Genç kadının intiharını herkes seyretti

Yolcu motorundan kendini boğazın sularına bırkan genç kadını herkes izledi. Kimsenin müdahale etmediği genç kadının hayat hikayesinden tam bir dram çıktı...

banner227

Genç kadının intiharını herkes seyretti

Yolcu motorundan kendini boğazın sularına bırkan genç kadını herkes izledi. Kimsenin müdahale etmediği genç kadının hayat hikayesinden tam bir dram çıktı...

21 Kasım 2007 Çarşamba 00:43
2306 Okunma
Genç kadının intiharını herkes seyretti

Genç kadının intiharını herkes seyretti

Üsküdar-Beşiktaş yolcu motorundan kendini boğazın sularına bırkan genç kadını herkes izledi. Kimsenin müdahale etmediği genç kadının hayat hikayesinden tam bir dram çıktı
 
Murat Hardem`in haberi...

Üskidar-Beşiktaş yolcu motorunda çift yönlü bir dram yaşandı. Bir genç kadın intihar etti. Bu intiharı motorda bulunan onlarca kişi sadece izledi, hiç kimse müdahale etmedi.

2 yıl önce art arda anne ve babasını kaybeden Ayça İpek Büyükakbaş (27), geçen yıl da eşinden boşanınca bunalıma girdi. Yakın zamanda yeni bir ilişkiye başlayan Büyükakbaş, önceki akşam bindiği Üsküdar -Beşiktaş motorunda telefonla konuştuğu sevgilisiyle tartışmaya başladı. Bir anda gözyaşlarına boğulan Büyükakbaş, teknenin arka kısmına geçti. ıSana bunu yaşatmak istemezdimı diyen genç kadın, motordaki onlarca yolcunun önünde montunu, ayakkabısını çıkardı, çantasını yere bıraktı ve şaşkın bakışlar arasında kendini İstanbul Boğazıının karanlık sularına bıraktı. Tüm bu süre içinde genç kadına hiç müdahale etmeyen yolcular iş işten geçtikten kaptana haber verdi.

Gemi mi çarptı ?

Kaptan, Dolmabahçe Sarayı önünde seyreden motoru geri çevirdi. Ancak birkaç tane geminin üzerinde geçtiği bölgede genç kadının izine rastlanamadı. Deniz Polisi de Büyükakbaşıı bulamadı. Bir geminin çarpmış olabileceği belirtilen genç kadının intiharından önce telefonla konuştuğu sevgilisi gözaltına alındı.

(Vatan )
 

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
YILDIRIM DELİDUMAN 2007-11-21 10:45:09

Üç Noktanın Söylediği



Üç noktanın ima ettiğini, yeri gelir, bütün bir edebiyat şerhten aciz kalır. Ki harfler şüphesiz sihir eseridir. İnsan hançeresinde çeşitlenen bütün sesleri, birkaç çizginin sadeliğine sıkıştırır, yanyana gelir kelime olur. Bu defa sesler 'anlam'ın gökkuşağı gömleğini giyer; tutuşturur, çıldırtır, gama salar, müjdeler getirir, susturur söyletir. Ama hiçbir harf ve hiçbir kelime, üç noktanın ima ettiğini kucaklayamaz.

Nokta dediğimiz, adı üstünde noktadır işte. Geometrinin başlangıç yeri, sözün sonudur. Kalemin kağıtla vuslatının ilk meyvesidir. Onları yanyana getirerek çizgiye, çizgiyi üç boyuta kalbedebilirsiniz; arada dünyalar gizlidir.

"İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttılar" sözü, size noktanın basitliğinde gizlenen olgunluk ve mükemmelliği çağrıştırabilirse de, sıradan üç nokta arasındaki mesafeye kendinizi koyabilirsiniz; hayalhanenizi, hislerinizi ve tasavvurlarınızı. Üç noktalık bir hacmi siz inşa eder ve orada kendinizi tarif edebilirsiniz.



Üç Noktanın Söylediği



O, bunu biliyordu. Askere giderken eşiyle son kere yalnız kaldığında demişti ki, "Eve gönderdiğim her mektubun sonuna üç tane nokta koyacağım; üç tane nokta... O üç nokta senin içindir, anladın değil mi?"



Hiç anlaşılmaz mıydı? Eski askerliklerin uzun yıllarında, derbeder fasılalarla eve gönderilen her mektubun sonunda hep o üç nokta vardı.

Analar, babalar, teyzeler, amcalar, komşular ve tanıdıkları hatırlarının sorulmasına memnun oluyorlar, dualar gönderiyorlar ama mektubun sonundaki o üç noktaya hiç mi hiç dikkat etmiyorlardı.

"Üç nokta"nın muhattabı ise her defasında bir öncekinden leziz hasret ve aşk cümleleri okuyordu. Hiçbir edibin o güne kadar kaleme almaya muvaffak olamadığı güzellikteki aşk mektupları, üç noktanın içindeki daracık mekanda, her defasında ter-u taze sevgi kelimeleriyle uzun yolculuklar ediyor, günlerce kayınbabanın emekli cüzdanında, kayınvalidenin En'am cüzünün arasında bir muska ihtimamı ile gezdirildikten sonra lütuf kabilinden gelin hanıma da gösteriliyordu. Onun mektupta yazılanlara aldırış ettiği yoktu; son satırın sonundaki üç noktayı arıyor, buluyor, okuyor, taze havadisler ve mahrem sevgi sözlerini deşifre ediyor ve daima, o üç noktayı buğulanmış gözlerinden süzdüğü üç damla gözyaşı ile yıkıyordu.

Seneler, seneler sonra, bütün sözlerin mahremiyet yaşmağını yırtıp, üryan tekilliklere düştüğü bir gün, yüreğinın tam üzerinde sakladığı son mektubu çıkarıp sonundaki üç noktayı okşarcasına seyrederek sevgilisine şöyle demişti:

- Sahi Ahmet Bey, ne güzel mektuplar yazardın eskiden ?

Ahmet Turan Alkan

Üç Noktanın Söylediği s:209













Gemilerde talim var- Ahmet Turan Alkan

“Gemilerde talim var” ismi, içindekileri faş etmese de çıtlatıyor. Eğitim üzerine kaleme alınmış ilmi araştırmalar yok içerde; hatta kitabın bir sistematiği bile yok; talim üzerine ama tâlimin bizzat kendisi hakkında değil. Deneme türünün cazibesi ve tehlikesi de buradan kaynaklanıyor işte; cazip, çünkü yazara son derece geniş bir hareket sahası sunmaktadır; tehlikeli, çünkü her nevi fikir akrobasisine müsait bu serbesti zemini içinde sakatlanmak veya aleladeliğe kapılıvermek de mümkün.

Ezcümle yazar, herkesi kendisi gibi düşünmeye davet etmiyor; bu kitaptaki yazıları, birlikte aynı şeyi düşünmeye davetten ziyade “düşünmeye davet” diye nitelemek daha isabetli olur.



İSİM İLE MÜSEMMA OLMAK

“Testi içindekini sızdırır” sözünü severim zira testiden sızanla testinin içindeki şey arasında sadakat vatdır. Bir eşyaya veya insana isim verirken de aynı sadakati gözetmek laımdır ve bu yüzden, evlatlarına ad verirken, bizim dünyamıza ait olmayan, bizden hatıra, ima, lezzet ve rayiha taşımayan isimler seçen ana ebeveynleri ikaz etmek maksadıyla “isim vermek dua gibidir” görüşünü savunur dururum. (S.8)

ESERİNİ MEZAR TAŞI YAPACAK NESİLLER ARANIYOR

Bugünün nesillerine Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki o coşkun idealizmi ve feragat ruhunu bir şekilde yeniden hissettirmemiz gerek. Mezar taşı yerine ülkelerine birkaç manidar eser bırakmayı göze alacak kadar tok gözlü nesiller.

Kim kuracak devletle millet arasındaki muhabbet köprülerini yeniden? (S.19)

ÜNİVERSİTELERDEKİ AKADEMİK HÜRRİYETSİZLİK

Devletin, egemenlik hakkını kullanarak kanunla “üniversite” kurması “normatif”, şekli bir işlemdir ve kanunla tesis olunan her üniversitenin, aslında üniversite sıfatı kazanmasına karine teşkil etmez. Üniversite’nin olmazsa olmaz şartı akademik hürriyetler ve geleneklerdir ki devlet, memur statüsü tanıdığı ilim adamlarına bu gibi hürriyetleri bahşetmeye taraftar olmadığını esasen kerrat ile göstermiş bulunuyor. Bu muvacehede rektör seçimleri etrafında koparılan fırtına, maalesef şahsi bir mevki hırsı gösterisi olmaktan ileriye gidemiyor. Cübbeleriyle gösteri yapmaya kalkışarak seçim sonuçlarını kınamaya kalkan ilim adamları, keşke aynı hassasiyeti “akademik hürriyetleri” konusunda da gösterebilmiş olsalardı.

Sahi, birkaçı hariç Türkiye’de üniversite gibi bir üniversiteyi görebilen var mı? (S.26)

MÜSLÜMAN İLE HRİSTİYAN İMANI

Mahiyeti hakkında asla ilmi bilgiye sahip olamayacağı halde hakkında iman teklif olunmuş bir şeye inanmak insanı mümin kılar ve yüceleştirir. Hristiyan teolojisinde bu hal, “akla aykırı olduğu için iman ediyorum” teslimiyetiyle resmi klise doktrini haline getirilmiş bulunuyor.

Bir müslüman tam da bu noktda şöyle düşünür: “Akla aykırı olduğu için değil, Allah böyle haber verdiği için inanıyorum; zira Allah sözünde sadıktır.” (S.33)

GRAFOLOJİ

Grafoloji, insanların el yazısından, özellikler imzasından yola çıkarak kimlik ve karakter tahlili yapılması anlamına geliyor. (S.40)

BULMACA NASIL OLMALI

Bulmaca bir meydan okumadır; usturuplu, baharatı yerinde, seviyesi gayet iyi ayarlanmış bir meydan okuma; öyle ki bir süre sonra bulmaca meraklısı kendisini daha yüksek seviyelerde sınamak için içinde bir arzu hissetmeli ve kelime dağarcığını zenginleştirmek için zihninde bir arzu belirmş olmalıdır. (S.66)

TAHSİLLE CAHİLLİK MÜMKÜN MÜ?

Anlamak eyleminin basitten mükemmele doğru sıralanan pek çok derecesi var; okuduğunu anlamak bir yere kadar yaşla, daha önce edinilmiş hayat tecrübesiyle, görgüyle ve “empatik” (yani kendini bir başkasının kimliğine büründürerek, kendini o kişinin yerine koyarak anlamak çabası) zekayla ilgili, lakin öyle “anlayışsızlık” mertebeleri var ki, şairin dediği üzre “cehlin ol mertebesi ancak tahsil ile mümkün” olabiliyor. Kısacası kişinin okuduğunu anlaması, göründüğü ve yazıldığı gibi kolay ve basit bir melce değildir. (Anlam ve yorum konularında derinliğine bilgi edinmek isteyenler DÜcane Cündioğlu’nun eserlerinden istifade edebilirler.) (S.41)

BULMACA ÇÖZMEK CİDDİ BİR İŞTİR

…çapraz bulmaca, ana dilin inceliklerini öğrenmek konusunda son derece faydalı ve gerekli bir araçtır; oyun unsurunu zaten içinde taşır ama buna ilaveten insanı eğitici boyutu, azımsanamayacak kadar önemlidir. Özellikle öğrenciler için çapraz bulmaca çözme alışkanlığı kazanmak, onların kelime hazinesini geliştirmek, bilmedikleri kelimeleri öğrenmek, bildiklerini zannettikleri kelimleri öğrenmek, bildiklerini zannettikleri kelimelerin farklı manalarıyla karşılaşmak bakımından faydası inkar olunmaz bir “eğlence” biçimidir. Gündelik hayatında sözlüğe ve sair yardımcı kitaplara bakmak alışkanlığı olmayanların bir şekilde kitaba yönelmeleri, daha önceden edinmiş oldukları bilgilerin işe yaradığını hissetmeleri de azımsanamaz. (S.66)

YÖNETİCİ ZAAFI

“Yönetenler açısından “değişmeyen” ilk vakıa, yönetenlerin hep vakıa, yönetenlerin hep yöneten olarak kalmasıdır; bu arzu, giderek yönetici sınıfın bir şekilde içine kapanmasını, kendi kendini beslemesini ve yönetimin bir başka sınıfa devrini güçleştiren mekanizmalar geliştirmesi sonucunu doğurur; saniyen yönetenler rahat, zahmetsiz, külfetsiz ve kolay yönetmek isterler ve bu arzularını güçleştiren bütün problemlerin üzerine gitmektense etraftan dolaşmayı tercih ederler. (S.76)

Klasik değerlerin önemsenmediği her yerde para klasik bir değer haline gelir. (S.80)

EŞRAF DEDİĞİN…

Eşraf dediğiniz kendi azim, sebat ve kararıyla inşa ettiği “şerefiyle” ölçülmeli; şeref babadan oğula kalmaz; herkes o defineyi kendi tırnaklarıyla ve emeğiyle kazarak yerin altından çıkarmalı. (S.81)

PİYANGO, TOTO, LOTO’DAN GELECEK FAYDA

…zaaflar, kontrol edilmesi gereken taraflarımızı teşkil ederler; onları denetlediğimiz ve baskı altında tuttuğumuz sürece onlarla barışık yaşarız. Üstelik definecileri ayıpladığımız yerde milli piyango, toto, loto cinsinden devlet eliyle işletilen “size de çıkabilir!” hülyasını da itham etmemiz gerekir. “İnsan için kendi eliyle çalışıp kazandığından başkası yoktur” emr-i celiline boyun eğenler için bu meseleler çoktan halledilmiş şeyler değil midir aslında? (S.82)

KİTAP, EMEK, İLİM’İN EMEK HARCANARAK KEŞFEDİLMESİ

Toprağın altında kendisini keşfedecek talihliyi bekleyen hazineler o kadar seyrek ve nadirdir ki, adil paylaştırıldığında kimseye tırnakla et arasını dolduracak miskal tanesi bile düşmez ama aleni defineler, bölüştürüldükçe artan, paylaştırıldıkça çoğalan, keşfedildikçe büyüyen cinsten hazinelerdir.

Her kitap aşikar bir gömüdür mesela; lakin içindeki değeri günışığına çıkarmak için en az bir kazma-kürek definecisinin harcadığı kadar emek ve alın teri ister; altın değildir, kıymetini bilenler için altından, gümüşten, zümrütten daha kıymetlidir.

İlla ki maddi cinsten bir açık gömü peşindeyseniz ticaret bir aleni hazinedir; hacmi arttıkça verimi büyür. Hakkıyla icra edildiğinde ana südü gibi ak ve helaldir; onun sırrına erişmek de emek, dikkat, kavrayış ve zeka ister; öyle bir hazine ki, künhüne erenler için dünyanın bütün gizli gömüleri ticaret kazancının yanında zekat nisabı bile olmaz.

Emek bir hazinedir; insanın öz emeği, sıhhat bir hazinedir; akıl selameti, sevdiklerimiz, ailemiz, dostlarımız, eğriyi doğrudan tefrik etme gücümüz hep bu cümleden.

İlimbir hazinedir; ona ancak samimiyetler dinleyenler ve icabına emek sarfedenler vasıl olabilirler.

Varlığını ve kadrini bilen herkesin emeğiyle erişebileceği defineler. (S.82-83)

PERFORMANS ÖLÇÜMÜ GERÇEKTE NE İŞE YARAR?

…performans, eğitim süresinde hep arka plana itilen şahsi niteliklerin gerçek hayatta parlatılması ve iletilmesiyle kazanılan bir niteliktir. (S.89)

DÜNYA İLİM ADAMININ LAKAYITLIĞINDAN YIKILIR

Dünya, Allah’a isyan, hak yoldan ayrılma, hainlik veya dinsizlikle mahvolmaz, fakat ilim adamlarının dalkavukluğu, daha doğrusu, ilmi otoritelerini hakikat haricinde şeyler için istismar etmeleri yüzünden mahvolabilir. (S.100)

SAHAF MÜŞTERİSİ NASIL BİR TİPTİR?

Kitabı eşya olarak gören kitap meraklıları dayok değilse de sahaf müşterilerinin çoğunluğu, kitaba nesneden ziyade yaşayan ve yaşlı bir şeymiş gibi muamele etmeyi bilen insanlardır. (S.133)

DİKKAT ERKLAMLAR BENLİĞİNİZE SALDIRIYOR

Gazoz veya pop yıldızı, şair veya film sanatçısı, tarihi bir şahsiyet veya çiklet, gömlek veya otomobil farketmiyor; günümüzün gençleri, tabiatları kötüye yönlendirilerek daima tüketilecek nesnelere doğru hayranlık duymaya kışkırtılmakta. Markalar, amblemler, logolar, firma isimleri artık analitik düşünceye müsaade etmiyor: Filan marka gazoz sizlere bütün dünyada aynı lezzeti garanti eder…, filan losyon bütün erkeklerin dikkatini çeker, feşmekan yazarın kaleminden kötü bir satır bile çıkmaz…, x gazetesini değil okumak, cebinde gezdirmek bile size entelektüel itibar kazandırır vb. (S.139)

Bir şeye hayranlık beslemeden önce bu kararın şahsiyet haklarınızı ne kadar askıya aldığını farkedin. (S.140)

SIRADANLIK NEDİR?

Sıradanlık, farkedilmeyiş demektir, yokluk değil. (S.141)

Adam, parasının çoğalmasını ister de daha çok yaşamak ve anlamak için daha çok kelime edinmenin lüzumuna inanmaz. (S.143)

YENİ DÜNYA DÜZENİNİN ÖMRÜ

Ne kadar hümanist ve müsbet değerler doğrultusunda tasarlanmış olursa olsun yeni dünya düzeninin “tekçi” tabiatı, bir vadede farklı topluluklar tarafından dayatma olarak algılanabilir ve hiçbir dayatmanın ilanihaye dünya üzerinde payidar kaldığı görülmemiştir. (S.145)

OKUMAK, YAZMAK NE İÇİNDİR?

Okumak, yazmak, düşünmek ve söylemek netice itibariyle doğru olanı “yapmak” eylemine hizmet eder. “Doğru olan” diye nitelediğimiz şey kadar tartışılmış bir başka kavram göstermek zordur. (S.149)

HER KİTAP İNSANLIĞIN ORTAK MİRASININ BİR MALIDIR

Kitap iklimi, kitaplarda yazılı olan şeylerin zihni hayata iştirak ettiği, ve kullanıldığı bir hayat tarzıdır. Kitaplar, bütün bir insanlık tecrübesinin kayda geçirildiği bir alanı temsil ederler. Kitap ikliminde yaşamak, bu manada insanlığın müşterek tecrübesiyle her an temasda olmak, onunla alışverişte bulunmak ve ondan istifade etmek demektir. (S.150)

Kitap ikliminde yaşamayı tercih edenlerin sayısı, diğerlerine nisbetle hayli azınlıkta kalıyor. Bu gibi insanları, kitap ikliminden uzak yaşamayı tercih ettikleri için ayıplamak veya mahkum etmenin doğru bir değerlendirme olmayacağı açıktır ama aynı derecede şu gerçeği de kabul etmeliyiz ki, kitap ikliminde yaşayanlar, diğerlerine nisbetle insanlığın müşterek tecrübesinden beslenmek noktasında daha büyük bir kazancın sahibi olurlar. (S.152)

EN MANİDAR MİRAS

Sadece kitap okurken almak gereken notları kaydetmek üzere bir defter edinmek, son derece faydalı bir usuldür; eğer okuduğunuz kitaptan hasıl olan duygu ve birikimini muhafaza etmek için hafızasına güvenemeyen insanlardan iseniz, zamanla bu defter veya defterlere müracaat etmek yoluyla büyük zihni kazançlar edinebilirsiniz. Bu defterleri, rastladığınız güzel söz-şiir veya mısraları, kayda geçirmek ve zaman içinde mayalanmaya bırakmak amacıyla da kullanabilirsiniz.

Bir okur-yazarın evlatlarına bırakabileceği en manidar zihni mirasdan biri de bu kabil defterler olabilir. (S.153)

BİR KÜTÜPHANE KURMAK

Bir kütüphanenin olmazsa olmaz cinsinden ilk unsuru sözlükler ve sözlük niteliğini taşıyan ansiklopedilerdir. Bir kütüphanedeki sözlüklerin cinsi, o kütüphane sahibinin okuma ufkunu gösteren göstergelerden biridir.

Ansiklopedik sözlükler ise bizde yaygın bir hata ile sadece “ansiklopedi” olarak bilinir. Mesela Meydan Larousse’un Türkçe baskısı bu manada ansiklopedi değil ansiklopedik sözlüktür.

Ansiklopediler ise genellikle belli bir konu etrafında yoğunlaşmış, tema birliğine itina gösteren ve o konuda okuyucuya derli toplu ve geniş bilgi vermeyi amaçlayan eserlerdir. Aydınlanma döneminin en parlak eseri sayılan ve ünlü Fransız filozoflarının kaleme aldığı maddelerden oluşan Fransız Ansiklopedisi bu türün ilk örneğidir. Ansiklopedilerin her maddesi, yazarının adını ve imzasını taşıyan birer makale hüviyetindedir. Bu manada bizde hatırlanması gereken ilk örnek, tek parti yıllarında yayımına başlanan meşhur İslam ansiklopedisinin Türkçe tercümesidir. Bunu 2. Dünya harbi yıllarında hazırlıklarına başlanan Türk ansiklopedisi takib etmiştir. Günümüzde Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan İslam ansiklopedisi (ki ilkiyle karıştırılmamalıdır) ve İletişim Yayınevi tarafından Tanzimat’tan Günümüze Türkiye Ansiklopedisi bu tür “tematik” ansiklopedilere örnek gösterilebilir. (S.153-154)

LÜGATLER ÇARPIŞIRSA ANLAM YENİK DÜŞER

…bizim ülkemizde kelimeler ve kavramlar, ihtilaf halinde kendisine müracaat edilen bir hakem değil, tam aksine davalı veya davacı taraf gibi rol oynamışlar ve tabiatıyle kirlenmekten kurtulamamışlardır. Paklık ve vuzuhtan mahrum kavramlarla yürütülen siyasi ve ilmi tartışmaların sağlıklı sonuç vermeyeceği ise tabiidir.

…İnsanı insana düşman eden veya bir kavmi diğerleri aleyhine överek yüceltmeye çalışan, saldırganlık ve kıskançlık telkin eden, birleştirmekten çok parçalamaya yarayan bir milliyetçilik anlayışı elbette reddedilmemelidir. Bunun yanında dayanışmaya evvela en yakından başlamayı kabullenen, insanlığın temel meselelerini görmezden gelmeyen, gerektiğinde bir konuda karşı tarafın gözüyle de bakmayı öğretebilen, kavga yerine anlamayı ve anlatabilmeyi gaye edinen, insani değerleri yücelten ve ona saygı duyan, milletler arasındaki rekabeti ırk ve soy konularında değil, sanat, sanayi, spor, kültür, üretim gibi alanlarda öngören, hayata ve yaşama sevincine yönelik bir milliyetçilik tarzı “her eve lazım” cinsinden bir yaşama tarzıdır. (S.165)

NOKTALAMA

Noktalama işaretleri, müzik metinlerindeki notasyon gibidir; metnin doğru okunmasını ve anlaşılmasını sağlar; bu yüzden disiplin bilgisi ve sorumluluk getirir.

AB İLE DOST OLAMAYIZ

Yoksul, beceriksiz ve marazacı bir komşu ile zengin, işini yoluna koymuş ve akıllı komşu arasında komşuluk olmaz, “uzaktan merhaba” olur. Avrupalılar zengin, üstelik üretken, kollektif işlerde bizden daha akıllı davranabiliyorlar; biz fukarayız, üretkenliğimiz düşük ve toplu halde icra etmek gereken figürleri yüzümüze gözümüze bulaştırmakla üstümüze yok. Bu iki aktör arasında “iyi ve candan komşuluk” olamayacağını kestirmek için uluslararası ilişkilerde doktora yapmaya ne hacet; davul bile dengi dengine! (S.191)

FARKLI DÜŞÜNCE YAPISINDA OLSA DA AB’Yİ İSTEMEYENLER

AB’ne girmemizi, benimkine benzer gerekçelerle fakat farklı niyetlerle istemeyenler bulunduğunu hepimiz biliyoruz; onlar, sürdüregeldikleri keyfi oligarşinin devamı için AB’ne muhalefet ediyorlar; “Türkiye günün birinde gerçekten bir hukuk devleti olursa, bütün kurumlarıyla demokratikleşirse, temel hak ve hürriyetlere saygı duyarsa halimiz ne olur?” endişesini taşıyorlar. Birbirinden tamamen farklı niyetler taşıyan çevrelerin aynı talebi seslendirmeleri gerçekten dramatik bir durum fakat bu bize “kaderin bir oyunu” sayılsa sezadır. (S.193-194)

Ev, en ziyade hür olabildiğimiz yerdir. (S.206)





Avatar
hayri yazıcı 2007-11-22 10:20:25

Bu duruma üzülmeliyiz.. duyarsızlık evet ama arkadan itmemişler.. zira bu yolda ilerliyoruz.

banner209

banner191

banner148

banner145

banner179

banner176