenen dünyada kendi yerini, vizyonunu ve stratejilerini, bu gerçekleri hesap ederek belirlemesinde yarar olacağı ve küreselleşmenin yarattığı ortak sorunlara ortak çözümler arayan demokratik ve laik ülkeler safında yer alması gerekeceği açık.

AKP ve Alternatifsizlik: Şu sıralarda yeni bir belirsizlik dönemine giren Türkiye'nin stratejik istikametine açıklık kazandıramamasının nedeni halen geniş bir oy tabanına sahip iktidar partisi AKP'ye bir alternatif yaratamamasından kaynaklanıyor. İktidar partisinin sorunu ise, stratejik önceliklerinin belirsiz, politik hedeflerinin de değişken olmasından kaynaklanıyor. Bu nedenle AKP yenilikçi ve reformist olmasına rağmen, süratle değişen ve büyük bir dinamizme ve canlılığa sahip Türk toplumunun enerjisini, gücünü ve potansiyelini modernleşme iradesine

tahvil edemiyor. Çünkü kamuoyu tereddütte. İktidar reform sürecinin devam ettiğini ve teknik toplantıların aksaksız yapıldığını öne sürüyor. Oysa son reform paketi 2004'te çıktı. Mesele teknik mesele değil. Gündem dört yıl önce kaydı. Toplum bunun farkında. Hükümetin savunmadığı süreçten desteğini çekiyor.



Üçlü kıskaç: AKP'ye oy vermek istemeyen seçmenlerin de ciddi bir sorunu var. O da, yönelecekleri yenilikçi ve reformist başka bir siyasi hareket bulamamaları. Ayrıca Avrupa Birliği kapılarının kapalı olması süreci kesiyor. Bu durumda Batı yanlısı, liberal ve dış dünyaya açık politikalar, siyaset yapanların ve seçmenlerin ihtiraslarına ve hayallerine hitap eden hedefler olmaktan çıkıyor. Böylece AKP'nin temsil ettiği geniş muhafazakâr tabanlı, fakat aynı zamanda değişim taraftarı hareket, görünür bir gelecekte siyasete atılmak isteyenler için istikbal vaat eden, elle tutulabilir, cazip tek kitlesel siyasi eğilimi oluşturuyor. Bu eğilimin dışında kalan siyasi hareketler ise dağınık, dar tabanlı, kendine dönük ve bölgesel ve yerel bir görünüm arz edip, yenilikçi, reformist ve değişim taraftarı olmaktan uzak. O zaman içe dönük milliyetçilik, İslamcılık ve izolasyonizm veya üçüncü dünyacılık Türkiye'de siyasetle ilgilenenler için başlıca seçenekler olarak kalmakta.



Alternatif: İnsanlığın ortak yürüyüşüne katılma: Türkiye'nin, çağdaş uygarlığın koşulları olan evrensel demokrasi kriterlerine ulaşabilmesinin, yani insan onuruna ve bireysel özgürlüğe öncelik veren, azınlıktaki düşünceye ve kadın-erkek eşitliğine saygılı, kişisel siyasetle dini inançları birbirinden ayırabilen, şeffaf, hesap verebilir, çok partili, adil bir yönetim hedefine ulaşabilmesi için bu üç seçenekli kıskaçtan kurtulması gerekiyor. Bunun yolu da 21'inci yüzyılda uygarlığı temsil eden liberal demokrasinin yukarıda saydığımız bu değerlerini kendi ülkemize layık görebilmemizden geçiyor.

Unutmayalım ki Türkler hiçbir zaman sömürge yönetimine veya yabancı tahakkümüne maruz kalmadı. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti için modernliği, hümanizmi, laikliği, kadın-erkek eşitliğini ve dış dünyaya açılımı hiçbir kompleks duymaksızın savundu. Atatürk'ün evlatları da bugün bu değerleri benimseyen ülkelerin oluşturduğu

Avrupa Birliği ile bütünleşme hedefini başkalarının bir dayatması olarak değil, insanlığın uygarlık yolunda yürüyüşüne katılma ideali olarak değerlendirmekten yüksünmezler ve enerjilerini ve güçlerini bu ideali gerçekleştirmeye hasrederlerse Türkiye içine itildiği kıskaçtan kurtulur.

O zaman yeni kurulan dünyada layık olduğu yeri alır. Demokratik, modern, hümanist ve laik bir Türkiye'ye, halen dört milyon vatandaş ve soydaşımızın yaşadığı ve 600 yıllık tarihimizi barındıran Avrupa kapıları da kapanmaz. Özdem Sanberk: Emekli büyükelçi, eski Dışişleri Müsteşarı

(*) Marc Leonard (CER) Divided World, The Struggle for Primacy in 2020 / 11/04/2008 Özdem SANBERK / Radikal





banner209

banner191

banner148

banner145

banner179

banner176