Sonbaharda Bir Başka Güzel

Karagöl İçin 'Master Plan' ...Kirlenme ve toprakla dolma tehlikesi altında bulunan, Artvin'in Borçka ilçesindeki Karagöl için kurtarma çalışmaları yapılıyor.

banner217

Sonbaharda Bir Başka Güzel

Karagöl İçin 'Master Plan' ...Kirlenme ve toprakla dolma tehlikesi altında bulunan, Artvin'in Borçka ilçesindeki Karagöl için kurtarma çalışmaları yapılıyor.

09 Kasım 2008 Pazar 12:36
1874 Okunma
Sonbaharda Bir Başka Güzel

Karagöl için 'master plan'

Kirlenme ve toprakla dolma tehlikesi altında bulunan, Artvin'in Borçka ilçesindeki Karagöl için kurtarma çalışmaları yapılıyor. Artvin Valisi Cengiz Aydoğdu, yaptığı açıklamada, alanda Borçka Karagöl'ün de içinde bulunduğu 368 hektarlık alanın Çevre ve Orman Bakanlığı'nca 2002 yılında 'Tabiat Parkı' ilan edildiğini, böylece bölgenin doğa turizmi açısından cazip hale geldiğini söyledi.

Artvin- Artvin'in Borçka ilçesindeki Karagöl'ün kirlenme ve toprakla dolma tehlikesinin ortadan kaldırılması için master plan hazırlandığı bildirildi.

Bakanlıkça yapım hazırlıkları sürdürülen master planını beklemeden artan turizm hareketliliği nedeniyle Valilikçe bir il planı hazırlığı içinde olduklarını bildiren Artvin Valisi Cengiz Aydoğdu, yaptığı açıklamada ''Karagöl'ün güzelliklerini devam ettirerek bizden sonraki nesillere nasıl aktarılabileceği konusunda il planı çıkarmaya çalışıyoruz. Karagöl'de master planının hızından daha hızlı gelişen turizm hareketliliği bizi zorluyor. Her geçen gün ziyaretçi sayısında önemli bir artış gözlemliyoruz. Bu yıl yaklaşık 25 bin yerli ve yabancı turist bölgeyi ziyaret etti.'' dedi.

Zaman kaybına tahammülleri olmadığını, kaybedilen zamanın Karagöl'e telafisi imkansız zararlar verebileceğini düşündüklerini ifade eden Vali Aydoğdu, şöyle konuştu:
''Bu çerçevede bu gölün çevresinde il imkanlarıyla ve master planları çerçevesinde ne gibi tedbirler alabilirizin çalışması içindeyiz. Birtakım tedbirleri önümüzdeki günlerde hayata geçireceğiz. Karagöl'ün temizliği, oradaki doğal hayatın korunması, çok yakın tehlike arz eden hem çevre, hem göl kirliliği hem de yanlış kullanımdan dolayı göl alanının dolmasının önüne geçebilecek birtakım acil tedbirler almayı planladık. Gelecek yıl bölgede daha temiz, daha düzenli, doğal hayatın daha çok hissedildiği bir atmosferi yaşatmak istiyoruz.''

Sonbaharda başka güzel

Karagöl, sonbaharda etrafındaki sararan yapraklar ve oluşan renk cümbüşünün suya yansımasıyla bir başka güzel görünüyor.

İlçeye bağlı Karçal Dağı'ndaki Aralık Yaylası yakınlarında bulunan ve 19. yüzyılın başlarında heyelan sonucu Aralık deresinin önünün kapanmasıyla oluşan Karagöl, her mevsimde olduğu gibi sonbaharda da doğaseverlerin ilgisini çekiyor.

Rize-Artvin karayolunda 110 kilometre yolculuktan sonra Borçka'ya, oradan 35 kilometre sonra da Karagöl'e ulaşılıyor. Rize-Hopa arasında mavi deniz ve yemyeşil doğa arasından sahil yolu boyunca ilerledikten sonra Borçka'dan Karagöl'e giden yolda, yemyeşil ormanın içinden geçiliyor.

Zengin bir bitki örtüsü ve hayvan çeşitliliğine sahip olan Karagöl çevresindeki ormanlarda, vaşak, boz ayı, çengel boynuzlu dağ keçisi, dağ tavuğu da bulunuyor.

Turistler, gölde tekne gezintisi, etrafındaki patika yolda yürüyüş yapabiliyor.

Çevresinde yapılaşmanın yasak olması nedeniyle kamp ve çadır turizmi için uygun olan Karagöl'ün kıyısında, sadece Orman İşletmesi'ne ait 27 yataklı bir tesis bulunuyor.(aa)

 

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
yıldırım DELİDUMAN 2008-11-11 14:32:32

“ GLOBAL LEADERS IV ” BU LİDER SAĞLAM BİR İRADEYE, AYNI ZAMANDA DİPLOMASİ USTALIĞINA VE KRİZ YÖNETİM KABİLİYETİNE DE SAHİP OLMALIDIR. ABD’nin en önemli jeopolitik uzmanlarından ve Başkan Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olan BRZEZİNSKİ’YE GÖRE, ABD İÇİN ÜÇÜNCÜ BİR ŞANS YOKTUR, BU BAĞLAMDA “ GLOBAL LEADERS IV ” ABD’NİN İKİNCİ ŞANSINI YAKALAYABİLECEK TEK KİŞİ OLACAKTIR. ABD’de yapılan son seçimin neticesine göre, Global Leaders IV, Barack Obama’dan başkası olamazdı. Barack Obama, Demokrat Parti’nin başkan adayı olarak karar alınmasından sonra Brzezinski’yi bir akşam yemeğe davet ederek kendi seçim ekibinde yer almasını rica etmişti. Brzezinski, Obama’dan çok etkilenmiş ve Obama’nın seçim ekibinde Asya ve Çin sorunundan sorumlu Jeffrey A. Bader’ın anlattığına göre, Obama’nın John Kennedy’den sonra derin etki bırakan bir siyasî adam olduğunu düşünmüştür. Jeffrey A. Bader da aynı görüşü paylaşmaktadır ve Obama ile görüştükten sonra onun John Kennedy’e çok benzediğini, potansiyele, motive etme kabiliyetine ve geleceğe yönelik etkileyici özelliklere sahip olduğunu belirtmişti. “Yumuşak Güç” kavramını icat eden Joseph S. Nye, “sert güç” (hard power) kullanmanın yanında “yumuşak gücü” de birlikte alınmasının önemini vurgulamaktadır ve son yazdığı The Powers to Lead kitabında “bağlamsal zekâ” (contextual intelligence) kavramıyla bunu tanımlamıştır. Bu kavrama göre, bir lider mevcut duruma karşı yumuşak ve sert gücü ayarlama ve düzenleme kabiliyetine sahip olmalıdır. Joseph S. Nye’nin bir Çin dergisine verdiği röportajda, George W. Bush fazla “sert güce” dayandı, ancak Obama seçilirse Bush’a göre “yumuşak güce” daha çok önem verileceğini ileri sürmüştür. “Akıl gücüne” (smart power) önem veren Joseph S. Nye’ye göre Obama, “duygusal zekâsı” (emotional intelligence), yani kişileri cezbetmek gücüne sahiptir. Ayrıca Obama’nın “duygusal zekâsı” ile organize kabiliyetini keşfeden Joseph S. Nye, şu örneği vererek Obama’nın tecrübe eksikliğini değerlendirmişti: ABD’liler tarafından en başarılı lider olarak tanımlanan Abraham Lincoln da başkan olmadan önce sadece iki yıllık senato üyesi olmuştu. Buna göre, ABD’deki dış politika uzmanlarının, Obama’dan büyük beklentileri olduğu gibi bu vesileden dolayı onun ABD’nin içine düştüğü zor durumdan kurtaracağı ve ABD’nin liderlik konumunu tekrar inşa edeceği umudunun içindedirler.



ABD’nin en önemli jeopolitik uzmanlarından ve Başkan Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Zbigniew Brzezinski, geçen yılın Mart ayında Soğuk Savaş sonrası ABD yönetiminin başına geçen üç lider olan George Bush’un, Bill Clinton’ın ve George W. Bush’un yönetim performansı değerlendiren son eserini okurlara sunmuştu (Second Chance: Three Presidents and the Crisis of American Superpower). Brzezinski kitabında, söz konusu üç liderin Sovyetlere karşı Soğuk Savaş’ı başardıktan sonra ABD’nin en güçlü döneminde görev başına geldiklerini tespit ederek, üç lideri Global Leaders I, Global Leaders II ve Global Leaders III sıfatlarıyla adlandırmıştı. Ancak, Brzezinski’ye göre, bu üç lider, ABD’nin dünyanın tek süper gücü konumunu sağlayan bu tarihî fırsatı yeterince değerlendirememişti. Bu noktadan yola çıkarak, üç liderin görev başındaki kapasitesine göre puan verilmişti: Baba Bush “B”, Clinton “C”, Bush ise “F”.

Baba Bush’un ekibi iyi eğitimliydi, diplomasi kabiliyeti ve kriz yönetim kapasitesi yüksekti, Irak Kuveyt’i işgal ettikten sonra bu nedenle derhal bir uluslararası müdahale kuvveti ile bu duruma karşı koyabilmişti. Maalesef, Baba Bush’ta kararlı irade ve cesur yaratıcılık yönlerinde eksiklik vardı, sistematik stratejik düşüncesi de yeterli değildi. Bunun sonuncuda ABD, Soğuk Savaş’ı ve Körfez Savaşı’nı başardığı halde bunu siyasal başarıya dönüştürememişti. Bu sebeplerden dolayı Baba Bush’a “B” puan verilmiştir. Brzezinski’ye göre, Clinton’ın da sağlam irade ve stratejik düşünce yönünde noksanları vardı. Clinton’ın sekiz yıllık yönetimi sırasında, ABD’nin dış politika stratejisi devamlı değişken özelliğini sergilemiş ve yönünü kaybetmiş durumdaydı. Clinton, küreselleşmenin dünyadaki çatışmaları kaldıracağına inanıyordu; ancak tarih bu düşüncenin yanlış olduğunu ispat etmiştir. Özellikle onun ikinci döneminde, enerjilerini mahkemede kendini savunmaya harcamış, dışişlerini düşünecek fırsatı da bulamamıştı. Bundan dolayı Clinton “C” puanına sahip olabilmiştir. Bush ise babasında ve Clinton’da eksik olan kararlı iradeye sahipti, hatta büyük ideali (Neo Conservatism) de vardı; ancak dış politika yöntemi çok zayıftı, fazla inatçı ve fazla dogmatikti; bu nedenle ABD’yi bugünkü zor durumuna düşürmüştür. Brzezinski, Bush’u “felaket” (catastrophic) başkanı olarak değerlendirmişti ve ona “F” puanını vermişti.

Şüphesiz, usta diplomat ve strateji uzmanı Brzezinski bu üç liderden memnum değildir ve tarihin ABD’ye verilen çok önemli fırsatı kaçırdığı kanaatindedir. Ancak Brzezinski bu fırsatın tam kaçmadığını ve ABD için ikinci bir şansın bulunduğunu ileri sürerek, ABD’nin hâlâ dünya lideri olma konumunu yitirmediğini ortaya koymuştur. Bu nedenle bundan sonraki yılların değerini bilmelidir; özellikle gelecekteki 20 ay, ABD için fevkalade önemlidir. Eğer Irak’ın durumu daha da kötüye giderse veya İran’a karşı savaşı başlatırsa, ABD Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile kazanmış olduğu dünya liderlik konumunu hızlı bir şekilde kaybedecektir. ABD’yi bu durumdan kurtarabilen lider ise Global Leaders IV olacaktır; bu lider sağlam bir iradeye, aynı zamanda diplomasi ustalığına ve kriz yönetim kabiliyetine de sahip olmalıdır.Brzezinski’ye göre, ABD için üçüncü bir şans yoktur, bu bağlamda Global Leaders IV ABD’nin ikinci şansını yakalayabilecek tek kişi olacaktır.

Ancak bazı araştırmacılar Brzezinski’nin görüşünün fazla idealleştirildiği kanaatindedirler. ABD’nin Dış İlişkileri Konseyi (Council On Foreign Relations) üyesi James M. Lindsay’in eleştirmesine göre, Soğuk Savaş sonrası ABD’nin konumu Brzezinski’nin tespit ettiği kadar değildir. ABD’nin tek güç olarak yerine almasıyla birlikte diğer rakip veya potansiyel rakipler derhal ittifak kurarak buna karşı çıkmaya başlamıştı, bunların arasında Çin ve Rusya bulunmaktadır. İkincisi, Brzezinski ABD’nin dünya siyasetine olan etkisini fazla abartmıştır, üçüncüsü ise Brzezinski’nin İslâm dünyasının ABD düşmanlığının Soğuk Savaş sonrası meydana geldiğini ileri sürmüş, ancak Başkan Carter döneminde özellikle İran devrimden sonra bu tür düşmanlık ortaya çıkmıştı.

ABD’de yapılan son seçimin neticesine göre, Global Leaders IV, Barack Obama’dan başkası olamazdı. Barack Obama, Demokrat Parti’nin başkan adayı olarak karar alınmasından sonra Brzezinski’yi bir akşam yemeğe davet ederek kendi seçim ekibinde yer almasını rica etmişti. Brzezinski, Obama’dan çok etkilenmiş ve Obama’nın seçim ekibinde Asya ve Çin sorunundan sorumlu Jeffrey A. Bader’ın anlattığına göre, Obama’nın John Kennedy’den sonra derin etki bırakan bir siyasî adam olduğunu düşünmüştür. Jeffrey A. Bader da aynı görüşü paylaşmaktadır ve Obama ile görüştükten sonra onun John Kennedy’e çok benzediğini, potansiyele, motive etme kabiliyetine ve geleceğe yönelik etkileyici özelliklere sahip olduğunu belirtmişti. “Yumuşak Güç” kavramını icat eden Joseph S. Nye, “sert güç” (hard power) kullanmanın yanında “yumuşak gücü” de birlikte alınmasının önemini vurgulamaktadır ve son yazdığı The Powers to Lead kitabında “bağlamsal zekâ” (contextual intelligence) kavramıyla bunu tanımlamıştır. Bu kavrama göre, bir lider mevcut duruma karşı yumuşak ve sert gücü ayarlama ve düzenleme kabiliyetine sahip olmalıdır. Joseph S. Nye’nin bir Çin dergisine verdiği röportajda, George W. Bush fazla “sert güce” dayandı, ancak Obama seçilirse Bush’a göre “yumuşak güce” daha çok önem verileceğini ileri sürmüştür. “Akıl gücüne” (smart power) önem veren Joseph S. Nye’ye göre Obama, “duygusal zekâsı” (emotional intelligence), yani kişileri cezbetmek gücüne sahiptir. Ayrıca Obama’nın “duygusal zekâsı” ile organize kabiliyetini keşfeden Joseph S. Nye, şu örneği vererek Obama’nın tecrübe eksikliğini değerlendirmişti: ABD’liler tarafından en başarılı lider olarak tanımlanan Abraham Lincoln da başkan olmadan önce sadece iki yıllık senato üyesi olmuştu. Buna göre, ABD’deki dış politika uzmanlarının, Obama’dan büyük beklentileri olduğu gibi bu vesileden dolayı onun ABD’nin içine düştüğü zor durumdan kurtaracağı ve ABD’nin liderlik konumunu tekrar inşa edeceği umudunun içindedirler.

Barack Obama’nın Dış Politika Ekibindeki Çin Uzmanları

Son 50 yıldan beri başarılı olan ABD başkanları hep seçkin bir kadroya sahip idiler; dış politika uzmanları ise donanımlı ve deneyimli idi. Son seçimde de iki partinin seçim ekibinde önemli dış politika uzmanları yer almıştı. Bazı ülkeler bu ekibe dâhil edilen uzmanları inceleyerek gelecekteki ABD’nin dış politikasını analiz etmektedir.

Demokrat Parti başkan adayı olan Hillary Clinton, Barack Obama’ya karşı yenildikten sonra daha önce Bayan Clinton’un seçim ekibinde yer alan ve çoğu başkan Clinton yönetiminde görev yapmış dış politika uzmanları Obama’nın seçim ekibine dâhil edilmişlrdi. Obama’nın seçim ekibinde genel strateji belirleyicisi ABD’nin strateji uzmanı ve 15 yıldır Obama ile tanışıklığı olan David Axelrod’dır. Bununla birlikte Obama’nın ekibinde, Progressive Policy Institute ve Democratic Leadership Council gibi kuruluşlara danışmanlık yapan Austan Goolsbee, Obama’nın ekonomik baş danışmanı; insan hakları, anti-terörizm ve “çöken devlet (Failed States) sorunları uzmanı ve Harvard Üniversitesi profesörü Samantha Power, Obama’nın en yakın dış politika danışmanı; bunun yanında Clinton yönetiminde görev alan eski Dışişleri Bakanı Warren Christopher ile Madeleine Albright, Savunma Bakanı William Perry, Bush hükümetinin Dışişleri Bakanı Colin L. Powell, Dışişleri Politika Planlama Dairesi (State Department's Office of Policy Planning) Başkanı Gregory Craig, Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi (House Foreign Affairs Committee) Başkanı Lee Hamilton, Ulusal Güvenlik Konseyi (National Security Council) Başkan Yardımcısı Anthony Lake ile James Steinberg, Senato İstihbarat Özel Komisyonu (Senate Select Committee on Intelligence) Başkanı David Boren, dış politika alanında deneyimli Senatör Sam Nunn, Clinton hükümeti dönemindeki Deniz Kuvvetleri Bakanı Richard J. Danzig ile Temsilciler Meclisi üyesi Tim Roemer, Irak savaşı batı cephe komutanı Jonathan Scott Gration, baba Bush dönemindeki Hava Kuvvetleri komutanı Merrill McPeak, Clinton hükümetinde Savunma Bakan Yardımcısı Bayan Sarah Sewall ve Obama’nın eski dış politika danışmanı Mark W. Lippert gibi güvenlik ve dış politika alanında deneyimli ağır toplar bulunmaktadır. Ayrıca Clinton yönetiminde Ulusal İstihbarat Konseyi başkanlığı ve Savunma Bakan yardımcılığı görevlerinde bulunan, Harvard Üniversitesi Kennedy School of Government’ın dekanı Joseph S. Nye Jr. da Obama’ya destek vermektedir.

300 kişiden oluşan Obama dış politika uzmanları arasında 60’dan fazla Çin uzmanı yer almaktadır. Clinton yönetiminde Dışişleri Bakan yardımcılığını üstlenen Oxford Üniversitesi siyasal bilimler alanında doktorası olan Susan E. Rice dış politika ekibinin başında koordinatör olarak görev yapmaktadır. Bu ekipte yer alan Çin uzmanlarının büyük bir kısmı Çin’de kısa dönemli hizmet vermişler ya da burada yaşamışlardır; yeni liberalizm yaklaşımını benimsemiş olmalarına rağmen rasyonel ve pragmatik kimselerdir. Bunların başında Clinton yönetiminde Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Asya-Pasifik bölgeden sorumlusu ve Brookings Enstitüsü John L. Thornton China Center kuruluşun başkanı, Çin’in Ortadoğu politikası ile Çin-Japonya ilişkileri alanında uzman olan Jeffrey A. Bader bulunmaktadır. Diğer önemli Çin uzmanları ise:

• Michigan Üniversitesi siyasal bilimler profesörü ve Clinton hükümetinde Ulusal Güvenlik Konseyi Asya Politikası bölüm başkanı olan Çin uzmanı Kenneth Lieberthal (Çince adı李侃如), Brookings Enstitüsü misafir araştırmacısıdır. 1972 yılında Columbia Üniversitesi’nde karşılıklı siyasal bilimler alanından doktorasını alan Kenneth Lieberthal, Çin’e ABD’nin “sorumlu menfaat ortağı” (Responsible Stakeholder, Bush hükümeti Dışişleri Bakan Yardımcısı Robert Zoellick’in düşüncesidir) olarak bakmaktadır ve Obama da bu görüşü benimsediğini ileri sürmektedir.

• 1974 yılında Stanford Üniversitesi’nde siyasal bilimler alanında doktorasını alan ABD’nin en önde gelen Çin uzmanı Harry Harding (Çince adı 何漢理), Clinton hükümetinde Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı özel güvenlik danışmanı, 1983-1994 yılları arasında Brookings Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı ve 1995 yılından itibaren George Washington Üniversitesi Elliot School of International Affairs kuruluşun dekanı ve Eurasia Group araştırma kuruluşunda yöneticilik yapmaktadır. Harry Harding, eski Dışişleri Bakanı Colin L. Powell’ın ABD-Çin ilişkisini “stratejik rakip ve ekonomik işbirliği ortağı” olarak tanımlamasına karşı idi; ona göre bu ilişkinin tanımı “ekonomik rakip ve stratejik işbirliği ortağı” olmalıdır. Ancak ABD-Çin ilişkisi biçimini “karmaşık” (complex; bu ifade George W. Bush’a aitti) olarak tarif etmektedir.

• Asia Society kuruluşunun üyesi, Kongre Dışişleri Komitesi Asya-Pasifik danışmanı, Kongre Dışişleri Komitesi Demokratlar grubu Asya işleri danışmanı (1993-1995), Ulusal İstihbarat Koseyi (National Intelligence Council) üyesi ve Clinton hükümetinde Ulusal Güvenlik Konseyi Doğu Asya bölge sorumlusu olarak çalışan Richard C. Bush III (Çince adı卜睿哲), 1978 yılında Columbia Üniversitesi siyasal bilimler alanında doktorasını almış, 1997-2002 arasında ABD’nin Tayvan’daki temsilciliğinde (American Institute in Taiwan) çalışmış ve 2007’den itibaren Brookings Institution Kuzeydoğu Asya Politika Araştırmaları (Center for Northeast Asian Policy Studies) kuruluşunun müdürü olarak görev almıştır.

• ABD-Çin İlişkileri Ulusal Komitesi (National Committee on United States-China Relations) başkanı ve The Nixon Center kuruluşunun Chinese Studies direktörü gibi görevlerde bulunmuş olan, şu anda Johns Hopkins Üniversitesi School for Advanced International Studies Çin Araştırmaları direktörü David M. Lampton (Çince adı蓝普顿), doktorasını Stanford Üniversitesi’nden almıştır; 1995 yılında Rusya’nın Far East Branch of Russian Academy of Science kuruluşundan da aldığı fahri doktorası bulunmaktadır. 30 yıldan beri Çin’i araştıran David M. Lampton, Çin’in yükselişinin ABD’nin çöküşüne neden olamayacağını, aksine ABD’nin kendisini yeniden değerlendireceği, dış politikasını ayarlayacağı ve uluslararası rekabet gücünü arttırabileceği görüşündedir. ABD’nin Asya’nın barış temelinin oluşturmasına iştirak etmesini ve Çin’i uluslararası sisteme çekmesinin gerektiğini vurgulamaktadır.

• Eski Monterey Institute of International Studies’in Center for Nonproliferation Studies kuruluşunun Doğu Asya uzmanı ve 1993-1995 yılları arasında Carnegie Endowment for International Peace kuruluşunda Asya güvenlik sorunu üzerinde çalışmış olan Evan Medeiros (Çince adı麦艾文), London School of Economics and Political Science okulunun uluslararası ilişkiler alanında doktora unvanını almıştı. Şu anda RAND Corporation ile Council on Foreign Relations kuruluşlarında uzman olarak çalışmaktadır. Evan Medeiros’a göre, Bush hükümetinin Asya politikası Irak sorunu nedeniyle odağını değiştirmiştir; Obama ise dış politikasının ağırlığını Asya’ya yönlendirecek ve özellikle Çin ile olan ilişkilere önem verecektir. Evan Medeiros, Çin’in artık uluslararası ve bölgesel kuruluşlara iştirak ettiği, sorumlu büyük bir ülkenin görevlerini yerine getirmeye başladığı görüşündedir.

• Bob Kapp, 1994-2004 yılları arasında American Chinese Business Association kuruluşunun başkanlığı görevinde bulunmuştur; şu anda Kopp Consulting danışma kuruluşunun başkanı ve The Asia Foundation kuruluşunun China Program danışmanıdır. Yale Üniversitesi’nde çağdaş Çin tarihi alanında doktorasını alan Bob Kapp, Çin’in siyasal kültürünü iyi bilen bir uzmandır.

• ABD’nin birinci nesildeki en önemli Çin uzmanı Michel Oksenberg’in (1938-2001) öğrencisi ve Clinton hükümeti döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi Asya bölümü sorumlusu olan Bob Suettinger, CIA, Brookings Institution ve RAND Corporation gibi düşünce kuruluşlarında çalışmıştı. Uzun yıldan beri Çin ve Asya üzerinde çalışan Bob Suettinger, hâlâ CIA’nin danışmanlık görevini sürdürmektedir ve Çin’in askerî istihbaratı alanında otoriter bir isimdir.

• Obama’nın önemli dış politika danışmanı büyükelçi Wendy Sherman, Clinton hükümetinin döneminde Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın dış politika danışmanı idi. Clinton hükümeti döneminde Irak büyükelçisi ve Kuzey Kore özel temcilisi gibi görevlerde bulunmuştu. Başkan Clinton ve Dışişleri Bakanı Albright’ın en güvendiği dış politika uzmanıdır. Wendy Sherman, Obama seçildikten sonra kısa süre içinde Çin’i ziyaret edeceğini basına bildirmişti. Ona göre, Obama Çin’i önemsiyor; ABD-Çin ekonomik ilişkilerinde karşılıklı bağımlılık söz konusudur, uluslararası birçok meselede işbirliği yapılması gerekmektedir.Wendy Sherman’a göre Obama, Çin’in askerî modernizasyonuna dikkat etmelidir; ancak Çin’in şeytanlaştırılmasına gerek olmadığı görüşündedir. Ona göre Çin ile yapıcı ilişkiler geliştirmelidir.

• Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi (Center for Strategic and International Studies) International Security Program Asya bölge sorumlusu olan Derek Mitchell (Çince adı米德伟), Clinton hükümeti döneminde Savunma Bakanlığı Asya Pasifik bölgesinden sorumlu bakan yardımcısı Kurt M. Campbell’ın yönetiminde Çin masası ve Japonya masası şefi olarak çalışmıştı.

• Eski senatör Lee H. Hamilton, Woodrow Wilson Uluslararası Araştırmalar Merkezi (Woodrow Wilson International Center for Scholars) başkanı, Iraq Study Group başkanı (James A. Baker ile Bush hükümetini The Iraq Study Group Report adlı raporu hazırlamıştı) ve Ulusal Güvenlik Konseyi üyesidir.

Ayrıca Obama’nın seçim ekibinde yer alan ve Clinton hükümeti döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi’nde görevli olan Stanford Üniversitesi uluslararası ilişkileri uzmanı Nina Hachigian ile diplomat Mona Sutphen de Çin ile ilgilenmektedirler. Bu ikisinin Mart 2008’de neşrettiği The Next American Century: How the US Can Thrive As Other Countries Rise adlı kitapta kilit büyük güçlerin Çin, Avrupa, Hindistan, Japonya ve Rusya olduğu işaret edilerek, ABD’nin bu güçlerle mücadele yerine stratejik işbirliğine gidilmesi önerilmektedir. İki uzman ABD ile Çin’in birçok güvenlik alanında ortak çıkarları olduğunu ileri sürerek iki ülkenin aslında ortaklık ilişkilerine sahip olduğu tespitini ortaya koymaktadır. Ayrıca güç merkezinin de Asya’ya kaydığını belirtmektedir. Bu uzmanların dışında Başkan Yardımcısı Temsilciler Meclisi Uluslararası İlişkileri Komisyon Başkanı Joseph Biden’ın Asya işleri danışmanı Frank Jannuzi (Çince adı 季浩豊) de Çin ile ilgilenmektedir. Yukarıda adı geçen Çin uzmanlarının Obama hükümetinin Çin politikasının oluşması aşamasında belirli düzeyde etkilerinin olacağı açıktır.

Diğer yandan, ABD’nin Japonya uzmanları da Asya üzerinde araştırmalar yaptıkları gibi, Çin hakkında araştırmaları bulunmaktadır. Obama ekibinde yer alan ABD’nin Japonya uzmanları Gerald Curtis, Amy E. Searight, T. J. Pempel, Carol Gluck, Sheila Smith, Thomas C. Hubbard, Rust M. Deming, William T. Breer, Matthew Goodman, Kurt M. Campbell, Robert M. Orr, R. Michael Schiffer, Thomas S. Foley ve Walter F. Mondale isimlernden oluşmaktadır.

Barack Obama’nın Çin Politikası

Obama’nın Çin danışmanlarının çoğu Clinton hükümetinde görev almış uzmanlardır. Demokratlar’ın geleneksel Çin politikası, yeni liberalizm yaklaşımın etkisi ile birlikte Çin ile işbirliği dış siyasetini benimsemişti. Ancak uzmanların ifadelerinde Çin’e yönelik politikada Cumhuriyetçi uzmanlar tarafından benimsemiş yeni realizm yaklaşımına ait düşünceleri görmek mümkündür. Herhalde Batılıların daha önce yüzyüze gelmedikleri ancak yükselmeye yol almış bir Çin’e karşı tek bir yaklaşım ile geliştirdikleri politikaları yetersiz kalmış olabilir. ABD’nin Çin’e yönelik karışık düşüncelerini Soğuk Savaş sonrası başkanlık seçimlerinde de görmek mümkündür.

Soğuk Savaş sona erdiğinden bu yana ABD’nin Çin politikası her hükümette olduğu gibi değişken özellikler göstermiştir. Ronald W. Reagan seçim sırasında Tayvan ile diplomatik ilişkiyi tesis edebileceğini ileri sürmüş, ancak başkanlığı döneminde Çin ile üçüncü deklarasyona imza atarak Tayvan ile kültürel ve ekonomik gibi hükümet dışı ilişkileri geliştireceğini beyan etmişti. Bill Clinton seçim sırasında Bağdat’tan Pekin’e kadar bütün diktatörleri yıkacağına dair söz vermiş, ancak başkanlık döneminde Çin’e kalıcı normal ticarî ilişkiler (PNTR) statüsünü tanımış, Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmasına izin vermiş ve Çin ile stratejik işbirliği ortaklık ilişkisini tesis etmişti. George W. Bush seçim sırasında Çin’i stratejik rakip olarak görmüş ve Tayvan’ın güvenliğini üstleneceğini ilan etmiş, ancak başkanlık döneminde Çin ile yapıcı işbirliği ortaklık ilişkisini geliştirmeye çalışmıştı. Yukarıdaki üç başkan adayı Çin’e yönelik hep sert ifadeler kullanmıştı ve seçim sırasında Çin meselesi seçim malzemesi olmuştu. Başkanlık döneminde ise reel konjonktüre göre sözlerini yumuşatmışlar ve işbirliği yapma gayreti içine girmişlerdi. Oboma’nın seçimi sırasında Çin politikası seçim malzemesi haline gelmemiş ve aksine John McCain dâhil önceki başkan adayları ile farklı olarak Çin ile işbirliği yapmayı ve bazı konularda ortak çıkarlara sahip olunduğu vurgulanmıştır.

Barack Obama’nın öteden beri Çin ile ilgilendiği görülmektedir. Obama Senatör olarak Ocak 2006’da Kongre’ye girdikten sonra hemen Minnesota Eyaleti Senatörü Norm Coleman ile Senato ABD-Çin Çalışma Grubu’nu (Senate US-China Working Group) oluşturmaya çalışmıştı. Hâlbuki bundan önce Mayıs 2005’te Cumhuriyetçi Senatör Mark Kirk ile Demokrat Senatörü Rick Larsen da ABD-Çin Çalışma Grubu’nu (US-China Working Group) kurmuşlardı; bunun benzeri Haziran 2005’te Cumhuriyetçi Senatör Randy Forbes ile Demokrat Senatör Ike Skelton tarafından Kongre Çin Kurulu’nu (Congressional China Caucus) kurulmuştu. Obama seçim ekibinde yer alan Çinli kökenli dış politika danışmanı Xue Hai-pei’nin (薛海培) açıklamasına göre, Obama, bu çalışma grubunun iki ülke arasında birbirini anlama ve işbirliği köprüsü olacağını ummakta, çok yönlü temas ve diyalog yoluyla ABD-Çin ilişkilerini geliştirmeyi hedeflemektedir. Obama seçildikten sonra dış politika ağırlığının Çin dâhil Asya’ya yönleneceğini ileri süren Xue Hai-pei, bunun nedenini açıklamaktadır: bölgenin ekonomik büyümesi ve bölgede ABD’nin menfaatini ilgilendiren sıcak problemler. Ancak Obama Çin’e işbirliği ortağı olarak bakmıyor. Obama Nisan 2007’de Chicago Council on Global Affairs kuruluşundaki bir konuşmasında, “Çin ne düşman, ne de dost, doğrusu bir rakiptir” diye bir tespitini ortaya koymuştu. Temmuz 2007’de Obama, Foreign Affairs dergisi için yazdığı bir makalesinde (Renewing American Leadership) Çin dâhil Asya politikasının çerçevesini çizmişti: Çin’in yükselişiyle birlikte Japonya ve Güney Kore de önemini göstermeye başlamıştır; Asya bölgesine yönelik sadece ikili anlaşma, düzenli olmayan zirve toplantıları ya da Kuzey Kore sorunu için yapılan “Altılı toplantı” gibi ilişkiler ile kalmayacak, daha verimli çerçevede Asya ile olan ilişkileri pekiştirerek, Doğu Asyalı ülkeler ile birlikte istikrar ve refahı artırmaya ve uluslararası tehdidi kaldırmaya çalışılacaktır. Ekim 2008’de The American Chamber of Commerce People's Republic of China kuruluşunun aylık dergisi China Brief’de yer alan “US-China Policy Under an Obama Administration” adlı yazısında Obama’nın Çin politikasının bazı somut siyasetini görmek mümkündür.

Obama’nın ilk tespiti, gelecek birkaç yıl içinde ABD ve Çin’in bir dizi sorunla yüzyüze kalacağıdır. Ona göre, ABD’nin önceki 8 yıldan beri sürdürdüğü politikayı yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir. ABD-Çin ilişkisinin ilk sorunu ekonomiktir. Obama’ya göre, eğer Çin kendi ekonomik büyümesini devam ettirmek istiyorsa, çevre korunmasına önem vermeli, enerji yoğunlukta olan üretimi azaltmalı, iç tüketimi arttırmalı, sosyal güvenliğini iyileştirmeli ve yerli teknolojinin yenilenmesini teşvik etmelidir. Obama’ya göre Çin, ABD ile Çin arasında birçok ortak menfaatin bulunduğunu anlamalıdır; Çin-Tayvan arasındaki yumuşama, Çin-Japonya ilişkilerinin normalleşmesi ve Kore yarımadasında nükleer gücün arındırılması gibi konular ABD’nin çıkarına uygundur. ABD’nin yeni yükselmekte olan ekonomik güç Çin ile uzun vadeli temeli sağlam olan yapıcı ilişkileri geliştirmesi önemlidir. Obama, Çin’in güvenlik menfaat alanı Kuzey Asya dışında Çin’in ekonomik menfaat alanı olan Güneydoğu Asya politikasını da açıklamaktadır: ABD’nin Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland gibi ülkelerle arasındaki müttefiklik ilişkileri bölgenin güvenliğinin temelini oluşturmakta ve diğer ülkelere tehdit oluşturmamaktadır. Obama hükümeti bölgenin diğer ülkeleriyle de benzer ilişkileri geliştirmek ister ve bölgenin istikrarı ile refahına katkıda bulunmayı ummaktadır. Obama ABD-Çin ekonomik ve ticaret ilişkilerinin önemini dile getirmekle birlikte, Çin’in uluslararası ticaret kurallarına uymasını da dile getirmiştir. 2007 yılı ABD’nin Çin ticareti açığı 256 milyar dolara ulaşmıştır, Çin’e 500 milyar dolar borcu vardır. Bu nedenle Obama, Çin’in döviz kuru politikasını ve para politikasını değiştirmesi, haksız ticaret ve yatırım ayrımcılık problemlerine çözüm getirmesi, ihracat ürünlerinin kontrolünü sıkılaştırması ve bunu verimli bir sisteme bağlaması, fikrî mülkiyete saygı göstermesi gibi bir dizi talepleri de ortaya koymuştur. Obama, ileriye yönelik ticaret engellerinin kaldırılmasının ve kârlı çıkmanın her iki ülkenin çıkarına olduğunu da ilave etmektedir. Obama’ya göre bunları yapabilmesi için karşılıklı güvene ihtiyaç vardır. Çin ile ekonomik, güvenlik ve küresel politika alanlarında sürdürülen ilişkilerin derinleştirilmesi için üst düzey diyalogun başlatılması gerekmektedir. İki ülkenin askerî ilişkilerinde sadece sayısal değil, diyalogun niteliğine de önem verilmesinin gerektiğinin altı çizilmektedir. Ayrıca terörizm, nükleer yayılma, “çöken devletler” (Failed States), bulaşıcı hastalıklar, insanî felaketler ve açık denizde korsanlık gibi geleneksel güvenli olmayan alanlarda bazı sorunlar olmasına rağmen Çin ile işbirliği yapabileceğini belirten Obama, İran’ın nükleer silah geliştirmesine, Darfur’daki katliama son verilmesine ve Zimbabve’de anarşi durumunun değişmesine ortaklık yapabileceğini ifade etmektedir. Hâlbuki bu ülkelerin Çin ile yakın ekonomik ve enerji ilişkileri vardır. En son Obama, Cumhuriyetçileri siyasî ve toplumsal değerler olan insan hakları konusunda Çin’i davet etmiş ve hukuk devletinin önemini dile getirerek Tibet halkının kendine özgü kültür ve dinî inancının korunmasının bu değerlerin bir parçası olduğunu belirtmiştir.

Obama’nın seçim sırasındaki Çin politikasının başkanlık koltuğuna oturduktan sonra değişebileceğinin ihtimali vardır. Ancak ekonomik ve ticaret ilişkileri dışında Obama’nın yukarıdaki Çin politikasından iki ülke arasında önemli problemlerin olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle ABD-Çin ilişkilerinin yeni bir düzeye çıkması pek mümkün gözükmemektedir. Yani ikili ilişkinin “ne kötü ne de iyi” çizgisinde ilerleyeceği muhtemeldir. Çin de son 20 yılda ABD’nin Çin politikasının özelliklerini yakalamaya çalışmaktadır. Çin’de yetişen ABD uzmanları ABD’deki Çin uzmanlarının 10 katıdır ve hepsi ABD’de yüksek eğitim almış kimselerdir. Çin’in ABD’ye karşı özgüveni artmıştır ve Çin, ABD’nin Çin politikasına karşı kendi politikasını geliştirebilecek durumdadır. En önemlisi Çin yükselmektedir ve ABD’nin yükselen bir Çin’e karşı ne yapacağı da belli değildir. Joseph S. Nye’ye göre, Çin’in yükseliş olgusu, ABD’nin gelecek birkaç on yılın içinde yüzleşmesi gereken en büyük problemlerden biri olacaktır. Tarihsel bakımından, her bir yükselen yeni güç mevcut güce meydan okumuştu; bu da savaş demektir. ABD-Çin ilişkisi bu sonuçtan kaçınmak için, Washington, Çin ile 13 yıldan beri süre gelen siyasî ve ekonomik ilişkilerini arttırmakla birlikte askerî çatışma tehlikesinden arındırma politikasını izlemektedir. Obama da bu politikayı izleyebilir. Ancak Barack Obama Global Leaders IV olup olamayacağı dört sene sonra anlaşılabilir. TÜRKSAM /Dr. Erkin EKREM/10.11.2008



banner209

banner191

banner148

banner145

banner179

banner176