Çanakkale'ye Devasa Hektor Heykeli

Truva Filminden Etkilenen Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Çanakkale'ya Truvalıların En Büyük Savaşçısı Hektor'un 100 Metre Büyüklüğünde Dev Bir Heykelini Yaptırmayı Planlıy

banner217

Çanakkale'ye Devasa Hektor Heykeli

Truva Filminden Etkilenen Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Çanakkale'ya Truvalıların En Büyük Savaşçısı Hektor'un 100 Metre Büyüklüğünde Dev Bir Heykelini Yaptırmayı Planlıy

22 Kasım 2007 Perşembe 12:21
2753 Okunma
Çanakkale'ye Devasa Hektor Heykeli

Çanakkale'ye 100 Metre Boyunda Hektor Heykeli
 
Truva filminden etkilenen Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Çanakkale’ya Truvalıların en büyük savaşçısı Hektor’un 100 metre büyüklüğünde dev bir heykelini yaptırmayı planlıyor.

Günay, "hayalim" dediği bu projeyi, bakanlığın bütçe görüşmelerinde Plan Bütçe Komisyonu’nda şöyle dile getirdi:

"Size bir hayalimden söz edeceğim. Bu sınırlı bütçe içerisinde hemen gerçekleşmez; ama geçenlerde yüreğimi coşturan bir şey oldu. Anadolu’nun dört bir tarafından bir Anadolu kentini savunmaya gelen insanların o folklorik yürüyüşlerini temsil eden bir sanat çalışması gördüm. Truva’yı kastediyorum. O biraz ihmal edilmişti Truva filminde. Düşündüm ki Anadolu’nun topraklarına girerken Ege’den gelen her geminin göreceği Anadolu topraklarında devasa bir Hektor anıtı olmalıdır. Bu kültürel varlığa böyle sahip çıkmalıyız." 

Haberler.Com

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
YILDIRIM DELİDUMAN 2007-11-22 13:26:05

KOMUTANLARIN DAİMA YÜKSEK AMAÇLARI OLMALIDIR ;



BUNLAR SIRADAN OLAN GÜVENLİĞE SIĞINMADAN,



KENDİLERİNİ FARKLI KILACAK ŞEYLERİN PEŞİNDE OLMALIDIRLAR.



ATTİLA









Attilâ ve Aetius karşı karşıya





Aetius ve Attilâ, İÖ 451'de düzenlenen bir savaşta karşı karşıya gelir. Michael Curtis Ford'un roman 'Attilâ', bu destansı savaşın hikâyesidir

24/02/2006 -RADİKAL

GÖKSEL ÜLDES (Arşivi)

Okul yıllarında, tarihte bilinen ilk Türk boyu olarak ezberimizde yer eden Hunlar, hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz gizemli uygarlıklardan. Vakti zamanında dünyaya büyük korku salan bu devletin unutulmaz kahramanlarından Attilâ, dokuz yıl süren saltanatı sırasında dört milyon kilometrekarelik bir toprak üzerinde dünyanın en büyük imparatorluğunu kurar. Hunların ve Attilâ'nın gücünden korkanlar onun atının bastığı yerde ot bitmeyeceğine inanır.

Antik çağın son büyük kahramanlarından Attilâ ve Batı Roma'nın son güçlü komutanı, 'Romalıların sonuncusu' olarak da bilinen Aetius, İÖ 451'de düzenlenen bir savaşta karşı karşıya gelir. Michael Curtis Ford'un romanı Attilâ, Batı uygarlığının geleceğini şekillendirdiğine inanılan bu destansı savaşın hikâyesidir. Durum bu olunca, aksiyon ve heyecan kolayca garanti edilebilir. Her iki tarafın da büyük kayıplar verdiği Chalons Savaşı'nın sonunu anlatarak başlar roman. Kan gölüne dönen savaş alanında Romalılara esir düşen yaşlı bir Hun savaşçı Roma komutanı Aetius'la görüşmek için yalvarmaktadır. Beklenmedik bir biçimde komutanın eski bir dostu olduğu öğrenilen Hun'un söyleyecekleri savaşın yazgısını değiştirecektir. Romanın sonunda saklı olan bu bilgiden önce ise zamanda bir yolculuğa çıkılır ve Romalı Aetius'la Hunlu Attilâ'nın ilginç çocukluk zamanları anlatılır.

Hun savaşçıları

İlginçtir, çünkü Roma ve Hun devletlerinin barış dönemlerinde yürürlükte olan bir anlaşmaya göre Hunların gelecek vaat eden prenslerinden biri Roma ordusunda, yine aynı şekilde Roma'nın yetenekli prenslerinden biri de Hun ordusunda istedikleri kadar eğitim görebileceklerdir. İşte Attilâ ve Aetius bugünkü üniversiteler arasındaki değişim programına benzeyen bu akıllıca anlaşmayla bir zamanlar arkadaş olmuş iki prenstir. Önce küçük bir çocuk olan Attilâ gelir Roma topraklarına. Daha gelir gelmez dövüşe tutuşmalarına rağmen Aetius, Attilâ'nın yoldaşı olur. Ardından Aetius gider Hunların yanına.

Devletler arasındaki bu anlaşma birbirlerinin iç siyasetini ve savaş taktiklerini öğrenebilmek için uzun vadede önemli bir yatırımdır. Ve nitekim Aetius ilk gidişinde bir başkentleri ve bir forumları bile olmadığına bir hayli şaşırdığı göçebe Hunların arasında tam bir Hun savaşçısı olarak yetişir. Yıllar sonra Attilâ ilk geri dönen olur. Sefahate düşkün bir imparatorun elinde yönetimi sallantıda olan Batı Roma daha da zor ve çekilmez bir durumdadır. İki prens Hun topraklarında birlikte elde ettikleri birkaç zaferin ardından, Aetius Roma imparatorunun öldüğü haberini alır ve Hun hanından da izin alarak zayıf Roma ordularının başına geçmek için ülkesine döner.

Yıllar su gibi akıp geçecektir ve Roma ordusunda büyük başarılar kazanan Aetius'la, topraklarını daha da genişleten Attilâ'ya dünya coğrafyası dar gelecektir. Ve tarihin en kanlı savaşlarından biri olan Chalons Savaşı'na eski zamanlardan çıkıp gelen sözler damgasını vurur. Heyacanlı savaş sahnelerine ve savaş taktiklerine geniş yer ayıran roman, Hun savaşçılara ve eski çağların savaşçılık onuruna yazılmış bir güzelleme aynı zamanda. Bir yanda doğaya, destanlara ve özgürlüğe inanan Doğu'yla, bir yanda akla, kontrole ve şehirlerine inanan Batı'yı karşı karşıya getiren Ford, Hunlar hakkında yazılmış sayılı kaynak ve hikâye üzerindeki titiz çalışmasıyla, tarihi roman sevenlere başarılı bir örnek sunuyor.

• ATTİLÂ

Michael Curtis Ford, Çeviren: Ani Çakaridis, Goa Yayınları, 365 sayfa, 16 YTL.

Avatar
Cahit İstikbal 2007-11-22 13:29:05

Türkler kahraman millettir. Bu yüzden kahramanlara saygı duyarlar.



Hektor, bir kahraman idi. Yunan istila güçlerine karşı Vatanını, Anadolu'yu savunuyordu.



"Hektor, eski Yunan mitolojisinde tarihin gördüğü ilk ve gerçek kahramandır.



Truva kralı Priamos ile Hekabe'nin en büyük oğlu ve Paris'in kardeşidir.Truvalıların en büyük savaşçılarındandır. Halkı tarafından çok sevilir. Kimsenin karşılaşmaya bile cesaret edemediği yarı-tanrı Akhilleus'a karşı durmuş, Truva ordularını komuta etmiş ve şehrin düşmesini 10 sene geciktirmiştir. Sonunda tanrıların tanrısı Zeus zaferi Hektor'a ve Truvalılara vermeyi kararlaştırmışken karısı Hera ve kızı Athena'nın entrikalarıyla Hektor'un ölüm kararını vermiştir.Zeus'un emriyle Hektor'u koruyan tanrılar savaştan çekilmiştir. Akhilleus yanında Hera ve Athena ile birlikte Hektor'la savaşmış ve ancak Athena'nın yardımlarıyla Hektor'u öldürmeyi başarmıştır. Bu olay Hektor'u efsanevi bir kahraman yapmıştır. Cesedi şehrin etrafında defalarca döndürülmüş ve Truvalılar moral açıdan çökmüşlerdir. Hektor'un bedeni daha sonra Truvalılara geri verilmiş ve şanına yaraşır bir cenaze töreni düzenlenmiştir. Hektor olmadan Truvalılar genede dayanmış ve şehir düşmemiştir. Durum böyle olunca Athena ve Hera yine entrikalara baş vurup mertçe savaşarak değil hileyle şehri düşürmüşlerdir. Akhilleus ise Hektorun ölüsüne yaptığı saygısızlıklardan dolayı ölmüştür.Homeros'un yazmış olduğu ve Truva savaşını anlatan tek kaynak olan İlyada da Hektor ölünce kitap biter. Yani kahraman ölür ve film biter. Bu sebeple gerçek kahraman Hektor dur akhilleus değil. yarı tanrı akhilleus in ölümü ise Paris tarafından gerçekleştirilmiştir. Paris akhilleus in yaralanabileceği tek yere yani topuğuna ok atmıştır." (Vikipedi)



Padişah Fatih Sultan Mehmet'le seferlere katılan İmrozlu (Gökçeada) saray tarihçisi Rum Kritovulos'un tek nüsha olarak yazdığı bir eser yüzyıllar boyunca Topkapı Sarayı arşivinin tozlu raflarında bekledikten sonra 1912 yılında Osmanlı Meclisi'nde milletvekili olan Karolidi tarafından Türkçe'ye çevrilmişti Rum tarihçi Kritovulos, bu eserinde Fatih'in 1462 yılında Truva'yı ziyaret ettiğini belirtiyordu:



"II. Mehmet Çanakkale Boğazı'm ordusuyla birlikte geçti. Küçük Frigya'ya doğru ilerledi ve İlion'a vardı. Harabeleri ve Eski Truva şehrinin kalıntılarını gezerek, büyüklüğünü, konumunu, artbölgesinin genişliğini, karayla ve denizle olan ilişkisinin yararlarını inceledi. Akhilleus ve Ajaks gibi kahramanların mezarları hakkında da bilgi aldı. Anılarını ve kahramanlıklarını saygıyla andı ve bu yüce anıyı yaşatan Homeros gibi şairleri bulunduğu için mutlu olduklarım düşündü. Başını yavaştan sallayarak, 'Tanrı bunca yıl sonra da olsa bu şehrin ve sakinlerinin öcünü almayı bana bahşetti. Düşmanlarını dize getirmek, şehirlerini talan etmek ve ganimeti Mysia'lılara vermek bana nasip oldu. Geçmişte bu toprakları, Grekler, Makedonyalılar, Teselyalılar ve Peleponezliler talan etmişlerdi. Onların soyundan gelenlere hak ettikleri cezayı ben verdim. O zaman ve daha sonraki yıllarda biz Asyalılara yapılan haksızlık benim gayretlerimle telafi oldu' dediği rivayet edilir."



Truvalıların Türk olduğunu iddia edenler de var



"Türklerin Truvalılığı" tezi bizzat Batılı tarihçiler tarafından ileri sürülmüştü. Türklerin Truvalı olduğu iddiası Batı'da özellikle Ona Çağ'da zirveye ulaşmış olsa bile daha 6. yüzyılda Türklerin Truvalı olduğunu iddia eden yabancı tarihçiler vardı. Örneğin 6. yüzyılda yaşamış olan tarihçi Fredegaire, eserinde "Türklerin Truvahlığı" hakkında şu bilgileri vermişti:



"Truvalılar Avrupa'ya geldiklerinde iki kola ayrıldılar. Bir tanesi Francion'lu Frankların, ötekisi ise Turcoth'lu Türklerin ortaya çıkmasına yol açtı. Franklar, Ren Nehri'ne doğru yöneldiler, ötekiler ise Tuna dolaylarında kaldılar. Bunlar kendilerine Turcoth adlı bir kral seçtiler. Türklerin adı da buradan geliyor."



Batılı tarihçilere göre Aka katliamından kurtulan Truvalılar Avrupa'ya kaçmışlar ve italya dışında özellikle Fransa topraklarına yerleşmişlerdi. "Truvalılarm şimdiki Marsilya kentini kurdukları, güzel Kraliçe Helen'in sevgilisi Paris tarafından da şimdiki Paris'in kurulduğu söylenir. Haçlı Seferleri sırasında Türklerle karşılaşılan Franklar, kendilerini Türklerle akraba sayıyor, buna karşılık Bizanslı Rumlara düşmanlık hissediyorlardı. Atalarının Türkiye'den geldiklerini biliyorlardı."



1190-1264 yılları arasında yaşamış olan Vincent de Beauvais, Fransa kralı IX. Luis'e sunduğu "Speculum Historie" adlı eserinde olgusal bir dil kullanarak "Türklerin Truva kökenli" olduğunu şöyle ifade ediyordu: I

"Truva'nın tahrip edilmesinden sonra Truva askerleri ikiye ayrıldılar. Bir grup, Truva kralı Priamos'un oğlu Hektor'dan torunu Francon'u takip etti; ötekilerse Priaos'un oğlu Troilus'tan torunu Türküsün peşinden gittiler, işte bu yüzden bugün, adları Franklar ve Türkler olan iki halk vardır."3

Türklerin Truva kökenli olduğu Batı'da 6. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar sorgulanmayan bir gerçeklik olarak kabul görüyordu. Pek çok Batılı Orta Çağ tarihçisi Türklerin Truvalı olduğunu yazmıştı. Hunlardan biri de Venedikli tarihçi Andrea Dandolo'ydu. Dandolo 1354 yılında Türklerin Truvahlığı konusunda şöyle diyordu:



"Türklerin vatanı Kafkas Dağlarının arkasındadır. Kökenleri Truvalılarm kralı Priamos'un oğlu Troilos'tan torunu Turkos'a dayanmaktadır. Turkos kentin alınmasından sonra yandaşlarının büyük bir bölümüyle bu yörelere sığınmıştır."



Fatih'in istanbul'u fethetmesinden on yıl önce Türkiye'ye gelerek Truva'yı arayan bu sırada Bozcaada'yı gezen Katalan gezgin Petro Tafur, Türklerin Truvalı olduklarını bu nedenle bir gün mutlaka Truva'nm öcünü alacaklarını söylemişti.

Petro Tafur'dan 6 yıl sonra 1444 yılında istanbul'a gelen gezgin Anconalı Cyriac da Türklerin Truvalılığmı sorgulamadan kabul edenlerdendi. Ona göre ikiye bölünmüş olan dünyanın bu bölünmüşlüğüne son verme sorumluluğu iki kavmin omuzların-daydı: "Yunanlıların çocuklarının ve Truvalılarm çocukları olan Türklerin!"



Orta Çağ'da Türklerin Truvahlığı İtalya'dan İngiltere'ye Fransa'dan İzlanda'ya kadar çok geniş bir alana yayılmıştı. Eski İzlanda sözlüklerinde "Tyrkir" kelimesinin iki anlamı olduğu, bunlardan birinin "Türk" diğerinin ise "Truvalı" olduğu belirtilmekteydi.



Türklerin Truvalı olduğu iddiası özellikle Türklerin Malazgirt Savaşı'ya (1071) Anadolu'ya girmeleri ve Türk akmalarının Avrupa kapılarını zorlamalarından sonra iyice yayılmıştı.6 Fatih'in istanbul'u almasından (1453) sonra ise Batı'da "Türklerin Truvahlığı" neredeyse bilimsel bir gerçeklik haline gelmişti.



Batı, daha önce pek de iyi tanımadığı bu "Asyalı gücü" anlamlandırmakta zorlanınca Türklerin, "Asyalılığın simgesi", kahraman "Truvalılarm" torunları olabileceğini düşünmüştü. Türklerin Truvalı olabileceği tezi bu ortamda ortaya atılmıştı. Antik söylenceye göreTruva'nın soylu cengaverlerinden Turkus'un toruları olan Türkler, Truva düştükten sonra Asya'nın içlerine çekilmişlerdi ve şimdi intikam almak için geri dönüyorlardı.

"Türklerin Truvalılığı" tezi Orta Çağ'da tüm Batı'da çok yaygın bir kabul görmesine rağmen, bu tez özellikle Katolik dünyasında daha çok benimsenmişti. Bu durumun nedeni Türklerin İstanbul'u fethederek, Katoliklerin ezeli düşmanı olan Ortadoksları etkisizleştirmeleriydi. Türklerin özellikle Ortodoksların en önemli kalesi Bizans'ı ortadan kaldırmaları, oradan Trakya'ya geçip Ortadoks Sırpları yenilgiye uğratmaları başlangıçta Katolik dünyasında memnuniyet yaratmıştı. Katolikler kendilerini ezeli rakiplerinden kurtaran Türkleri bir zamanlar Asya'yı savunan cengaver Truvalılara benzetmiş, hatta tarihsel çıkarımlarla Türklerin Truvalı olduğunu ileri sür-| müşler, böylece kendilerince Türkleri onurlandırarak bir bakıma onlara teşekkür etmişlerdi.



Fakat Türklerin Truvalılığı tezi 16. yüzyılda birden bire zayıflamaya, daha doğrusu Batı tarafından bilinçli olarak zayıflatılmaya başlandı. Fakat ne ilginçtir ki, "Türklerin Truvalılığı" tezini zayıflatanlar, bir zamanlar bu tezin en hararetli savunucusu olan Katoliklerdi.



Osmanlıların Avrupa içlerine yönelmesi ve Katolikler için tehlike haline gelmesinden sonra Katolikler Türklerin asla "Truvalı" olamayacaklarını, onların olsa olsa "barbar" olabilecekleri tezini işlemeye başlamışlardı.

Tarihçi James Harper, Batı'nm bu keskin dönüşümünü şöyle açıklamaktaydı:



"Katolik Avrupa, Osmanlı imparatorluğu nun yeni topraklar alarak genişlemesinden ve kültürel "ötekiliğinden" doğrudan doğruya tehdit edildiğini hissettiğinde, Türklerin Truvalılığına karşı çıkan savlar büyük bir önem kazandı. Truva kökeni, soyluluk ve üstün ahlaklılık işareti sayılıyordu; İstanbul ile Roma arasındaki düşmanlık artınca, bu hasletlerin düşman halka tanınmaması bir zorunluluk haline geldi. Başta Papa II. Pius olmak üzere alimler tüm enerjilerini Türklerin Truvalı olamayacağını kanıtlamaya yöneldiler."



16. yüzyıldan sonra Batı en büyük düşmanı Türkleri "soyluluğun" ve "cengaverliğin" sembolü Truva ile özdeşleştirmekten vazgeçmek zorunda kalmıştı. Ne de olsa en büyük düşmanını "Truvalı-lıkla" onurlandırmak doğru olmazdı!

Batılı tarihçiler 16. yüzyıldan itibaren bir taraftan "Türklerin Truvalılığı" tezini unutturmaya çalışırken, diğer taraftan da kendile-ı inin Truvalı olduğu tezini ileri sürmeye başlamışlardı. Truvalılık, özellikle Orta Çağ'da Asya'nın "üstün kahramanlığını" ve "üstün ahlakını" temsil ediyordu. Şimdi ise Batı kendini Truva'ya bağlayarak "üstün özelliklere" sahip olduğunu kanıtlamak istiyordu.

Batı'ya göre Rönesans'tan sonra üstün olan, görkemli olan, ileri olan artık eski Yunanistan'dı. Batı, Truva'ya sahiplenmek için önce Truva'yı asıl ait olduğu coğrafyadan -Anadolu'dan- koparıp Yunanistan'a bağladı. Truva Yunan kültürünün bir parçası olunca (!) gerisi çok kolaydı. Çünkü kendini antik Yunan'ın devamı olarak gören ve gösteren Batı, Yunan'a bağlanan Truva'yı da kendi köklerin-ılen biri olarak sahipleniyordu; ama bu kökün "yapay bir kök" olduğunu aslında herkes biliyordu.

Gerçi Batı'da Orta Çağ boyunca kendini Truvalı olarak gören birçok yazar, çizer, imparator ve devlet vardı; fakat Batı'nm Orta Çağ'daki Truva algısı bilimsel temellerden yoksun, tamamen "romantik" ve "düşseldi." Batı'da Truva Savaşıyla ilgili Orta Çağ efsaneleri kendilerinin Truvalılardan geldiğini ileri süren Latinlerin yapıtlarına dayanıyordu. Bu nedenle Orta Çağ şövalye romanlarındaki ideal kahraman Akhilleus'tan çok Hektor'du.8 Ancak 15. yüzyılda, 1448'de Ilyada'nm ilk çevirisinin yapılmasıyla Rönesans aydınları İlyada'yı yeniden keşfetmişler ve yorumlamışlardı. Bu yeni yorumca Akhilleus, Hektor'un önüne geçmişti.



Roma'da Hıristiyanlığın yayılmasından sonra, özellikle Orta Çağ'm ortalarından itibaren Batı gittikçe Truva'ya yabancılaşmaya başlamıştı. O dönemde Truva genelde Doğu'yla, Asya'yla; özelde ise Türklükle özdeşti. Fakat Rönesans aydınlarının Truva'yi yeniden yorumlamalarıyla Batı, Truva'ya sahip çıkmaya başladı. Halikarnas Balıkçısı şöyle diyordu: "Çünkü onlar ancak Rönesans çağında uyanabildiler ve bu uyanışları da kuzeyden değil, güneyden geldi. Oraya da Doğu'dan geçmişti. Akhilleus'un Hamburg'tan, Artemis'ini de Paris'ten geldiğini iddia etmek, Apollon'un Alpoğlan'dan, Arte-mis'in de Erdoğmuş'tan gelme olduklarını ileri süren bazı aşın Türkçüleri bile yaya bırakır."



"18. yüzyıla kadar, bütün Avrupa'da kabul edilen bu gibi efsa-1 neler, daha sonra mahiyeti değiştirilerek bilimselleştirildi. Bu arada tarihçilere yakışmayan bir yan tutma ile, bütün Helenlik noksanlar, aksaklıklar ve hoyratlıklar hasıraltı edildi. (...) Bir yandan He-lenik ne varsa böylece pohpohlanırken, öte yandan da Hellenlere karşıt sayılanlara alayla 'Asyetik' denildi. Ve bu Asyetik denilenlerin Hellenlerden daha has Hint-Avrupalı oldukları meydana çıkınca da bu kez yeni bir sıfat icat edilerek karşı görüştekilere 'Asya-nik' denildi."



Batı 18. yüzyılda sömürgecilikle beslenen ekonomik üstünlüğünün "ırksal" ve "tarihsel" derinliğe sahip olduğunu kanıtlamak! için eski ileri uygarlıkları sahiplenme yoluna gitmişti. Bu süreçte!] özellikle Eski Yunan uygarlığını ön plana çıkarıp, tarihsel ve kültürel köklerinin Eski Yunan uygarlığına dayandığını ileri sürmüştü. Bu kapsamda Batı, Truva da dahil olmak üzere tüm "antik uygarlıkları" bir şekilde Eski Yunanistan'la ilişkilendirmeye çalışmıştı. Uygarlığın Yunanistan'da ortaya çıktığını ve oradan da Avrupa'ya geçtiğini kanıtlamak isteyen Batı böylece hem sömürgecilikle beslenen ekonomik üstünlüğüne tarihsel ve kültürel derinlik kazandıracak, hem de "tüm antik uygarlıkları Yunanlılaştırıp" onlara sahip çıkarak "Doğu'yu tarihsizleştirecekti."

Batı, Rönesans'tan itibaren uygarlığını Antik ürünlerle besledi, i lomeros'u tercüme etti, özümsedi, yorumladı. Homeros'un Anadolu coğrafyası'nda geçen öykülerini uygarlığının temeline yerleştirdi. Bugün Türkiye'nin de bir parçası olmaya çalıştığı Avrupa Birliği'nin harcında Homeros var. Eğer Homeros,' bilinmiyorsa büyük Batı gazetelerinde çıkan yorumlar, kitaplarındaki değerlendirmeler anlaşılamaz. Haluk Şahin'in ifade ettiği gibi: "Kasandıra'nm öngörüsü, Aşil'in öfkesi, Aşü'in topuğu, hediye getiren Yunanlılar" gibi yüzlerce deyimin ne anlama geldiği bilinemez.



Truva bir semboldür; soyluluğun, üstün ahlaki değerlerin, zenginliğin kısaca uygarlığın sembolüdür. Truva Savaşı ise tarih boyu devam eden Doğu-Batı çatışmalarının bir prototipidir.

"Truvalılar Türk Müydü?" Fatih ve Atatürk bu soruya tereddütsüz "evet" yanıtını verirlerdi. Orta Çağ'da Avrupalı tarihçiler de öyle düşünüyordu, günümüzde de bu soruya "evet" yanıtını veren tarihçiler, araştırmacılar vardır. (Yukarıdaki metin Truvalıların Türk Olduğunu İddia Edenler Var kısmından itibaren alıntıdır: Alıntı yapılan kitap: Sinan Meydan, SON TRUVALILAR)



Destanlarda Hektor



Troya kralı Priamos'la kraliçe Hekabe' nin en büyük oğlu Hektor Anadolu'nun ilk ulusal kahramanıdır, çünkü Troya savaşı Homeros'un İlyada destanından da anlaşıldığı gibi bölgesel bir karşılaşma değil, Batı dünyasının Çanakkale Boğazından Mezopotamya'ya kadar uzanan Asya (bugün Küçük Asya deniyor) kıtasına ilk saldırışı, uygarlık ve zenginlikte Batıyı çok aşmış olan Anadolu'yu ele geçirmek için ilk denemesi, girişimidir. Bunu ancak böyle anladıktan sonradır ki, Homeros destanını gereğince değerlendirebilir, Troya savaşının gerçek niteliğini anlayabilir ve Boğazların kilit noktasında çarpışan güçlerin asıl amacı açığa vurulduktan sonra, savaşçılarının karakterine ışık tutarak onları tarihteki benzerleriyle karşılaştırabiliriz. Hemen söyleyelim ki üç dört bin yıl önceki Troya savaşıyla yakın tarihin Çanakkale savaşı arasında göze çarpan bir benzerlik vardır, ve Hektor'u Mustafa Kemal'in atası olarak görmek yanlış bir yorum değil, tersine tarihi doğru değerlendirmenin bir örneği, bir belirtisi sayılabilir. Troya'nın orta direği olan Hektor'un kişiliğini incelemeye girişmeden önce, Troya savaşı denilen büyük çatışmaya bütün Anadolu'nun katıldığını metinlere dayanarak göstermeliyiz.



İlyada'nın ikinci bölümünde "Gemiler Kataloğu" denilen bir parça vardır ki, burada Troya'ya saldıran orduların da, Troya'yı savunan kuvvetlerin de sayımı dökümü yapılır. Destana sonradan katılmış, özellikle İlyada Atina'da ulusal destan olarak benimsenip de Atina'yı yüceleştirme amacıyla kaleme alındı sanılan bu listede Yunanistan'dan gelme kuvvetlere çok yer verilip, Troya'nın savaş ortakları kısa geçildiği halde, savunmaya Anadolu'nun hemen her tarafından güçler katıldığı anlaşılır. İlyada'da altmış kadar dize tutan bu parçada (İl. II, 819- 878) önce Toros bölgesindeki kentler ve ordu komutanları sayılır, sonra da Trakya'dan başka Mysia, Paphlagonia, Maionia ve Lykia'ya kadar bir yandan Karadeniz kıyılarına, öte yandan Akdeniz'e kadar uzanan yaygın bir bölgenin adı geçer. Yunanistan'ı yüceltmek, Anadolu'yu küçümsemek amacıyla düzüldüğü açıkça belli olan bu metin bile Troya savaşının Anadolu boylarınca ne denli benimsendiğini açığa vurmaktadır. Daha sonraki bölümlerde de örneğin Lykia'lı önderlerin savunmada ne büyük bir yer tuttukları, giderek Hektor'u eleştirip ona yol gösterdikleri görülür (Sarpedon, Pandaros). Troya'nın kaderini elinde tutan Hektor bu savaş ortaklarına karşı sorumludur, onların istek ve öğütlerine saygı göstermek, kendi çıkarlarını düşündüğü kadar onların da görüşlerini hesaba katmak zorundadır. Bütün bu sorumluluk ve yükümlülüklerdir ki onu Anadolu'nun ulusal savunucusu olarak diker gözlerimizin önüne. Bu görevi sonuna dek nasıl yerine getirdiği, üstünde durulmaya değer bir konudur.



İlyada Hektor'u hem savaşta bir kahraman, hem de günlük hayatında bir insan olarak canlandırır gözümüzün önünde. Destanda onun kadar derinliğine işlenmiş bir tip daha yoktur. Onun kişiliği Akhilleus'unkinin tam karşıtıdır:

Duygularını dışarıya vurmak, esintilerine kapılıp davranmak şöyle dursun, dramı kendi içinde sessizce oluşur ve bu dram tek bir kişinin değil de, bütün bir ailenin, giderek bütün bir toplumun sorunlarını içerdiği için, dallı budaklı, karmaşık ve çetrefildir. Hektor Troya savunmasının omuzlarına yüklediği ağır sorumlulukla kendi kişisel ve duygusal eğilimlerini, birbirleriyle bağdaştırmakta öylesine güçlük çeker ki, açığa vurmaktan çekindiği bu çatışma kendisinin modern anlamda bir tip, bir roman kişisi olarak karşımıza çıkmasına, iç bunalımlarının da destanda şaşılacak bir belirti olan sessiz monologlarla dile gelmesine yol açar. Hektor'un eşsiz kişiliğini kavrayabilmek için onu hem insan, hem de kahraman olarak ele almalı, incelemeliyiz.



1. İNSAN HEKTOR. Destan kahramanlarının hepsi gibi Hektor da belli niteliklerle tanımlanır: Çevik ayaklı, oynak tolgalıdır, tanrısal, Ares'in dengi, Zeus'un sevdiği, giderek Zeus gibi akıllıdır. Tolgası ışıldar, silahları da şöyle anlatılır (İL VI, 319, XIII, 802 vd.):



...On bir dirsek boyunda kargısı elindeydi,

Tunç temren dolanmıştı altın bir halkayla,

Önünde dört bir yana ışıklar saçıyordu;

..........

Ares'e benzeyen Priamos oğlu Hektor başlarındaydı,

Yusyuvarlak kalkanını tutuyordu önünde,

Kalın tunçla örülmüş sık deridendi bu kalkan.

Parlak tolgası sallanıyordu şakaklarında,

Sıralar boyunca bir gidip bir geliyordu.



Troya şehrinin koruyucusudur Hektor, onun içindir ki oğluna "Astyanaks" (şehrin efendisi) adını takmıştır halk. Güçlü ve merttir, öyle ki o yaşadıkça, savaştıkça güven duyar kadın olsun, erkek olsun Troya'lıların hepsi, o ölecek olursa şehrin de tutunamayıp düşeceğine inanırlar. Bu güven ve bu inançtır ki, Hektor'a karşı büyük bir sevgi uyandırmıştır Troya'lılarda, topluca sevgi gösterilerinin de yalnız Hektor için yapıldığını görürüz destanda. Bu sevgiyi Hektor davranışlarıyla kazanmıştır. Büyüğünü de, küçüğünü de öyle sayar ve sever ki, örnek bir insan, çağdaş anlamda olgun ve yetkin bir insan sayabiliriz Hektor'u. İlişkileri bu bakımdan ele alınmaya değer. Anasını da babasını da çok sever ve sayar Hektor, ne var ki onlar duygusal nedenlerle onu görevinden alıkoymaya çalıştıkları zaman, sessizce karşılar önerilerini, yada sözlerini niçin dinlemediğini anlatır onlara. Surlar önündeki sahnede cevap bile vermez yalvarmalarına (İl. XXII, 38-90), şehre gelince dinlenip şarap içmek şöyle dursun, herkese görevini hatırlatmakla yetinir (İl. VI, 264 vd.). Baba ve koca olarak Hektor'un eşsiz bir davranışı vardır, bu denli ince, sevimli, çok yönlü bir insana rastlanmaz hiç bir destanda. Eşine hem baba, hem ana, hem kardeş, hem de sevgili olduğunu Andromakhe'nin kendi ağzından duyarız şaşa şaşa (İl. VI, 429 vd.). En ince ayrıntısına kadar anladığı karısının üzüntüsünü nasıl paylaştığını da bir görelim (İl, VI, 441 vd.):



Ben de düşünüyorum bunları, karıcığım

Ama savaştan çekilirsem bir korkak gibi,

Troya erkeklerinden utanırım,

Bakamam uzun entarili kadınların yüzüne,

İçimden de gelmez, ne yapayım;

Ün kazanmak için hem babama, hem kendime,

Öğrenmişim atılgan olmayı,

Troya'lılarla en önde dövüşmeyi öğrenmişim.

Kafama, yüreğime komuşum ben şunu:

Elbet bir gün yok olacak kutsal İlyon, Priamos ve onun iyi kargı kullanan halkı.

O vakit ne Troya'lıların acısı umurumda olacak,

Ne Hekabe'nin, ne kral Priamos'un acısı,

Ne de kardeşlerimin acısı umurumda olacak.

Benim üzüntüm sensin asıl,

Tunç zırhlı Akha'lılardan biri alacak hür gününü,

Götürecek seni gözyaşları içinde,

Düşünüyorum o zaman çekeceğin acıyı,

Bu yüzden arkada kalacak gözüm...

Köleliğe sürüklenirken çığlığını duymaktansa

Dağlar gibi toprak örtsün beni daha iyi.



Tolgasından ürken yavrusunu gülerek kollarına alıp öperken de şu dilekte bulunur koca Hektor, yurt için ölmeyi göze almış bir kahramanın ağzından böyle alçak gönüllü, dokunaklı sözler duyunca gözyaşlarını tutamaz olur insan (İL VI, 476 vd.):



Ey Zeus, ey öbür tanrılar, benim oğlumun, Troya'lılar arasında,

Babası gibi kendini göstermesini nasip edin,

Babası gibi güçlü, mert olmasını,

İlyon'da bütün gücüyle hüküm sürmesini.

Kanlı silahlarla savaştan dönerken o,

Babasından çok daha üstün bu desinler,

Mutlu olsun anasının yüreği.



Hektor herkese karşı yumuşak davranır, bir kızdığı, azarladığı Paris'tir, kafasızlığıyla şehrin yıkımına sebep olan adam. Şöyle çıkışır ona (İl. III, 38 vd.):



Seni alçak, seni parlak oğlan, seni çapkın,

Seni ırz düşmanı seni! Hiç doğmaz olaydın keşke,

Yada kalaydın ölümüne dek evlenmeden,

Ne baş belası kesilirdin o zaman,

Ne de yüz karası olurdun başkalarına.



Hektor Helene'ye karşı uygarca ve centilmence davranır. Öbür Troya'lılar gibi o da kadını ayıplamaz, suçlamaz, güzel kadın da onu herkesten çok sayar ve sever. Paris'i savaşa çağırmak için şehre geldiğinde Helene onu alıkoymak ister, onunla dertleşmeye can atar, ama Hektor güzel kadının uzattığı iskemleye oturmaz, bir an önce karısını ve çocuğunu bulmaya gider, çünkü girişeceği savaştan bir daha dönüp dönmeyeceğini bilmez (Il. VI, 344 vd.).



Ah kayınım benim,

Dayanılmaz kötülükler yapmış bir köpeğim ben.

Anamın beni doğurduğu gün, keşke, bir korkunç kasırga gelseydi,

Alsaydı beni, bir dağın tepesine atsaydı,

Yada bıraksaydı uğuldayan denizin içine...

Gel, kayıncığım, otur şu iskemleye,

Biliyorum, derdin en büyüğü senin başında...



Büyük Hektor karşılık verdi, dedi ki:



Oturtma beni, Helene, beni çok sevsen de dinlemem seni,

Troya'lılara yardım etmek istiyor yüreğim.

Onlar benim yokluğumdan yakınmışlar...

Ben gidip göreceğim evdekileri,

Sevgili karımı göreceğim, yavrumu, bir tanemi,

Bir daha da ya dönerim, ya dönmem.

Akha'ların eliyle tanrılar belki de yok ederler beni.



Bu ölüm düşüncesi bir an olsun Hektor'un aklından çıkmaz. Troya'nın ışığı, halkının gözbebeği bu kahraman kaderiyle pençeleşir durur, ölümünün yakın olduğunu bilir. Tanrılara güvenmenin de ne kadar yersiz olduğunu sezer, nitekim onu yalnız Apollon korur, ama Zeus'un buyruğuyla o da kaderine bırakmak zorundadır Hektor'u, öbür tanrılarsa pis pis düzenlerle Hektor'u aldatmakta yarışırlar adeta. Ama bu konuyu Hektor' un kahramanlığını inceleyeceğimiz bölüme bırakalım.



2. KAHRAMAN HEKTOR. Ne kadar nankör bir görevi vardır Hektor'un Troya savaşında! Ordulara yön vermek, güven aşılamak, güç esinlemek hep ona düşer. Karar onun, sorumluluk ve yükümlülük hep onun omuzlarındadır, buna karşılık da durmadan eleştiriye uğrar, herkesi dinlemek, yatıştırmak, avutmak, savaş ortaklarını hoş tutmak, gücendirmemek onun tek başına görevidir. Oysa kendisi için savaşmaz Hektor, bir çapkın oğlanın soyunun ve kentinin başına getirdiği belayı savmak için dövüşür, bu belayı savamayacağını, bütün soyuyla birlikte canım kentinin de yok olacağını bile bile. Buna karşın gene de yiğitçe dövüşür Hektor. Yiğitliği Akhilleus'un bireyci, bencil, inatçı yiğitliğinden ne kadar üstün, ne kadar bilinçli ve insancadır!



Hektor'un kahramanlık dramı Sarpedon'un ölümünden sonra başlar asıl. Patroklos Akhilleus'un silahlarını kuşanıp da ölüm saçmaya başlayınca, Hektor başına gelecekleri anlar, savaşa atılsın mı, atılmasın mı diye ikirciklidir, bir an arabasına binip kaçmaya bile koyulur. O zaman da ortaklarının en ağır ve insafsız eleştirilerine uğrar. Lykia'hların önderi Glaukos Patroklos ile Sarpedon arasındaki savaşta Hektor Sarpedon'un öldürülmesini önleyemedi diye onu kınar, Troya'lıları küçük düşürür ve ortaklarının artık bıkıp gitmeye hazır olduklarını bildirir (İl. XVII, 140 vd.).

Bu sözler üzerine Hektor savaşa döner, Patroklos'u öldürür, korkunç bir boğuşma içinde onun ölüsünü kaçırmak, silahlarını soymak ve kendisi kuşandıktan sonra Akhilleus'un karşısına çıkmak yürekliliğini gösterir. Oysa bu savaş başka türlü bir savaştır. Akhilleus tanrı Hephaistos'un kendisine yaptığı yeni silahlarla Orion yıldızı gibi alev alev ışınlar saçarak ilerlemektedir düşmanına karşı. Ve Hektor'u biraz önce ağır yergilerle kınayan savaş ortakları, yardımcıları, kardeşleri, Troya'lı savaşçıların hepsi çil yavrusu gibi dağılmış, hepsi sığınmışlardır Troya surlarının içine (İl. XXII, 5 vd.):



Bir Hektor duruyordu olduğu yerde,

Uğursuz bir kader mıhlamıştı onu

İlyon'un dışında Batı kapılarının önüne.



Surların üstünden ihtiyar Priamos, perişan Hekabe boşuna yalvarır dururlar bu kez Hektor'a ölüme meydan okumaması, kentini kurtarmak için canını kurtarması için. Ama ses çıkmaz artık Hektor'dan, kendi içinde yapmaktadır artık tartışmayı, hesaplaşmayı. Ve en azından iki bin yıl sonra doğacak olan roman türünün belli başlı bir öğesine örnek olacak monoloğuna şöyle başlar Hektor (İl.XXII, 99 vd.):



"Yazık bana, girersem surların içine,

İlkin Pulydamas yağdırır ayıbı başıma,

Tanrısal Akhilleus'un baş kaldırdığı

O uğursuz gece buyurmuştu bana,

Troya'lıları şehrin içine al, demişti,

Dinlememiştim onu, dinleseydim keşke.

Çılgınlık ettim de ne oldu, yok ettim halkımı,

Troya'nın erkeklerinden, kadınlarından utanıyorum.

Benden değersiz biri bir gün ya derse ki:

Gücüne çok güvendi Hektor, kıydı halkına.

Çok daha iyi olur karşı durmak Akhilleus'a,

Ya öldürüp onu dönerim geri,

Ya da onun elinden şanla ölürüm şehrin önünde.

Yoksa göbekli kalkanımı, güçlü tolgamı bırakıp bir yana,

Kargımı da duvara dayayıp,

Dosdoğru çıksam mı kusursuz Akhilleus'un önüne,

Söz versem, desem ki geri vereceğiz Helene'yi de,

Tekmil mallarını da, vereceğiz,

Koca karınlı gemileriyle Aleksandros'un Troya'ya getirdiği her şeyi.

--Bunlar kavgamızın başı değil mi?--

Alın, diyeceğim, götürün bunları Atreus oğullarına.

Bir de desem mi paylaşalım hepsini bu şehirde nemiz var, nemiz yok.

Ant içireceğim, desem, Troya'lı ihtiyarlara,

Desem saklamayacaklar şehirde hiç bir şeyi,

İkiye bölecekler, desem, bütün malı mülkü.

Ama yüreğim ne diye oyalanır böyle şeylerle?

Ona karşı olduğum gibi gidersem,

Bakalım acıyacak mı bana, saygı gösterecek mi?

Silahsız gidersem böyle çırılçıplak, bir kadın gibi öldürebilir beni o.

Böyle enine boyuna düşünmek de ne.

En iyisi tez elden paylaşmak kozumuzu.

Bakalım Olympos'lu kime bağışlar ünü".



Hektor böyle düşünürken Akhilleus yaklaşır. Onu görünce bir titremedir alır Hektor'u, başlar koşmaya. İlyada'nın en ünlü sahnelerinden biri de açılır gözümüzün önüne: Hektor önde, Akhilleus arkada üç kez dolaşırlar Troya şehrini, binlerce korkulu göz önünde oluşan bir ölüm kalım yarışı. O sırada İda dağının tepesinde tanrılar dernek kurmuş, gözlerler ve tartışırlar olayı. Zeus altın terazisini kurar, bir kefesine Hektor'un, bir kefesine Akhilleus'un ölümünü koyar, kaldırır teraziyi, bakarız ki Hektor'un kurası ağır basıyor. Hektor ölecektir. Tanrılar işte o anda el çekerler Hektor'dan, yalnız Athena Hektor'un kardeşi Deiphobos'un kılığına girerek yiğide yanaşır, kendisini destekleyecekmiş gibi yapar. Hektor inanır, karşı durur düşmana, ama bir antlaşma yapılmasını ister ki kim öldürecekse, ölenin bedenini geri versin yakınlarına. Hakka, yasaya, insan saygısına güveni vardır Hektor'un son demine dek. Oysa nerede Akhilleus, yanaşmaz hiç bir antlaşmaya. Arslan gibi saldırır, Hektor Deiphobos'u çağırır, bakar ki yok, anlar aldatıldığını (İl. XXII, 303 vd.):



Kaderim beni kıskıvrak bağladı işte.

Gene de kıyasıya dövüşmek düşer bana,

Bir yiğitlik göstereyim de öyle öleyim,

Duysun gelecekteki insanlar bile.



Can verirken bir daha yalvarır Hektor Akhilleus'a ölüsünü Troya'lılara geri versin diye. Ama Akhilleus'un ret cevabıyla karşılaşır.



Hektor'un son sözü de şudur:



"Senin ne olduğun yüzünden belli,

Demirden bir yüreğin var göğsünde.

Ama uyanık ol, uğramayasın tanrı lanetine,

Yiğit de olsan, Paris'le Apollon bir gün seni,

Öldürecekler Batı kapılarının önünde".

Söyler söylemez Hektor bu sözleri,

Her şeye son veren ölüm kapladı bedenini.

Uçtu canı gövdesinden, yollandı Hades'e,

Gücünden, gençliğinden koptu,

Kaderine ağlaya ağlaya.



Akhilleus'un Hektor'un ölüsüne ve seyirci kalan bahtsız Troya şehrine yaptığı işkence dillere destan olmuştur:

Hektor'u arabasına bağlar, yedi kez dolaştırır Troya şehrinin çevresinde, toz toprak içinde. Bu korkunç manzaraya tanrılar bile dayanamaz, Apollon, Aphrodite yağlar sürerler bedenine, gece gündüz bekçilik ederler ölüsüne, sonun da Priamos'u elinden tutarak götürürler Akhilleus'a, azgın yiğit de geri verir ölüyü babasına.



Hektor'a yakılan ağıtlar ve Hektor'un cenaze töreniyle kapanır İlyada. Dinleyin bakın, Boğazlara karşı yükselen Anadolu kalesine nasıl gömmüşler Anadolu'nun bu ilk özgürlük kahramanını (Il. XXIV, 784 vd.):



Dokuz gün odun taşıdılar yığın yığın.

Ölümlülere parlak şafak sökünce onuncu günü,

Göz yaşı içinde götürdüler Hektor'un ölüsünü,

Koydular yığınların tepesine, verdiler ateşe.

Gül parmaklı şafak sabah erken parlayınca,

Ünlü Hektor'un ölüsü çevresinde toplandı bütün halk.

Hepsi geldi bir araya, topluluk kuruldu,

Parıldayan şarapla söndürdüler odun yığınını,

Söndürdüler ateş gücünün sardığı her şeyi,

Sonra topladı kardeşleri, dostları ak kemikleri,

Hepsinin yanaklarından iri yaşlar dökülüyordu.

Kemikleri alıp kodular bir altın kutuya,

Erguvan rengi yumuşak örtülerle sardılar kutuyu.

Sarar sarmaz indirdiler derin bir çukura,

Ekli kocaman taşlarla ördüler üstünü.

Sonra bir mezar tümseği yapmaya başladılar,

Gözcüler diktiler çepeçevre, dört bir yana,

Mezar bitmeden Akha'lar saldırmasın diye.

Bir mezar tümseği olunca toprak kabara kabara,

Gerisingeri döndü hepsi şehre,

Toplanıp bir güzel kutladılar çok ünlü şöleni

Zeus oğlu kral Priamos'un sarayında.

İşte böyle yapıldı atları iyi süren Hektor'un cenaze töreni.



Sayın Bakan Ertuğrul Günay'ı bu girişiminden ötürü kutlamak isterim. Truvalılar, tarihin ilk "Dünya Savaşında" Anadolu Topraklarını Yunan istilacı güçlerine karşı korumuş ve bu uğurda kahramanca ölmüş bir millettir. Hektor da onların destanlaşmış kahramanlarıdır. Truva savaşı; Anadol^'yu derinden etkilemiştir. Yaralamıştır. Bu etki yüzyıllar boyu sürmüştür. Truva savaşının nedeni sanıldığı gibi bir aşk hikayesi değildir. Yunanlılar'ın çok önemli bir deniz geçidi olan Çanakkale Boğazı'nı ele geçirmek istemeleridir. İlk çağlarda Çanakkale Boğazı İstanbul Boğazına göre stratejik açıdan çok daha önemlidir. O zaman bir sahil kenti olan Truva önünde gemiler bazen aylarca beklemek zorunda kalmaktadırlar uygun bir rüzgar bulup Marmara'ya geçmek için, Truvalılar onlara kılavuzluk etmektedir. Truva, Boğaz'ın kontrolünü elinde tutmaktadır. Karadeniz'e ve o dönem altın üretilen Gürcistan'a ulaşmak, bu zengin bölgeyi kolonileştirmek için Truva'nın düşmesi gerekmektedir.



Ve truva 10 yıllık savaştan sonra düşer. Yunanlılar ancak Truva'nın düşmesinden sonra karadeniz bölgesini kolonileştirmeyi başarırlar. Daha sonra, aradan 3 bin yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra bir başka Anadolu gücü, Fatih Sultan Mehmet komutasınfdaki Türk Ordusu Karadeniz'i Türk Gölü haline getirir. "Truva'nın intikamını aldım" dediği rivayet edilir Fatih'in (Atatürk için de böyle bir söz söylediğine dair rivayet var)

3 bin yıl unututlmayan bir efsane, bugün hala filmlere konu oluyor, edebiyatın klasikleri atasına giren Anadolu'nun gözleri kör ozanı Homeros'un destanı İlyada, hala insanları etkilemeye devam ediyor. Hektor'un kahramanlığı hak ettiği değeri bulmuştur. Sayın Bakanı tekrar kutlar, girişiminde başarılar dilerim.



Cahit İstikbal

Avatar
OYTUN AYIK 2007-11-24 17:53:15

Bu toprakların tarihine ve kültürüne elbette saygı duymalı ve elbette olanaklar dahilinde bu tür etkinliklerle yüceltmeliyiz..



Ancak,



Acaba, Ata'mızın ve Çanakkale'de yatan şehitlerimizin yüceliğini anlatan mevcut anıtların bakımsızlığı ile ilgili üzücü haberler alıyorken; önce kendi tarihimizi ve şehitlerimizi tam anlamıyla yüceltmemiz ve belki de gelen geçen gemiler aracılığıyla tüm dünyaya göstermemiz gerekirken ve de "sınırlı bir bütçemiz" var iken, şart mıdır efendim "Truva'nın kahraman savaşçısı Hektor'un" 100 metrelik bir heykelini dikmek?



Amaç tarihi anımsatmak ve yüceltmek ise öncelikle o kadar geçmişe değil, 92 sene kadar yakın bir tarihe bakmak yeterlidir. Fakat amaç, yine yabancı ülkelere hoş görünmek ise, zaten değil 1 tane, 50 tane 100'er metrelik Hektor heykeli dikseniz nafile, merak etmeyin. Biz kendi tarihimize tam anlamıyla sahip çıkmadığımız sürece ne dikerseniz dikin, gereksizdir..



Kültür Bakanlığı'mızın bütçesini kullanacağı başka bir faaliyeti yok mudur?



İlle de Hektor anlatılacaksa, Kültür ve Turizm Bakanlığı bunu heykel dikerek değil pekala farklı yollarla da gerçekleştirebilir..



Kısacası böyle bir planın varlığını gereksiz ve ciddiyetsiz buluyorum..



Ve de Çanakkale'mizde, şehitliğimizden ve kendi kahramanlarımızın yüceliğinden daha büyük bir heykel görmek istemiyorum..



Yoksa zaten amaç bu mudur? Çanakkale tarihimiz, başka bir heykelin gölgesi altında mı bırakılmak isteniyor?



Saygılarımla..

banner209

banner191

banner148

banner145

banner179

banner176