Hitler'in Kayıp Filosu Ağva'da

The Sunday Telegraph gazetesi, "Hitler'in kayıp filosu"na ilişkin bulguların bu hafta İngiltere'nin Plymouth limanında yapılacak sunum sırasında açıklanacağını duyurdu

banner106

Hitler'in Kayıp Filosu Ağva'da

The Sunday Telegraph gazetesi, "Hitler'in kayıp filosu"na ilişkin bulguların bu hafta İngiltere'nin Plymouth limanında yapılacak sunum sırasında açıklanacağını duyurdu

04 Şubat 2008 Pazartesi 00:09
2335 Okunma
Hitler'in Kayıp Filosu Ağva'da

Hitler'in Kayıp Filosu Ağva'da

The Sunday Telegraph gazetesi, Karadeniz sahillerinde Selçuk Kolay'ın başında bulunduğu ekip tarafından ortaya çıkartılan ve üç denizaltından oluşan "Hitler'in kayıp filosu"na ilişkin bulguları bu hafta İngiltere'nin Plymouth limanında yapılacak sunum sırasında açıklanacağını duyurdu.

"Hitler'in kayıp filosu" olarak adlandırılan üç denizaltının Karadeniz'deki Türk sahillerinde bulunduğu bildirildi. The Sunday Telegraph gazetesi, "Hitler'in kayıp filosu"nu ortaya çıkartan ekibin başındaki Selçuk Kolay'ın bu hafta İngiltere'nin Plymouth limanında bir sunum yapacağını duyurdu.

The Sunday Telegraph gazetesi, "Hiltler'in kayıp filosu Kanadeniz'de bulunduğu başlıklı haberinde İkinci Dünya Savaşı sırasında Rus gemilerini batırmak amacıyla nehir yolu ile Almanya'nın Kiel limanından Romanya'nın Könstence limanına götürülen üç denizaltının Karadeniz'in dibindeki yerlerinin saptandığını bildirdi.

İki yıl içerisinde düzinelerce gemiyi batıran 6 denizaltıdan oluşan, 30. filoya dahil söz konusu üç geminin, Romanya'nın Ağustos 1944'da taraf değiştirerek Almanya'ya savaş ilan etmesinin ardından Karadeniz'de sıkıştığı belirten gazete, Türkiye'nin savaştaki "tarafsız" statüsü nedeniyle gemilerin Karadeniz'den Boğazlardan çıkamadığına, üç denizaltının personelinin Türkiye tarafından gözaltına alındığı dikkat çekti.

İngiliz gazetesi, sualtı arkeoloji araştırmaları ile tanınan Selçuk Kolay'ın liderliğindeki ekibin gemilerin deniz dibindeki yerlerini saptadığını, Kolay'ın bulguları ile ilgili olarak bu hafta İngiltere'nin Plymouth limanında bir sunum yapacağını kaydetti.

Kolay'ın batan denizatlılarının yerlerini, Alman arşivleri, hala hayatta olan personel ile görüşmelerinin ardından denizde yaptığı arama çalışmalarının sonucunda ortaya çıkarttığını belirten gazete, Kolay'ın, üç gemiden birinin olan ve sahilden iki mil uzaklığındaki U-20 gemisinin batığına başarılı dalışlar yaptığına dikkat çekti.

U-23 gemisinin, Ağva'dan üç mil , U-19 gemisinin batığının ise, Zonguldak'ın üç mil uzağında olduğu sanıldığını da belirten gazete, Kolay'ın çalışmalarında da, U-23 denizaltının eski kaptanı 85 yaşındaki Rudolf Arendt'in çizdiği ve geminin personelinin sahilin hangi noktasında kara çıktığı gösteren bir haritadan yararlandığına da işaret etti.

İngiliz gazetesine konuşan Kolay ise, söz konusu denizaltılara ilişkin olarak "Savaşın en az bilinen olaylarından biri ancak en ilginçlerinden biri" dedi.

Bu arada, İngiliz Sualtı Arkeoloji Derneği Genel Sekreteri tanınmış su altı arkeoloji uzmanı Prof. Mike Williams , "Bu önemli bir buluştur çünkü bu U gemilerinin, deniz muslukları açılarak batırıldığı için tam olarak, kapatılan bir tüp gibi eksiksiz olmalı" dedi.

Yeni Şafak

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
yıldırım DELİDUMAN 2008-02-04 17:16:08

1941 yılında İkinci Dünya Savaşı’nda, 759 Musevi mülteciyi taşırken Karadeniz’de batan Struma gemisi Sualtı Araştırmaları Derneği dalgıçları tarafından İstanbul Boğazı açıklarında tesbit edildi.



İngilizler’in Filistin vizesi vermemesi üzerine Karadeniz’e terk edilen Struma gemisi İstanbul’daki Musevi cemaatinin ve Kızılay’ın yardımlarıyla 2.5 ay misafir edilmiş fakat Türkiye’nin de o günlerdeki ekonomik durumunun iyi olmaması nedeniyle daha fazla yardım yapılamadığı ileri sürülüyor. 24 Şubat 1942 günü ise bir Sovyet denizaltının gönderdiği torpille de batırılmış.



STRUMA NEDİR?

Yapılan araştırmaya göre, 2. Dünya Savaşı bezgini Romen Yahudileri Köstence’den Filistin’e taşıyacak Struma, 1941 yılının 15 Aralık günü Istanbul (Sarayburnu) Limanı’na ulaşır ve siyasi pazarlıklar süresince, yaklaşık 2,5 ay bu limanda bekletilir. Istanbul’da kaldığı süre içinde, bir kaç şanslı yolcu, çeşitli gerekçelerle bu talihsiz gemiden kurtulmayı başarır. 800’e yakın yolcu ve mürettebatla Köstence’den gelen gemi, siyasi pazarlıkların beklenen sonucu vermemesi sonucu, 1942 yılının Şubat ayında bu limandan koparılarak, geldiği yere, Karadeniz’e iade edilir.



BİR KİŞİ KURTULMUŞ

Ertesi gün, Istanbul Boğazı açıklarında infilak ederek batar. Ileriki yıllarda yapılan araştırmalar, bir Sovyet denizaltısı tarafindan torpillendiği yolundadır. Faciadan bir tek kişi kurtulur. Istanbul’da tedavi gören David Stoliar, daha sonra Filistin’e gider. Orada evlenir, İngiliz ordusunda üniforma giyer. Halen ABD’nin Oregan eyaletinde yaşamaktadır.



LORD MOYNE ÖLDÜRÜLÜŞÜ

Yolcu ve mürettebatıyla Karadeniz’in karanlık sularında yitirilen bu gemi, bir insanlık ayıbı olarak tarihe geçer. Olay tüm dünyada tartışılır. Savaş sonrası, araştırmalara konu olur. Filistin’de protesto gösterilerine ve ayaklanmalara neden olur. Struma yolcularına Filistin’e giriş vizesi vermeyen Büyük Britanya’nın Sömürgeler Bakanı Lord Moyne 1944 güzünde -Struma faciasındaki sorumluluğu nedeniyle- bir suikast sonucu öldürülür. SORUMLU İNGİLTERE Her ne kadar olayların sorumluluğu dönemin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne yüklenmek istenmişse de, daha sonra açıklanan Ingiliz Dışişleri arşivlerindeki Türkiye-İngiltere yazışmaları, bu facianın asıl sorumlusu olarak, Orta-Doğu çıkarlarını yitirmek istemeyen İngiltere’nin katı tutumunu gösterir. Türkiye’nin Struma yolcularına yönelik politikası, İngiltere’nin tutumuna bağlı olarak biçimlenmiştir.



STRUMA OLAYINDA TÜRKİYE’NİN KONUMU

1941 yılı sonları, 2. Dünya Savaşı’nın alev alev büyüdüğü, Yunanistan’ı da işgal eden “Nazi İmparotorluğu” ile sınır komşusu olduğumuz (!) günlerdir. Birbirimizi ayıran bir Meriç Nehri kalmıştır. Batı sınırlarımızda, fiziki bir baskı söz konusudur. Türkiye, savaşa bir adım mesafeye gelmiş, dayanmıştır. Bir başka gerçek, 2. Dünya Savaşı koşullarında, Yahudiler’in, Avrupa’nın neresinde bulunurlarsa bulunsunlar, taciz edildiğidir. Alman ordularının baskısı ve çoğu ülkede istilası sonucu, binlerce Yahudi, temerküz (toplama) kamplarına, gaz odalarına teslim olur. Doğu Avrupa da aynı gelişmelerden nasibini alır. Alman istilası altına giren Romanya ve bu ülkedeki kukla Antonescu iktidarı, Yahudiler üzerindeki baskıları arttırır. Kaçmak elzem olur. Gidilecek coğrafyayı ise tarih belirlemiştir; Filistin.

Romanya’nın Köstence limanında, Musevi mültecileri Filistin’e götürmek üzere hazırlanan gemilerden biridir Struma. İngiliz yapımı, Panama bandıralı, Bulgar mürettebatlıdır ve Pandelis isimli Yunanlı bir tacirin mülkiyetindedir. 1941 yılına gelindiğinde, son yolculuğuna çıkmadan önce, Bükreş’te “Campania Mediteranea de Vapores Limitada” acentasına bağlı bulunmaktadır.Yaklaşık 46 metre boyunda, 6 metre eninde, brüt 227 ton bir gemidir. Son derece eski bir tekne ! 1867 Newcastle tersanelerinde inşa edilmiş, alt yapısı saç, süperstrüktürü ahşap bir tekne. Nazi soykırımından kaçmak pahasına, son kuruşlarını ödeyerek bu gemiye binen 769 insan, 15 Aralık 1941 günü Sarayburnu açıklarına gelir dayanır. Dönem karışık. Türkiye Cumhuriyeti savaş yıllarını tarafsız ülke konumunda tamamlama mücadelesi veriyor. Savaşa girmemek uğraşında, elinden geleni yapıyor. Siyasi manevralarla, kimseyi kırmadan, ülkeyi çok daha kötü durumlara düşürmemek için verilen amansız bir mücadeledir bu.



ULUSLARARASI ORTAM

İngilizler, Arap petrollerini pompalama uğraşında, Araplar’a verdikleri sözün arkasında durmaya çalışarak, işgal altında tuttukları Filistin’e yönelen Yahudi göçünü kısıtlamaya, mümkünse engellemeye çalışıyor. Yahudi göçünü kotalarla belirlemişler. (Bu kotaların savaş sonunda doldurulmamış olması acı bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır) Arap ayaklanmalarının önüne geçmek için, Filistin’e ulaşmak isteyen Yahudiler’i, ne pahasına olursa olsun, durdurma yoluna gidiyorlar. Dolayısıyla, Struma’nın Sarayburnu limanını terk ederek Filistin’e yönelmemesi için korkunç bir baskı vardır dönemin Refik Saydam Hükümeti üzerinde. Hatta, bu baskılar, Struma Köstence limanını terk etmeden başlatılmıştır.

İngilizler, “Sakın haaa, Boğazlardan geçirmeyin” sinyalini çok önceden yollamıştır. Alman gemileri, Romanya ve Bulgaristan limanları ile, o dönemde Adriyatik’e kıyısı olan Avusturya arasında gidip gelerek, boğazları “su yoluna çevirmişler”. Sovyetler, Boğazlardan geçen Alman gemilerininin hareketini denetlemediği için Türkiye’ye gönül koymuş, nota üzerine nota vermektedir. 2. Dünya Savaşı’nda, Türkiye’nin müdahil taraf olmayışının eksikliğinin çekildiğine inanan ülkeler yoğunlukta, ülkeyi, bu ateş topunun içine yuvarlamak isteyen yabancı güçlerin ayak oyunları revaçtadır. Sıcak, karışık günler, grift ve ince ilişkiler yaşanıyor Istanbul sokaklarında ve Ankara’nın yönetim koridorlarında. İşte, böylesi bir ortamda gelip dayanır Struma Sarayburnu limanına. 12 Eylül 1942’de U.156 Alman denizaltısı tarafından batırılan Laconia yolcu gemisinden sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın en büyük sivil deniz faciasıdır Struma,











Ve yeni bir kitap 25.ocak.2008

Karanlıkta Bir Ninni Hakan Akdoğan, Doğan Kitap, 2008, 153 sayfa



Struma da 12 Eylül de unutulmamalı



Struma gemisindeki yolcularla 12 Eylül işkencelerinden geçenlerin çığlıkları birbirine karışırken, o çığlıkları duymayan sağırlaşmış bir insan topluluğu çıkıyor karşımıza

A. ÖMER TÜRKEŞ- radikal 25.ocak.2008

Adı Struma olan bir roman okumak, ister istemez bir tarihe gönderiyor bizi. Az bilinen bir tarih, okullarda okutulmayan, belki de bir çoğunuzun bilmediği ya da bizim tarihimizle ilişkilendirmediği bir tarih bu. Ben de çok geç öğrenmiştim Boğaz'da günlerce duran bu yüzer hapishanenin varlığını. Altı yüz sene önce kucak açmakla böbürlenirken altmış sene önce göz göre göre ölüme gönderdiğimiz bir gemi dolusu Yahudiyi. Biraz da böyle bir mahcubiyetle, romanın tarihsel geri planını aktararak başlamak istiyorum söze. Okuyacaklarınız Struma yolcularının, yani başkalarının hikâyesi, ama bir o kadar da bizim hikâyemiz...

1941'de, trenlerle Romanya'nın Köstence limanına ulaşan bir gurup Yahudi, Struma gemisine yerleşirler. Farklı uluslara mensup, farklı dilleri konuşan, farklı hayatlar sürmüş, çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu bu topluluk Nazi zulmünden kaçmaktadır. Canlarını korumak adına, İngiliz egemenliğindeki Filistin'e sığınma hayaliyle, güçlükle temin edebildikleri bilet paralarıyla Struma gemisine yüklenirler. Kaçış, yaşamlarının anahtar kelimesidir. Bu eski, dökük, kirli, küçük gemi umuttur onlar için.

Ölüm, korku ve işkence gemisi

Struma, 12 Aralık'ta Karadeniz'e açılır. İstikamet İstanbul. Daha birkaç mil seyretmişken, gemi 'çabalama kaptan ben gidemem' sinyalini verecek, ancak susan motorların onarılmasıyla Struma'nın ölüm seferi sürdürülecektir. 15 Aralık'ta Boğaz'a girerler. Büyük sevinç. Yolcular bir çarşafa kömür tozlarıyla yazdıkları 'Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti, Kurtarın Bizi' pankartıyla selamlarlar savaşa girmemiş tarafsız Türkiye topraklarını. Umutları sanki gerçekleşmiş gibidir. Ne var ki, gerek yerel gerekse de uluslararası siyaset insan hayatlarına ilgisizdir. Gemi, polis tarafından muhasara altına alınmış, yolcuların Türkiye topraklarına ayak basmasına izin verilmemiştir. Almanların kovaladığı, İngilizlerin kabullenmediği, Türkiye'nin bela gibi algıladığı sanki lanetli bir gemidir Struma. Üstelik Türkiye'de Almanya'ya duyulan sempati ya da güçlü olan tarafa hoş görünme arzusu Yahudi aleyhtarlığını da kışkırtmaktadır. Nitekim birkaç yıl sonra sıra Varlık Vergisine gelecektir.

Umutla umutsuzluk arasında salınan günler ilerledikçe hastalıklar baş gösterir yolcular arasında. En çok da çocuklarda. Yetersiz beslenme, soğuk, pislik, cennete giden yolu cehenneme çevirmiştir. Uluslararası insani yardım örgütlerinin bütün girişimlerine rağmen Cumhuriyet hükümetinin katı tutumu esnemez. Bir istisnası var. Yardım örgütlerinin çağrılarına kulaklarını ve vicdanlarını tıkayan hükümet, büyük bir şirketin ricasını kırmayacak, araya Koç'un da girmesiyle bir Yahudi ailesi serbest bırakılacaktır. Yoksul Yahudilerin muhasebesi yapılmaz. Geminin İstanbul'da hâlâ demirli olma nedeni hükümetin gönül yüceliğinden değil, motorların bir türlü onarılamamasındandır.

Ama sabrın da bir sınırı vardır.

23 Şubat 1942 akşamı. Motorları çalışmayan Struma, yolculuların çığlıklarını bastıran römork gürültüsüyle bulunduğu yerden alınır, Boğaz'ı sürüklenerek kat eder, motorları suskun, ışıkları sönük bir halde Karadeniz'de kaderine terk edilir. Ölüm gemisi, korku gemisi, işkence gemisi Struma, 24 Şubat'ının ilk saatlerinde iddiaya göre bir Rus denizaltısı tarafından düşman muhripi sanılarak torpillenecek, geride çok yıllar sonra yeri tespit edilen bir enkaz, Cumhuriyet tarihine bir kara sayfa kalacaktır.

Başkalarının acılarına bakmak

Tarih kitaplarında İkinci Dünya Savaşı dönemi anlatılırken, devletin başarılı tarafsızlık politikasıyla savaşa girmemizin önlendiği yazılıdır. Küçük hikâyelere yer açılmamış, dönemin toplumsal sıkıntılarına değinilmemiştir. Oysa sonuçları bugünlere uzanan toplumsal travmaları yaratan o küçük hikâyelerdir. Tıpkı Struma vakası gibi, tıpkı Varlık Vergisi uyugulaması gibi... O travmaların üzerini örten resmi tarih anlatıları bir ayıbı gizlemeye çalışırken aslında bugünleri zehirlerler. Başkalarının acısına bakmayan, bakamayan, tarihin yegane mazlumu kendisi sayan bir zihniyet beslendikçe, toplumsal barıştan anlaşılanın 'Ya sev ya terk et' sloganıyla özetlenmesine kimin itirazı olabilir? Geçmişle hesaplaşılmadan geçmişin hatalarını tekrarlamak da mümkün değildir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanı ile Başbakanını, ulusal çıkarlar bahanesiyle, adı soykırıma karışmış bir diktatörle kolkola, kucak kucağa izlemenin utancını yaşıyorsak eğer, bu utancın arkasında hesaplaşma kültürümüzün yokluğu yatıyor. Tehcire uğrayanların, neden isyan ettikleri sorulmayan Kürtlerin, Struma yolcularının, Varlık Vergisi'ni ödeyemedikleri için Aşkale'de taş kıranların, 6-7 Eylül'de ülkelerini terke zorlananların, ve diğer adaletsizliğe uğrayan insanların 'küçük' hikâyeleri duyulmadıkça bu türden utançları daha çok yaşayacağız.

Tarihi olgular ve sayılar olarak görenlerin, hukuğu dava dosyalarına indirgeyenlerin, siyaseti denge sanatı sayanların, dış politikayı insansız bir oyuna çevirenlerin söz konusu olgu, dosya, sanatsal gösteri ve oyunların sonuçlarıyla ilgilenmesi, insan hayatlarında açtığı yaraları gözetmesi beklenemez. Onların sırtını döndüğü insanlara sesini verecek olan sanat ve edebiyattır. Akla da, ama en çok duygulara, vicdanlara seslenir edebiyat. İşi resmi tarihi çoğaltmak, tarihe çeki düzen vermek değil, bir tarihsel dönemin hukuğunun, siyasetinin, gelir dağılımının insan ve toplum hayatlarına yaptığı etkileri göstermektir. Bütün büyük romanlarda böyle bir arayışın, insanlar ve halklar için adalet arayışının izleri vardır.

Geçmişle hesaplaşma konusunda başka ülkelerden, başka toplumlardan çok geri kalmış olsak da, son yıllarda pek çok romanda geçmişle hesaplaşma temasının öne çıktığını görüyoruz. Daha önce üç romanı bulunan Hakan Akdoğan'ın Struma: Karanlıkta Bir Ninni romanı da insanlık suçlarıyla, hatırlamakla ilgili bir roman. Struma ile ilgili okuduğum ikinci roman bu. Doğan Akhanlı'nın Madonna'nın Son Hayali'nde de aynı konu işlenmişti. Struma faciasının her iki romanda da yakın tarihe, 12 Eylül dönemine, o dönemin zulmüne bağlanması dikkate değer. Tesadüf mü? Elbette değil. "Bu iki hikâyeyi birleştiren, daha 'doğru' bir ülke arayan ya da ülkeleri ellerinden alınan insanların trajedisidir belki. Belki de, tarihin farklı dönemlerinde bir insanın diğerine yapabildiği haksızlıkların ortak paydası."

Akdoğan, ikili bir kurgu yapmış. Bir tarafta 12 Eylül işkencelerinden geçmiş, hayatları darbelerle değişmiş, onun travmasıyla baş etmeye çalışan iki arkadaşın hesaplaşması uzanıyor. Struma yolcularının girişte özetlediğim hikâyesine ise bir hatıra defteri gönderiyor okuyucuyu. Carol'un defteri. Sevgilisi Samuel ile evlenip bir süre İstanbul'da yaşamış, ailesini görmek için döndüğü ülkesinde Nazi kapanına tutulmuş, geriye dönmeye çalışan genç bir kadın. Geminin atmosferine onun anılarıyla nüfuz ediyor Akdoğan. Kısa kısa notlarla adım adım ilerliyor hikâye. Sonu zaten biliyoruz. Buna rağmen bir kurtuluş olabilir mi umudu hep yanı başımızda. Romana ve trajediye gücünü, büyüsünü veren budur işte. Aslında baştan belli bir kaderin değişebilirliği umudu.

Kısa bir romanda iki zaman arasındaki akışı ve paralelliği can alıcı bir noktasından kavramış Akdoğan. Struma yolcularıyla 12 Eylül işkencelerinden geçenlerin çığlıkları birbirine karışırken, o çığlıkları duymayan sağırlaşmış bir insan topluluğu çıkıyor karşımıza. Belki bu nedenle öfkeli medyaya romanın işkence mağduru karakteri Aka; "İnsan beynine yapılan bu acımasız saldırının yarattığı tahribatı düşünsene. Bu yüklemeyi peş peşe yapsalar insanı çıldırtabilir. Yavaş yavaş zehirliyorlar bizi. Derinden derinden. Bunların yanında bir de tiranlar toplumsal rahatsızlıkları insanları eğlenceye boğarak örtbas etmeye çabalarken en az reklamlar kadar kirletiyorlar beyinleri. Bunun etkisini de katınca o ünlü sirozlu karaciğer ile temiz karaciğer fotoğrafları arasındaki fark gibi oluyor televizyon mağduru ile diğerlerinin beyni."

Paralel ilerleyen iki hikâye sona geldiğinde birleşirken defterin ve Aka'nın sırrına erişiyoruz. Elbette rahatlama duygusu vermiyor; tersine, romanın dramatik örgüsünün zirvesine ulaştığı bir an yaşayacaksınız. Bir hesaplaşma anı. Struma, az sayfada etkiliyor insanı.

Struma yolcuları için adaleti geçmişle hesaplaşarak sağlayabiliriz. 12 Eylül ise hiç uzakta değil. Daha da uzaklaşmadan, gelecek kuşaklara bir geçmişle hesaplaşma dosyası daha bırakmadan, hukuk yolunun açılması gerekiyor. Adalet için, topluma iradesini kazandırmak için, insanlık onuru için, ölen arkadaşlar için ve bir daha kimsenin darbe tezgahlamaya cüret edememesi için, 12 Eylül'ü mutlaka yargılayacağız. Bugün değilse de, yarın değilse de, bir gün mutlaka...

• STRUMA

Karanlıkta Bir Ninni Hakan Akdoğan, Doğan Kitap, 2008, 153 sayfa, 9 YTL.

banner209

banner191

banner148

banner145

banner179

banner176