DTO Başkanı hakkında iddialar

www.denizgazetesi.com adresinde yer alan habere göre DTO Başkanı Metin Kalkavan DTO Başkanlığı ile şirket yönetim kurulu başkanlığı arasında tarafsız değil.

banner217

DTO Başkanı hakkında iddialar

www.denizgazetesi.com adresinde yer alan habere göre DTO Başkanı Metin Kalkavan DTO Başkanlığı ile şirket yönetim kurulu başkanlığı arasında tarafsız değil.

14 Eylül 2007 Cuma 13:35
1690 Okunma
DTO Başkanı hakkında iddialar

DTO Başkanı hakkında iddialar

www.denizgazetesi.com adresinde yer alan habere göre  DTO Başkanı Metin Kalkavan'ın DTO Başkanlığı ile şirket yönetim kurulu başkanlığı arasında tarafsız değil.

Metin Kalkavan DTO gundemini nasıl belirliyor başlıklı haberi okumak için aşağıdaki linke tıklayınız:

http://www.denizgazetesi.com/sub.asp?icerik=271

Deniz Gazetesi www.denizgazetesi.com

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Azmi Rauf 2007-09-14 14:40:22

- elimle nişan almam! eliyle nişan alan biri, babasının yüzünü unutmuş demektir

- ben gözümle nişan alırım!..



- elimle ateş etmem! eliyle ateş eden biri, babasının yüzünü unutmuş demektir.

- ben kafamla ateş ederim!..



- silahımla öldürmem! silahıyla öldüren biri, babasının yüzünü unutmuş demektir.

- ben kalbimle öldürürüm!..

Avatar
Fahriye Cemil 2007-09-14 14:44:36

prouesse (prowess) ; savas konusunda kendini ispatlamis olmak

loyaute (loyalty) ; sadakat

largesse (generosity) ; altindakileri yaptiklari iyi dogru isler karsiliginda odullendirmek, comertlik

courtoisie (courtesy) ; etiket, yerinde davranma, kurallara uyma

franchise (free birth) ; kanuni etkinin disinda ve soylu olarak dogma, hur dogma.

honeur (honor) ; onur, seref

Avatar
Hamdi Baran 2007-09-14 14:48:11

tarih boyunca varolagelmis ve herhangi bir sekilde bir sovalyelik makami yaratmis hicbir uygarlikta, yaziya gecirilmis bir sovalyelik kurallari doktrini takip edilmemistir. sovalyeler, gerek babadan ogula, gerekse belli basarilarin ve egitimlerin neticesinde unvanlarini almis, sovalyelik makamini bu sekilde yurutmuslerdir.



ancak bazi uygarliklarda, sovalyelerin siklikla takip ettikleri birtakim kurallar, yalnizca bunlarin incelenmesi ve bir sonraki kusaklara, birer tarihi dokuman olarak kalmasi icin yaziya gecirilmistir. bunlar arasinda japon uygarliginin unlu samuraylari ve avrupa medeniyetlerinin unlu templar sovalyeleri ornek gosterilebilir.



oyle ki sovalye kavrami, tek bir bolgenin uygarliklarina, yani avrupa uygarliklarina sinirlandirilabilecek bir kavram degildir. hemen hemen hepsinin koklerinde farkli kurallar, temellerinde farkli kavramlar bulunmaktadir. o yuzden hepsini tek bir kefeye koyup incelemek cok buyuk hata olur.



o yuzdendir ki, eger ki yaziya gecirilmis iseler, bu kurallari incelemeden once, onlarin aslinda antropoloji biliminin belki de ilk ornekleri arasinda yer aldiklarini hatirlamak gerekir.



sovalye denildiginde akla gelen "kulede hapsedilmis guzel kadini kurtaran, at ustunde parildayan zirhlariyla duran muthis savascilar" imajindan siyrilmak gerekmektedir. gercekten de bu tanima uyan sovalyeler oldugu gibi, eline hicbir sekilde silah almamis sovalyeler de tarihte mevcuttur.



sovalyelerin uyguladiklari kurallarin, kesinlikle donemin politik ve ekonomik cikarlarina yonelik degisiklik gosterdikleri ve zamanla surekli evrim gecirdiklerini de hatirlamak gerekir. kimi uygarlikta sovalyeler birer lider olmus, kimisinde ise birer asker olmaktan oteye gidememistir. kimisinde ise "kutsal" varsayilan imparatorluklarin elcileri haline gelmis, kurduklari loncalar ile gunumuze kadar ulasan loncalasma faaliyetlerine onayak olmuslardir.



sovalyelik sisteminin olustugu donemleri ve uygarliklari goz onunde bulunduracak olursak, hemen hemen hepsinin birer feodalizm yapisi icerisinde olustuklari sonucuna varabiliriz. roma imparatorlugu gibi feodaliteden uzak yonetilen imparatorluklarda bir sovalyelik sistemi, merkeziyetci devlet yapisina aykiri duseceginden genellikle benimsenmemis, ancak askeri yapilari, ozellikle avrupa'daki sovalyelik sistemlerine buyuk olcude ilham kaynagi olmustur. zira kuzey avrupa'daki bircok yapinin, zaten coken roma'yi taklitler ile bir sekilde canli tuttugu, bircok ortacag tarihcisi tarafindan da kabul edilmektedir.



japonya'nin samuraylari, dini inanislarini da icine kattiklari sovalyelik mertebesini, daha cok yakin dovus ve okculuk yetenekleri ile yogurmus, liderlik, erdem gibi vasiflarlan birlikte, ozellikle de shogun donemlerinde gercek birer "lider" halini almislardir. ortacag japonyasi'ndaki sovalyeler, bu nedenle ulkede yeni bir hiyerarsik duzen saglamis, kendi sovalyelik sistemleri ile orduyu birlestirmeyi basarmislardir. meiji donemine kadar da bu boyle devam etmistir (soylediklerim ile her ne kadar ortusse de, the last samurai pek iyi bir kaynak degildir, onu da belirtmeden edemeyecegim).



cin'in "uc hanedanlik" doneminde de sovalyelere rastlanmistir. ozellikle de milattan onceki yillardan beri var olan, avrupa'da daha ismi bile duyulmamis turden silahlar ile donatilmis olan kimseler, zaman gectikce agir zirhlari, cok iyi egitilmis atlari ve korku salan gorunumleri ile, bircok sefer mogol akinlarina karsi koymuslardir. ancak cogu zaman hanedanlik reislerinin emrinde olan askerler olarak var olmuslardir. cin'de her ne kadar bir sovalyelik sistemi, diger kulturlere nazaran bu kadar gelismemis olsa da, imparatorluk doneminde de kendisine bir sekilde yer bulmustur.



dogu roma imparatorlugu, yani diger adiyla bizans, cataphract adi verilen askeri duzene gectiginde, bir nevi kendi sovalyelik sistemini yaratmistir. cok iyi egitilmis atlari, cok guclu zirhlarlan donatilmis vucutlari, karmasik bir hiyerarsi sistemleri ve askeri taktikleri ile kesinlikle "sovalye" sifatina bir sekilde layiktirlar.



iran'a bir sure hakim olmus olan sasanidler de, aslinda bir bakima "sovalyelik" sistemine sahiptirler. toplumca daha iyi taninan avrupa sovalyelerininkine benzer bir hiyerarsik yapiya sahiptirler. ayni sey, erken memluk askerleri icin de soylenebilir. oyle ki, "askeri kole" olarak satin alinan memlukler, bir sekilde bu sistemlerini gelistirerek, bolgeye hukmedecek kadar guclu bir hanedanlik kurmayi basarmislardir. kolelikten hanedanliga uzanan bu yolda sovalyelik yadsinamaz.



avrupa sovalyeleri ise, japonya'daki kuzenlerine cok buyuk bir benzerlik gostermektedirler. bu iki uygarliktaki sisteme de rahatlikla "sovalyelik" adi verilmesinin altinda yatan "sovalyelik kurallari", tamamiylen erdemden gecmektedir.



dedigim gibi, bu kurallar -ki gunumuzde diplomatlar da aralarinda "etiket" adi verdikleri, yazili olmayan bir takim kurallari takip ederler- zamanin sartlarina ve bolgenin politik durumuna gore degisiklik gostermistir.



avrupa'daki sovalyeler ve japonya'daki sovalyelerin inanislarinin altinda buyuk bir din unsuru yatmaktadir. takip etmeleri gereken erdem kurallari ise basit bir sekilde aciklanabilir: profesyonelligini unutma, karsindakine sans tani, dini erdemlerini yerine getir, merhamet ile vahset arasindaki cizgiyi iyi cek, senden yuksek statude olana saygi goster, hepsinden ote, insan ol...



ozellikle de hacli seferleri sirasinda yazilmis olan ve hristiyan sehitlerini (martyr) anlatan bircok eserde, sovalyelerin birbirlerine karsi olan tutumlari da not edilmistir. genellikle her zaman insancil, profesyonel ve asil ruhlu olarak tasvir edilen bu sovalyeler ile ilgili olan hikayeler bitmek bilmez. ustune destanlar bile yazilmistir.



ornek vermek gerekirse:



genellikle tarihi dokumanlarda -ki bunlarin tarihi birebir yansitmasina gerek yoktur, zira bazilari tamamiylen kurgu dahi olabilirler, ancak "tarihi dokuman" olarak degerleri vardir, cunku bir temel olmadan kurgu yapmaniz da pek olasi degildir- en cok karsimiza cikan olaylardan biri de, siradan bir askerin insanlara yaptigi zulumdur. hamile bir kadinin karnini desmek, genc kizlara tecavuz etmek gibi unsurlar, bu eserlerde surekli "dusman" olarak tabir edilen askerlerin siklikla basvurduklari bir olaydir (gunumuzdeki bircok soykirim iddiasinda veya katliam iddiasinda da, ozellikle "hamile kadinlarin karnini desmek" halen daha siklikla kullanilir, dikkatinizi cekerim).



ancak dusman bile olsalar, sovalyeler mutlaka temiz ruhlu olarak yansitilmislardir. oyle ki, genelde bu tur vahsetleri uygulayan askerlere "dur" diyen, hatta onlara ceza veren kimseler olarak tasvir edilmislerdir. karsi tarafin tarihcileri bile, yuz yil savaslari sirasinda ingiliz ve fransiz sovalyelerinin siklikla bu tur insancil uygulamalarda bulunduklari soylenmektedir.



bir diger ilginc yan ise, ozellikle de hacli seferleri'nden donmus olan sovalyelerin genellikle birbirlerini tanimalari, savas alaninda birbirlerine selam vermeleri, etrafta binlerce asker birbirlerine girerken, onurlu bir sekilde teke tek mucadele etmeleri, bircok yazili kaynakta mevcut olan seylerdir. bir ingiliz sovalyesi, bir fransiz askerinin kafasini ucururken, bir yandan da bir fransiz sovalyesine selam etmekten ve hal hatir sormaktan geri kalmamislardir.



bu kurallar arasinda da, onurlu bir sekilde olmek mevcuttur. tatar yayi adi verdigimiz gerecler, zirhlari delebilen ilk ok turleri olduklarindan, siradan bir askerin bir sovalyeyi vurmasina olanak sagladigi icin, sovalyelik kurallari arasinda bu cok onursuz bir olum bicimi olarak tasvir edilmistir.

ne zaman ki arquebus adi da verilen barutlu silahlar ortaya cikmistir, o zaman zaten sovalyelik sisteminden "savascilik" tamamen kaldirilmis, templar, teton, st john ve benzeri sovalyeler yavas yavas yokolmus veya evrim gecirmislerdir. onlarin yerini, zaten onlarlan birlikte var olan ancak elleri kilic tutmayan hospitalerler ve benzerleri almislardir. st john sovalyelerinin ise devlet yonetimine geldikleri (rodos, sonradan malta) bilinmektedir.



her ne kadar kendilerini baglayan cok onemli kurallara sadik gozukseler bile, hayatlari boyunca avrupa sovalyelerinin her biri, bu kurallari oyle ya da boyle cignemislerdir. hatasiz kul olmaz da diyemeyiz, cunku japonya gibi, bu hiyerarsinin, sistemin can damari oldugu yerlerde hata kabul edilemez olarak gorulmustur.



Avatar
Yekta Kopartan 2007-09-14 14:53:54

"sancho dedi ki:

- 'beyefendiler kendilerini bu hale getiren korkusuz adamin kim oldugunu merak edecek olurlarsa, meshur la manchali don quijote, nam-i diger mahzun yuzlu sovalye deyin.'

.......



don quijote da sancho'ya niye, ozellikle o sirada, mahzun yuzlu sovalye dedigini sordu.



- 'soyleyeyim' dedi sancho. cunku zavallinin elindeki mesalenin isiginda size bir sure baktim; gercekten yuzunuz son zamanlarda hayatta gordugum en cokuk yuz; ya da bu mucadelenin yorgunlugundan, ya da dislerinizin dokulmus olmasindan herhalde.'



- 'ondan degil' dedi don quijote. 'herhalde benim kahramanliklarimi yazmakla yukumlu bilge, benim de eski sovalyeler gibi bir lakap edinmemi uygun bulmus olacak. birinin lakabi kizgin kilicli sovalye'ydi, bir digerininki tekboynuz sovalyesi, otekininki bakireler sovalyesi, birininki anka kusu sovalyesi, bir baskasininki kartal basli aslan sovalyesi, bir digerininki olum sovalyesi.

butun dunyada bu lakaplariyla, simgeleriyle taninirlardi. bu yuzden diyorum ki, sozunu ettigim bilge, mahzun yuzlu sovalye lakabini senin diline ve dusuncene su anda sokmus olmali; bundan boyle kendime bu lakabi verecegim. iyice uygun olsun diye de, ilk firsatta, kalkanima cok mahzun bir yuz cizdirmeyi dusunuyorum.'



- 'resim icin para harcamaya gerek yok' dedi sancho. 'zat-i alinizin yuzunuzu acip bakanlara gostermeniz yeterli. zaten hic tereddutsuz, resme, kalkana bakmadan mahzun yuzlu diyeceklerdir...."

Avatar
Ülkü Taşar 2007-09-14 18:38:17



söylendiğinde sanki gereksiz bir cümleymiş gibi kulağı garip bir şekilde rahatsız eden,zaten olması gereken,haber kanallarının özgürce çalışamadığı bir sistemde sadece beyin yıkayıcı ve kitleleri yanlış bilgilendiren ve belki de en acısı bilgilendirmeyen bir mekanizmaya sahip olmasına engel olabilecek tek doğru özelliktir.ama ne yazık ki türkiyede tam anlamıyla işleyen bir özellik değildir bu.tüm kanallar sözleşmiş gibi aynı magazin haberlerini çok büyük bir habermiş gibi verirken,ülkede gerçekten bilinmesi gereken olaylar çoğunda ya hükümet yanlısı ya da muhalefet yanlısı olarak verilir ya da hiç verilmez.şu an alenen örneklemeye gerek görmemekle zaten herkesin farkında olduğu üzere bazı kanallar tamamen belli bir partiye yandaş olarak da çalışmaktadır.peki bu nasıl bir mantalitedir ? Sadece bu insanlara dair ve sadece onların onayladığı yazıların yazılması gibi tek taraflı haberlerin yapılması ne derece doğrudur?tamam haber özgürlüğü vardır ama yarın öbür gün tüm kanalların belli şekillerde sadece tek tip haber yayınlaması mümkün olabilir mi ? mesela sadece hükümetin yaptığı iyi olaylar verilirken onların dünya arenasında yaptığı gaflar,hatalar,yalan yanlış söylemler bu ülke vatandaşlarına söylenmezse,ki halkımızın okuma yazma oranı meydanda,internette gezdiği siteler ortada iken bu ülke sadece televizyonla yaşarken neyin gerçek neyin doğru olduğunu nasıl öğrenecek? bu ülke nereye gidiyor?

Avatar
Cevat Kelleci 2007-09-15 13:22:03

kazanmak ve kaybetmek dışında başka bir seçeneğin olmadığı durumlara verilebilecek en iyi örnekler savaş ve aşk durumlarıdır. zira savaşta ve aşkta kazanmanın bir önemi yok, önemli olan yarışmaya katılmak diyemezsiniz. (burada aşk, maşuku elde etme süreci anlaımda kullanılmıştır) kaybettim ama en azından bir yol katettim diyemezsiniz. bu başarısızlığı unutacağız, önümüzdeki maçlara bakacağız diyemezsiniz. artık kısmet bir dahaki dünya savaşına diyemezsiniz; leyla'yı bu sene kaptırdık ama seneye biz elde edeceğiz diyemezsiniz. giden gitmiştir. kayıp ömür boyu sürecektir; savaş durumunda ise nesiller boyu. dolayısıyla kazanmak zorundasınızdır.



birinci dünya savaşını anlatan bir filmde, asker sivil hayatında maraton koşucusu olan bir kişidir. faciayla biteceği kesin olan bir saldırı emri gelmiştir (çanakkale savaşı) ve komutan üstünün bu emri durdurma kararını vermesi için can havliyle uğraşmaktadır (telsizle). saldırıya dakikalar kala saldırının iptali emri gelir. ancak komutanın bu yeni emri cephe komutanına iletmesi gerekmektedir (arada mesafe vardır) ve telsiz bozulur. komutan, maraton koşucusundan bu emri cepheye yetiştirmesini ister. saldırıya dakikalar vardır. yüzlerce askerin ölüp ölmeyeceği, maratoncunun cepheye zamanında yetişmesine bağlıdır. (yetişemezse ölecekleri kesindir, çanakkale savaşının tarihini bilenler bu sahneleri hatırlayacaklardır). maratoncu koşmaya başlar. koşar, koşar.. siz izlerken nefesinizi tutarsınız. yetişmek zorundadır, başka bir yol söz konusu değildir. nefesi kesilse de koşar, bütün ruhuyla, bütün canıyla koşar. ama yetişemez. ne yazık ki yetişemez. metreler kala saldırı başlar. yetiştiğinde, artık karşı taraf saldırıya cevap vermekte olduğu için artık saldırı kesilemez haldedir.



bu koşuda herhangi bir ilke, maratoncunun yetişmesini engeller miydi? siz olsaydınız durur muydunuz?



kazanmaktan başka herşeyin önemini yitirdiği öyle durumlar vardır ki normal şartlar altında ödün vermeyeceğiniz tüm ilkelerden vazgeçersiniz. bu yüzden aşkta ve savaşta her şey mübahtır.

Avatar
Deniz Erdoğan 2007-09-15 18:47:01

İnsanın "tarihin öznesi olma" ütopyasından bir hayli uzaklaşmaya başladığı bu yeni ekonomik, toplumsal-kültürel ve psikolojik dönüşüm noktasında, bu günlerin moda deyimiyle Yeni Dünya Düzen(i)sizliğinin hakim kılındığı bu dönüşüm noktasında, insanın yalnızlığı, güvensizliği, korkuları hızla artıyor. İnsanın korku ve güvensizliğin hızla artması, insan ilişkilerinin temel karakteristik özelliklerini, kişilik yapısını da olumsuz anlamda bir değişime/dönüşüme uğratıyor. Bugün, artık, insan ilişkilerinde hakim olan kişilik yapısı "makyavelist" bir kişilik yapısı olmuş durumda.



Makyavelizmin temel ilkesi, "amaç, aracı meşrulaştırır" hatta kutsallaştırır. Amaca ulaşmayı son kertede rasyonelleştiren, şiddet ile yönetimi ele geçirmeyi ya da her yola başvurup "köşeyi dönmeyi" öngören böylesi bir zihniyet-ideoloji, politik ya da psikolojik tavır, tüm norm sistemlerini, moral anlayışlarını da alt üst ediyor. Gündelik hayatın örgütlülüğünde kendini yeniden üreten kaos içindeki insan ise, sürekli "yeniden yapılanma" süreçleri içinde, yeni yeni uyumlara zorlanıyor. Bu, giderek, makyavelist kişiliğin öne çıkmasına zemin hazırlıyor. Çünkü, insan yaşamın aynı anında, çeşitli anlamlara gelen daha çok değerli, sentetik enformasyonlarla, değil hakikati öğrenmeyi, düşünmeyi düşünmenin bile nostalji olduğu, yaşamın detaylarının silindiği bir ortamda, sürekli kişilik krizleri, nörotik rezignasyonlar, hızla kronikleşme eğilimi gösteren depresyonlar ve şizofrenik kişilik yarıkları ile karşı karşıya kalıyor.



İnsanlar arasındaki ilişkilerde ise bir yandan yapmacık-sentetik sempati ve kibarlık gösterileri yapılırken, öte yandan şaşırtıcı bir duygusuzluk ve bir tür moral-anestezi içinde her türlü entrikayı meşrulaştıran bir tutum (tavır) ortaya çıkıyor.



Zorlanan insan da kaçınılmaz olarak, makyavelist kişiliğe yöneliyor. Çağımızda karşılaştığımız bu makyavelist kişiliğin ise artık bir teorisi ve moral ilkesi kalmamıştır. Çünkü, hakim olan makyavelist kişiliğin, sözüne ve duygularına güvenilmez. O, ne dine, ne bilime inanır. O'nun insancıl bir heyecanı, duygusu, arzusu yoktur. Tek amacı mümkün olduğu kadar maddi-politik güç sahibi olmak ve hep kazanmak, daha çok kazanmaktır.



Her şeye karşın günümüzün bu yeni tutucu makyavelist kişiliğinin, dogmatik, katı, saldırgan ve batıl inançlı olduğunu da söylemek mümkündür. Ve bu makyavelist kişilik (tipi), politik bir hareket değil, bir toplumsal karakterdir ve en temel boyutu anti demokratik niteliğidir.



Bu makyavelist kişilik tipi aynı zamanda, tutucu-dogmatik ve hoşgörüsüzdür. Bu makyavelist kişilik tipi, paranoid boyutlara varan bir korku, güvensizlik ve toplumsal yalıtlanma korkusu içinde, dış dünyaya kapalı, sistematik düşünceden-felsefeden yoksun olarak yaşamaktadır. Sistematik düşünemediği için bilimsel bilgisi değil inançları gelişmektedir ve politik davranışlarını çok kez bu inançlarıyla belirlemeye çalışır. Ancak, makyavelist kişilik tipi, yine de inanmak/inanmamak arasında büyük korkular içinde yaşar. Makyavelist kişilik tipi, yoğun güvensizlik ortamlarında ise çok daha saldırganlaşır ve fanatikleşir. O gerçek bir fanatiktir aslında.



Böylesi bir durumda -yani toplumsal boyutta insan ilişkilerine makyavelist kişiliğin hakim olduğu bugünlerde- insan, salt düşündüğünden dolayı başına bir hal gelmemesi için, deliliğe ve çılgınlığa sığınır. Çünkü, bugün çılgınlık, aklın tek ve son sığınağı olmuştur.



68 hareketinde, son bir kez daha canlanır gibi olan insan, artık bugün itibariyle tarihin yeni ve belki son dönemine, ama bu kez sessiz sedasız ve hatta sentetik bir mutluluk ve bir tür taklit-sahte -simulation- dünyası içinde, bu yeni yaşam biçimlerine uyum sağlamaya çalışıyor. Uyum sağlanmaya çalışılan bu yeni yaşam biçimi ise makyavelist kişilik yapısını ortaya çıkaran Yeni Dünya Düzensizliği'nin ta kendisidir.



Bu arada Karl Marx'ın ilk kez 1939 yılında basılan ve bu nedenle de tüm dünya kamuoyunun varlığından ancak 1939 yılında haberdar olduğu "1844 El Yazmaları" adlı eserinde yer alan yabancılaşma konusundaki düşünceleri, hâlâ bugünün tek ve asıl sorunu olarak önümüzde duruyor.





(*) Makyavelizm kavramının yerleşmesine neden olan Makyavel (Niccolò Machiavelli), 1469-1527 yılları arasında yaşamış İtalyan düşünürüdür. Makyavel'in öne sürdüğü kuram, ardılları tarafından çok çelişkili biçimlerde yorumlanmış, söylemediği ve yazmadığı birçok şey kendisine maledilmiştir. Ama sonuçta Makyavel, kimsenin kolayına -özellikle içinde yaşadığımız günlerde- vazgeçemediği güncel bir politik tumunun kuramcısı olarak tarihe geçmiştir. Makyavel için patriot, demokrat, anti-krist, kuramcı, humanist, moralist-ahlakçı, polit-kriminal, teknograt, objektif-analitikci ve hiç kuşkusuz dahi, şeytanın avukatı, despotların akıl hocası vb. gibi pek çok şey söylenmiştir. Ancak, her şeye karşın, Makyavel, 15. Yüzyıl İtalyasının, toplumsal yapısını, insan malzemesini, insan psikolojisini son kerte soğukkanlı analiz etmiş ve bulgularından gene son kerte realist sonuçlar çıkarmıştır. Hiç olmazsa, Makyavel zamanından beri, politik düşünmeye çalışanların kafalarında ilginç etik-politika ilişkileri ortaya çıkmıştır. Ancak bugün insan ilişkilerine egemen olan Makyavel kişilik, tam da post-modern döneme uygun bir kişilik tipi örneği sergilemektedir. Bir kaçış, güvensizlik ve "çıkarcılık" üzerine kurulu kişilik tipi, her yanını sarmış toplumun.

Avatar
Tahsin Fenerci 2007-09-15 19:09:26

günümüzde içeriği, amacı çokça sorgulanan kavramlardır.

kötü insan, masallarda rastladığımız gerçek hayattaysa bu kadar kolay tanımlayıp bir kenara atamayacağımız kimse.

realite iyiler, kötüler ve yogilerden ibaret değil malumunuz.

gerçi masallarda da pamuk prensesin annesi, külkedisinin kötü ve çirkin kardeşleriyle* üvey annesinin de bir acıklı hikayesi olsa gerek.

yoksa ne diye kötülük yapsınlar boşu boşuna.

yani keşke öyle olsaymış, kötü insan kötü doğup, hep aşağılayacağımız, “sen kötüsün” diye kovabileceğimiz insan olsaydı.

ama olmuyor insan kötü doğmuyor, biliminsanları her ne kadar canilik geni bile bulduklarını iddia etseler de bu gene sahip olmak bile insanın insiyatifinde değil.

gerçi insan kötü doğmuyor, kötülüğü seçiyor, öyleyse suçlayabiliriz bu onun elinde desek de

günümüzde bu da sorgulamaya açık bir konu.

kötü ve iyi nedir?

kime göredir, neye göredir?

“bir insanın diğerinin/diğerlerinin huzurunu kaçırması, özgürlüğünü, haklarını ihlal etmesi, diğerine zarar vermesi kötüdür”ü baz alırsak,

bir insanı hırsızlık yapmaya, cinayete, hatta şiddet uygulamaya iten dış etkenler yok mu?

elbette var, sevgiden yoksun yetişme, ahlaki terbiye görememe, eğitimsizlik, ebeveynlerinden şiddet görme, çocukken tacize, tecavüze uğrama, çocukken yaşadığı bir travma sonucu karşı cinsden nefret etme vs vs

öyleyse toplumsal şartlardır insanı kötü yapan.

bugun dünyada pek çok ülkede kaldırılmış “idam cezası” durumunda olduğu gibi

suç ve ceza kavramları yeniden ele alınmalıdır.

bakıyoruz suçlu bulunuyor ve cezalandırılıyor ama suç oranı düşmüyor hatta artarak devam ediyor.

önemli bir tezat.

kötülüğü mü cezalandırıyoruz, sadece bir kötüyü mü?

bu ne işe yarıyor, değiştirilmesi gereken dinamikler daha derinlerde aranmalı belki.

toplumsal eğitim, aile eğitimi, sosyal refah, cinsel eğitim ve özgürlük gibi kavramlar suç kavramının önüne geçmek için parlak yıldızlar gibi görülüyor.

ve ceza neyi önlemek için neye karşı bir yaptırımdır, iyi, kötü, doğru, yanlış ve yorum nedir?

hep akıllarda olan ve yanıtlanamayan sorular.



hukukçu değilim, bu husuta yeterli bilgi sahibi de değilim ama sıradan bir vatandaş olarak düşüncem bu.

açıkçası kötü doğmuyoruz, hayat şartları bizi “dark side”a sürüklüyor gibi.

banner209

banner191

banner148

banner145

banner179

banner176