Karasuları ihlallerinde dur durak yok

Yeniyılla birlikte Atina'yla karasuları ihlali görüşmeleri sürerken, Yunanlı denizciler tatil yapmıyor.

Karasuları ihlallerinde dur durak yok

Karasuları ihlallerinde dur durak yok

Yeniyılla birlikte Atina'yla karasuları ihlali görüşmeleri sürerken, Yunanlı denizciler tatil yapmıyor.  

Genelkurmay Başkanlığı, Yunanistan'a ait 2 sahil güvenlik botu ile 13 balıkçı teknesinin, dün Kardak Kayalıkları bölgesinde Türk kara sularını ihlal ettiğini bildirdi.(AA)

DenizHaber.Com

YORUM EKLE
YORUMLAR
yıldırım DELİDUMAN
yıldırım DELİDUMAN - 11 yıl Önce

DOĞU AKDENİZ’DE OYNANAN YENİ OYUN SENARYOSU:

“DOĞU AKDENİZ’DEN TÜRKİYE’Yİ SİLMEK”



Doğu Akdeniz, bugüne kadar Türkiye için bir Kıbrıs meselesi olarak bilinmekteydi. Ancak Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin (GKRY) Şubat 2003 tarihinde Mısır, Ocak 2007 tarihinde Lübnan ile Doğu Akdeniz’de ‘deniz yetki alanlarının sınırlandırılması’ anlaşmaları yapması ve ardından 15 Şubat tarihinde bu anlaşmalarla belirlediği alanlarda uluslararası hidrokarbon arama ve işletme ihalesi açmasıyla, Doğu Akdeniz’de petrol krizi gündeme gelmişti. İşin aslına bakıldığında, meselenin yapay bir petrol krizi olduğu, temelde ise GKRY’nin Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığını öncelikle ikili anlaşmalarla belirleyip, sonra uluslararası arenada bunu tescil ettirerek bölgeyi kendi nüfuz ve egemenliği altına almak ve böylece Türkiye’ye Doğu Akdeniz’i kapatmak olduğu anlaşılmaktadır.



Doğu Akdeniz’deki meselenin suni bir petrol krizi olduğu, burada petrol arama ve çıkarmanın petrolün denizin çok derininde olması ve bu nedenle yüksek maliyet ve hatta bugünün teknolojisini zorlayacak yüksek teknoloji gerektirmesi dolayısıyla kar elde edilecek şekilde petrol çıkarmanın ticari olmamasından anlaşılmaktadır. Aynı şekilde, Doğu Akdeniz’de petrol arama bölgeleri için ortaya çıkan münhasır ekonomik bölge (MEB) ve ruhsatlandırma probleminin de aslında hukuki bir mesele olmadığı düşünülmektedir. Çünkü Uluslararası Deniz Hukukuna göre, bölgede tarafların deniz yetki alanlarının sınırlandırılması, yani MEB veya kıta sahanlığının belirlenmesi ancak bütün tarafların dahil olmasıyla gerçekleşebilir.



Doğu Akdeniz’deki meselenin ne bir petrol krizi ne de bir hukuk sorunu olmadığını anlamak, ancak meselenin detayına inmek ve satır aralarını okumakla mümkündür.



Şöyle ki, GKRY’nin 15 Şubat tarihinde açtığı uluslararası petrol arama ihalesi aslında beklenen ilgiyi görmediği için 16 Ağustos’a kadar uzatılmıştı. Bölgede hem Türkiye’den hem de GKRY’den izinsiz petrol arama çalışması yapan Norveçli PNO OIL şirketi, daha sonra tepkiler üzerine Türkiye’den özür dilemişti.



Ancak bu şirketin kısa dönemde yaptığı jeolojik sismik verileri (tahmini 400 milyar $ değerinde 6-8 milyar varil petrol rezevi) satmasıyla ortaya çıkan petrol rezervi, meselenin petrol krizi olarak algılanmasına neden olmuştu. Nitekim Türkiye, karşı atağa geçerek Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) ruhsat vermiş, bölgede petrol arama çalışmalarını hızla başlatmıştır. Hâlbuki bölgede ekonomik anlamda üretilebilir petrol rezervinin olması durumunda doğal olarak bölgeye çok uluslu enerji şirketlerinin yoğun bir şekilde akın etmesi gerekiyordu. Hatta GKRY böylece, Türkiye’yi çok uluslu enerji şirketleriyle karşı karşıya getirmek istiyordu.



Enerji uzmanları ise, Doğu Akdeniz’deki her sondaj çalışmasının 20 ila 50 milyon dolar arasında değişen yüksek bir maliyet gerektirdiğini, ayrıca petrolün denizin çok derininde olması nedeniyle bügünün teknolojisini zorladığı ve bundan dolayı bölgede petrol arama-çıkarma ve üretmenin ekonomik olmadığını açıklıyorlardı. Bu durum ise çok uluslu enerji şirketlerinin bölgeye ilgi göstermemesine neden oldu. Ayrıca, Türkiye’nin bölgede uluslararası hukuktan doğan haklarını kararlı bir şekilde koruyacağı mesajını veren tatbikatları sık aralıklarla yapması da enerji şirketlerinin geri adım atmasında önemli rol oynamıştır. Bütün bu gelişmeler, meselenin bir petrol krizi olmadığını ortaya koymaktadır.



GKRY’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin sadece Antalya-İskenderun körfeziyle sınırlı kalmasını sağlayacak şekilde, neredeyse bütün bölgeyi kendi kıta sahanlığı olarak ikili (Mısır, Lübnan) anlaşmalarla belirlemesi, ilk başta bir hukuk sorunu gibi gözükse de, asıl amacının Kıbrıs Cumhuriyeti olarak adanın tek temsilcisi olduğunu uluslararası topluma kabul ettirmek olarak ifade edilebilir. Uluslararası deniz hukuku bağlamında Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının (MEB, kıta sahanlığı) belirlenmesi ise ancak bütün kıyı devletlerinin anlaşmalarda yer almasıyla mümkündür.



Türkiye, Doğu Akdeniz’deki en uzun kıyı şeridine sahip olmasına rağmen, bütün uluslararası haklarının uluslararası deniz hukukuna göre (kıta sahanlığı üzerinde fiilen -ipço facto- ve başlangıçtan beri -ab initio- hakları) hiçe sayılması, en az 145 bin km²’lik bir deniz alanına sahip olması gerekirken, GKRY tarafından Türkiye’ye 30–35 bin km²’lik bir alan bırakılması ve kendisine de 100 bin km²’lik bir kıta sahanlığı belirlemesi, meselenin bir hukuk sorunundan öte öncelikle bir siyasi ve güvenlik meselesi olarak düşünüldüğünü göstermektedir.



Bu bakımdan Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması sorunu’nun Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden bir beka meselesi olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’nin bu durumu farkına vardığı, GKRY’ye verdiği nota’dan (Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de 32º 16’ 18 coğrafi boylamında kendi meşru hak ve yetkilere sahip olduğu belirtilir) ve gerçekleştirdiği caydırıcı nitelikteki tatbikatlardan anlaşılmaktadır.



Sonuç olarak; Doğu Akdeniz’de oynanan oyun, Türkiye’nin Akdeniz’e açılmasını engellemek ve bölgedeki etkinliğini azaltmak düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin buna karşı izleyeceği strateji, siyasi, güvenlik, ekonomik (petrol) ve hukuk boyutlarında düşünülmelidir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz petrol stratejisini konsorsiyum temelinde oluşturması ve hukuki olarak da Akdeniz’in 400 milden fazla genişlikte olmaması nedeniyle çizilecek sınırın tek bir hat olacağı (bu anlamda kıta sahanlığı ile MEB aynı alanı ifade etmektedir) ve bunun da uluslararası hukuktaki hakkaniyet kapsamında ortay hat çerçevesinde belirlemesi gerektiği söylenebilir.



Bu bağlamda, ihmal edilen Akdeniz kıyı ülkelerinin (Mısır, Lübnan gibi) Türkiye için jeostratejik önemi bir kez daha ön plana çıkmaktadır. Türkiye, stratejik planlamasında Akdeniz’i bir bütün olarak değerlendirmelidir. Siyasi ve güvenlik bakımından da Türkiye’nin Doğu Akdeniz sorununa egemenlik haklarını bir ‘var oluş meselesi’ olarak algılaması gerekmektedir. Kısaca, Türkiye’nin Doğu Akdeniz meselesinde gösterdiği uyum ve kararlılığın (Dışişleri, Enerji Bakanlığı ve TSK ile koordineli), yukarıda değinilen boyutlar dikkate alınarak ısrarla sürdürülmesi gerekmektedir.



Son olarak; Doğu Akdeniz meselesi, tekrar tekrar ısıtılarak önümüze konacak potansiyel bir kriz bölgesidir ve bir anlamda Ege’leştirilmiştir. Şu an için sorun yatışmış gibi gözükse de, tekrar GKRY’nin Doğu Akdeniz’deki girişimleri ve buna karşı Türkiye’nin olası caydırıcı eylemleri ile Akdeniz’de suların ısındığı bir durumun ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır.



Muharrem EKŞİ 21/11/2007 E-Mail: m.eksi@globalstrateji.org



banner112
SIRADAKİ HABER

banner209

banner191

banner148

banner145

banner179

banner176

banner190